Sayfalar

30 Kasım 2013 Cumartesi

Vurdumduymaz... Ah Sana, Vah Sana...



Son günlerde havalar soğudu ve benim bünyede birtakım ziller çalmaya başladı.
İnsanlarla ilgili daha fazla düşünme, sorgulama, kızma, hayal kırıklığına uğrama ama bazen de sevinme, mutlu olma zamanları bunlar benim için.
İnsanların karakterlerini, vicdanlarını, yüreklerinde taşıdıkları iyilik potansiyelini ölçmek zor şey. Çünkü hiçbirimiz mükemmel değiliz şu hayatta. En melek dediğin kişinin bile illa ki bir defosu oluyor ki bu çok normal bence... Sonuçta zaten insan denen varlık - dünyadaki diğer canlılarla kıyaslarsak eğer -  çok da matah bir yaratık değil bence. Şu dünyadaki tüm kötülüklerin, kasti vahşetin, dolandırıcılığın, ahlaksızlığın ne yazık ki sadece insan türünün tekelinde olduğunu düşünürsek, söylediğim şeyin aksini de kimse iddia edemez zaten.

Tabii ki insan ırkı ne toptan kötü, ne toptan iyi. Çeşit çeşit insan var ve hepimiz kendi kafamıza ve gönlümüze göre insanları çevremizde görmek ve hayatımızda tutmak istiyoruz... Ya da direkt bizim hayatımızın içinde olmasalar bile gördüğümüz duyduğumuz insanları  kendimizce "notluyoruz." 
Yalan mı? Var mı notlamayan? 
Hiç kimseye karşı bir yorumum, fikrim yoktur diyen ya da herkese canım cicim yapan kişi zaten kişiliksizdir. Herkesi sevenden korkacaksın.
Ama tabii hepimizin notlama kriteri değişir.
Kendim dahil tanıdığım ve tanımadığım her insanın mutlaka defoları olduğu gerçeğiyle çok barışığım artık ve bu beni daha anlayışlı biri yapmaya başladı. 
Ama gelin görün ki benim için bir kriter var, işte o kritere sahip olmayan kişi  dünyanın en müthiş insanı olarak madalya alsa, ağzıyla kuş tutsa, bir milyon tane başarı kazanmış olsa gözümde üç kuruşluk değeri olmaz. Beni tanıyan bir çok kişinin de tahmin edeceği üzere, bu kriter:

Hayvanlara merhamet.

(Hayvan konusuna girdiğim için şu noktada yazıyı okumayı  bırakacak kişiler olacaktır, bilhassa onların okumalarını arzu ederim.)

Her zaman dediğim gibi, hayvan sever olunmaz, hayvan sever olarak doğulur ama bu çok güzel özellik büyük ölçüde annelerin yetiştirme tarzından (tü kaka cıss dokunma..) dolayı kişi tarafından ne yazık ki kaybedilir. İnsanın doğasına ait bir parçayı, büyürken yolda düşürüp yitirmesidir bu. O nedenle hayvan severlik bir artı değil, hayvan sevmezlik bir eksidir bence.

Hayvana fiziksel olarak zulmedenleri, ne bileyim su ve mama kaplarını tekme atıp  devirenleri, ottan kıldan sebeplerden hayvanları şikayet edenleri vs... konu etmeyeceğim şu anda çünkü onlar zaten zavallı yaratıklar. Varoluşumuzun üretim hataları, defoları onlar. Bu dünyada aldıkları her nefes zarar onların, o nedenle onları geçelim.

Benim son zamanlarda kafamı "nötr olanlar" iyice kurcalamaya başladı. Yani hayvanlarla ilgili en ufak bir görüşü, hissi, eylemi vs.. olmayanlar. İşte ben onları değerlendirmekte güçlük çekiyorum.
Şöyle diyeyim; hayvanlara kötü davranan kişi benim için kesinlikle kötü insandır. 
Peki hayvanlara karşı tamamen duyarsız olan kişileri hangi kefeye koymalı?
Onlar sadece kendilerini düşünen bencil insanlar mı, yoksa bu konuda henüz bilinçlenmemiş kişiler mi? Bence bu çok hassas bir ayrım.

Malum internet çığ gibi gelişti, her fikir, her mesaj artık herkese anında ulaşıyor. Yani bir insanın algısı o güne kadar belli bir olguya kapalı kalmışsa bile, o konu hakkında bilinçlenememişse bile, ertesi gün bilinçlenebilmesi nette bir yazı okumasına bakıyor.
Mesela yıllardır birçok kişi yazları "kapınızın önünebir kap su!" diye feryat ediyor. Kişi bunu o zamana kadar hiç düşünememiş olabilir, kızamayız. Böyle bir algısı, bilinci gelişmemiş olabilir o zamana kadar. Ya da bilmiyordur yavrucakların sıcakta ne kadar zorlandıklarını, olabilir.
Ama mesela bir gün "hayvanlar yazın susuzluktan acı çekiyor, ölüyor, bir kap su koyun" diye bir yazı okuyor ve koymuyorsa o kişiyi nasıl değerlendirmeli sizce? 
Çünkü artık biliyor, öğrendi!
Üstelik kendisi de o korkunç sıcakta birkaç saat bile susuz kalmanın ve ardından suya kavuşmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor.

Kışın...
Her yer buz kesiyor. İnternetten insanlar bas bas bağırıyor; artan ekmeklerinizi, tabağınızda kalanları dışarı koyun diye, hayvanlar soğuktan donarak ölüyorlar diye. 
Bunu okuyup da, yemek artığını gayet rahat çöpe dökebilen insan nasıl bir insandır acaba?
Evet sokakta hayvan tekmelemiyor belki, önlerine zehir atmıyor, su kaplarını devirmiyor... Şeytan değil yani.
Ama onların ne kadar mağdur durumda kaldıklarını ve onları bu mağduriyetten çok kolayca kurtarabileceğini bildiği halde yapmıyorsa, o kişiden de korkmak gerekmez mi?

Hayvanlara karşı duyarlı olmak için, onlar için iyi bir şeyler yapmak için illa ki aktif olarak ilgilenmek gerekmiyor ki. 
Kimisi var 7/24 çabalıyor, barınaklarda, ormanlarda çalışıyor, kimisi var sadece maddi yardım yapabiliyor, kimisi internet üstünden uğraşırken, kimisi de artık yemeğini sokağa çıkarabiliyor. Hepsinin kendine göre kıymeti büyük ve herkes kendi yapabildiğince yardım eli uzatıyor. Vaktin yoksa, paran yoksa ya da kendini yormak istemiyorsan bile yardım edebiliyorsun yani. Yeter ki iste.

Senin çöpe atacağın artık yemek, o gece bir kediyi donarak ölmekten kurtarabilir. Ya da bir köpeği, bir kuşu...
Hiç mi kıymeti yok o hayvanın senin gözünde?

İşte kafamı bunlar kurcalıyor. Gerçekten "kötü" diye damgalamanın kolay olduğu kişiler dışında, bir de bunlar var çünkü.
Bunlar, izledikleri dizide biri ölümden dönse, hemen duygulanıp ağlarlar. Ya da bunun benzeri dokunaklı sahnelerde... Eh madem bu kadar vicdanın ya da titreyen duyguların var, bak o zaman sen de hayat kurtarabilirsin... Hem de üç kuruşluk ekmekle...

Ha ama yok, ben sadece insanlara üzülürüm, sadece insanlar için bir şeyler yaparım (o da palavra tabii..), sıcak evimde, hom hom karnımı doyururken sokaktaki canlılar minicik bebeleriyle açlıktan donsun, hiiiiç umurumda olmaz dersen ve üç kuruşluk yemek artığına kıyamazsan ya da birkaç merdiven inip sokağa koymaya üşenirsen hiç kusura bakma sevgili kardeşim ama bence sen pek de iyi bir insan değilsin! Sen çok kıymetli bi parçanı - merhametini - ne yazık ki bir yerlerde düşürmüşsün. O yüzden o dizilere, haber programlarına falan da ağlama. Gülerler adama.

Ben böyle düşünüyorum.
Sert düşündüğümü söyleyenler olabilir.
Evet öyle. 
Ama yanlış düşünmediğimi biliyorum en azından.

Neyse.
Bu konuda henüz bilinçlenememiş kişilerin de en kısa zamanda bu algı seviyesine ulaşabilmelerini diliyorum. Çünkü dışarıda küçücük çaplı yardımlarımızla bile hayata tutunabilecek çok fazla masum can var.
Onların doğalarının üstüne sokaklar, binalar, yaşam alanları kurup, onların yaşam alanlarını daraltıp sonra da onları kovmaya, yok saymaya, aç bırakmaya hakkımız yok. 

Bencilliğin kimseye faydası yok. 
Ha ama bir gerçek var, evet, bencilsen daha mutlusun şu hayatta.
Ama o hayatta gerçekten kıymetli bir yer kaplıyor musun, işte o tartışılır canım kardeşim.

Herkese güzel haftasonları ve mutlu günler dilerim.


Foto kaynak; burası.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Laurent Chehere


Merhaba!
Tatlı Pazartesi'nin bu haftaki konuğu, 1972 doğumlu fransız fotoğrafçı Laurent Chehere ve onun Flying Houses (Uçan Evler) adlı serisi. Bu keyifli seri ile Pinterest'te tanıştım ve burada da paylaşmak istedim.
Sanatçının biyografisine, bu serinin ilham kaynaklarına ve diğer çalışmalarına ulaşmak isterseniz, sitesi burada.
Herkese mutlu, keyifli bir hafta dilerim!




23 Kasım 2013 Cumartesi

Atkıcı Geldi Hanım!



.. At Kenara, At Kenara ..

Hayatım boyunca örgü örmeye meraklı biri oldum.
Şimdi siz bunu okuyunca şöyle düşünüyorsunuzdur; hayatı boyunca örgü örmeye meraklıysa, yıllardır kimbilir ne güzel şeyler örüyordur! Kimbilir nasıl harikalar yaratıyordur!

Hemen cevabı yapıştırayım: 

I-ıh. 
Alakası bile yok!

Çevremde, kendilerine cici cici, rangarenk kazaklar örebilen arkadaşlarım vardı. Ben de çok hevesleniyordum tabii. Anneme gidiyordum, bana başlangıcını öğretiyordu. Ama ne yazık ki örgüde şu üçlü motifin dışına hiç çıkamadım:
Başla - sıkıl - kenara at.

Pıtı pıtı pıtı örmek güzeldi. Ama ilmek kaçırmak, sonra onu düzeltmeye çalışmak, düzelteyim derken üç beş ilmek daha kaçırmak,  onları da şişe geçirmeye çalışırken hepten aklımı kaçırmak... 
Başıma gelen hep buydu.
Ve sonuç: Eeeh, yetti be, seninle mi uğraşacağım! diyerek yumağı, şişi kenara atmak ve seneler sonra bir daha hevesim gelene kadar unutmak!

Hevesim yeniden geldiğinde ise yine anneme müracaat etmek, aynı şeyleri sil baştan öğrenmek, ilmekleri tekrar kaçırmak, ve tekrar kaçırmak, sonunda aman be öf deyip yine kenara atmak.
Anlayacağınız, tam bir maymun iştahlıklık ve tahammülsüzlük örneği.
Hal böyle olunca hayatım boyunca başladığım hiçbir örgüyü bitiremedim ve hatta 8-10 santimden daha uzun örülmüş bir parçam dahi olamadı!

Ta ki geçen kışa kadar!

.. Bu Sefer Azmettim! ..

Sokağımızda şirin bir tuhafiye dükkanı var. Sahipleriyle başka bir sebeple tanışmıştım, çok tatlı insanlardı ve ben de hadi şuradan yün alıp yeniden öğrenmeye başlayayım dedim.
Ve şişleri, yünleri kaptığım gibi koştur koştur yine annemin yanında aldım soluğu.
Hadi bana öğret!
Kadıncağız da ne yapsın, aynı şeyleri bilmem kaç bininci kez yeniden gösterdi. Yalnız bu sefer diğerlerine göre kesinlikle daha hevesli ve azimliydim. İçi rengarenk yünlerle dolu dükkanın hemen yanıbaşımda olmasından mıdır nedir bilemiyorum.:)
 
Ve zinciri kırdım sonunda! Bütün kış ördüm de ördüm. O kadar keyif aldım ve alıştım ki alt yazılı yabancı dizilerimizi izlerken bile şişlere hiç bakmadan örebiliyordum.
Yalnız küçük (!) bir sorun vardı. Örmeyi öğrenmiştim evet ama örgüyü başlatmayı ve bitirmeyi öğrenmemiştim!
Nasıl şey o öyle? demeyin.
Yeni bir yumak alıyordum ama başlamayı bilmediğim için anneme gidene kadar bekliyordum. Sonra ona başlatıp, kendim devam ediyordum. Niye ondan öğrenmedin? diyorsunuz tabii. Hem onun yapışından anlamadım açıkçası, hem de böylesi kolayıma gitti. Ve tabii örgüm bitince de kapatmayı bilmediğim için kenarda bekletiyor, yine anneme gidince ona kapattırıyordum. 
Bu da tam bir hazırcılık, tembellik - ve hadi daha da kanırtayım - embesillik örneğiydi.
Neyse...

Sonra bir ara anneme bir türlü gidemediğim bir dönemde, yeni örgüme başlamaya da çok hevesli olduğum için - bir zahmet! - internetten bakıp öğreniverdim hemen.

.. Atkı Atkı, Hep Atkı! ..

İlk örgüm kocaman yeşil bir atkıydı. O kadar geniş başlamışım ki ( daha doğrusu başlatmışım ki), ör ör bitmedi. Bittiğindeyse ben bayağı sağlam pratik yapmıştım doğal olarak.

Sonra yeni yünlerimi aldığımda kocam sordu:
- Aşkım şimdi ne öreceksin peki?
Adam sanki çok acayip bir şey sormuş gibi, benim cevabım:
- E atkııı....

Sonraki yünde garibim yine sordu:
- Bu sefer ne öreceksin?
- Tabii ki atkı öreceğim aşkım!

Ben böyle yünleri alıyor da alıyor, artık şişe mişe bakmadan pıtı pıtı örüyorum ya, iyice kıvama geldiğimi sandı zaar:
- Aşkım bana kar maskesi örsene!
- Neey! Kar maskesi mi? 
- Evet!
- Yahu ben ne anlarım kar maskesinden, git annene ördür sen onu.
- Ama ama...
- Yok ben yapamam onu. Atkı öreyim ben sana. Söyle bakayım ne renk istersin?
- !?!

Evet. Örgü kariyerim atkı sınırlarını aşamadı. Yünleri al, şişe geçir, dürt de dürt, dürt de dürt, uzasın uzasın atkı olsun. Kat ettiğim tek aşama; çizgili, çok renkli atkı örmek. Oh mis. Ben daha ne isterim?

.. Hava ile Köşe Kapmaca ..

Yazın şişleri elime bile almadım. E havalar sıcak olunca insanın öresi gelmiyor. Ama kasım ayı geldi, ruhum örgü örmek istemeye başladı, gel gör ki havalar hala ılık!
Ara ara şöyle bir serin hava dalgası geliyor, hadi gidip yeni yeni yünler alayım da öreyim diyorum, ama hooop ertesi gün yine yaz gelmiş! Pöf, hemen isteğim kaçıyor.

Böyle böyle diye diye bir türlü başlayamadım!

Sonra geçenlerde hava yine bir soğudu, ben de koştur koştur kendimi dükkana attım. Eve dönünce elimdeki yünleri gören kocama;
- Faik'e (a.k.a. yanaşma it Faik) kazak öreceğim! dedim. 
Kazak kelimesini duyunca adamın gözleri açıldı tabii.
Hemen yapıştırdım:
- Kolay kazak ama! İki tane dikdörtgen öreceğim, sonra kenarlarından dikeceğim! 

Beni çakal beni. 
Hayır düşünebiliyor musunuz o kenarları dikilmiş dikdörtgenin zavallı hayvanın üzerinde nasıl duracağını!.. Hiç de utanmıyorum, bir de kazak ördüm diye gezeceğim. Yazıklar olsun. :)
Her neyse, zaten yünü kara Faik'in üstüne şöyle bir tuttum, baktım, ı-ıh olmadı, kapadı hayvanı.
Boşver dedim kızım Faik'i maiki... Renk pek tatlı, sen bundan kendine atkı ör.
Ve nihayet sezonu açtım!...

Ama cidden merak ediyorum, acaba bu kış değişik bir şey örebilecek miyim yoksa, kalın atkı, çizgili atkı, ponponlu atkı, kareli atkı, dar atkı, çoook kocaman atkı, vırt atkı, zırt atkı vs... şeklinde dürtüp duracak mıyım yine?

Göreceğiz bakalım...


18 Kasım 2013 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Alexander Jansson


Merhaba sevgili okuyucular!..
Biliyorsunuz ki artık cumartesi günleri yazıyorum. 
Ama bunun, blogda sadece cumartesileri yayın olacağı anlamına gelmediğini ve hayatın renklerini ve tatlarını yakaladıkça sizlerle paylaşacağımı da belirtmiştim. Bu nedenle de hafta içinde sık sık bloga göz atmanızda fayda var demiştim.
Ve işte siz de geldiniz! Teşekkür ederim.:)

Bundan sonra Gökkuşağı Dosyası'nda yeni bir seriye daha başlıyorum!

"Tatlı Pazartesi"

Malum, "pazartesi sendromu" diye bir illet var, her bünyeyi etkileyen ve ruhları boğan. 
Ama neden haftamızın taptaze ve yepyeni bu ilk gününe bu haksızlığı yapıyoruz?!
İnsan olarak yeniliklere ve başlangıçlara pek meraklı olan bir doğamız varken, konu yepyeni bir haftanın ilk günü olan pazartesiye gelince neden hemen karaları bağlıyoruz? 

Çok saçma! Ve bence o sendrom, işini sevmeyenlerin uydurduğu bir safsata. Tamam tatil günlerinde ense yapmak süper güzel ama eğer işini çok seviyorsan da, pazartesi geldi diye ağlayıp bayılmazsın.

Ama illa ki ayılıp bayılacağım diyorsan da, bu bunalımı atmak için pazartesi sabahlarına keyif katacak bir şeyler bulmak, ruhu neşelendirmek, ilham perilerini kanatlandırmak lazım gelir.

Ben işimin de gereği olarak günlük hayatımda Pinterest'te fink atmaya, Behance'te dolaşmaya ya da bilimum tasarımcıların, sanatçıların ya da bu çalışmaları toplayanların sitelerinde gezinmeye bayılan bir insan evladıyım. Ve sürekli de, ah ne güzel, aman ne hoş dediğim çalışmalarla karşılaşıyorum doğal olarak.
Ve artık istiyorum ki, her pazartesi bunlardan birini (ya da birkaçını) sizlerle de paylaşayım. 
Ve eminim ki bu sadece sanata, tasarıma ilgisi olanların değil, güzelliğe, yaratıcılığa, ilginç dünyalara, renklere ilgisi olan herkesin de hoşuna gidecek bir seri olacaktır.

Yani kısacası; pazartesi sabahları ayaklarınızı sürüye sürüye ofise gireceksiniz, hafif titreyen ellerinizle kendinize bir kahve koyacaksınız ve benim burada ne b.k işim var ruh hali ve uykuyu alamamışlıktan buruşmuş suratınızla bilgisayarın başına oturacaksınız. Dünyaya, hayata, işinize vs.. saydırırken, eliniz siz farkında bile olmadan Gökkuşağı Dosyası'na tıklayacak.
Ve kendinizi birden Tatlı Pazartesi'nin içinde buluvereceksiniz!

Ha o haftanın paylaşımını ne kadar tatlı bulursunuz ya da bulur musunuz bilemem. Belki, amaan ne biçim çalışmalar koymuş, iyice içim karardı deyip bir vuruşta kahvenizi devireceksiniz ya da belki aman bunlar ne hoş şeylermiş deyip o haftanın serisinin sizi keyiflendirmesine izin vereceksiniz. Size kalmış.
Benim amacım, çoğu kişi tarafından lanetlenmiş pazartesi günlerini tatlandırabilmek! Haftaya beraberce keyifli, renkli bir başlangıç yapabilmek.

Kimileri eski tarihli, kimileri taze olan milyon tane iş görüyorum her gün. Beğendiklerimi de burada paylaşacağım.  
Mis.

Serinin ilk paylaşımını, işlerine hayran olduğum İsveçli illüstratör Alexander Jansson'a ayırdım. Çalışmalarına baktığımda,  yarattığı dünyaların içine karışıp  kaybolasım geliyor. Ve her bakışımda farklı bir detay yakalayabiliyorum. Sizin de çok hoşunuza gideceğini tahmin ediyorum.
(Sayfanın yüklenmesi biraz zaman alabilir belki, çok görsel var.)
Sanatçı ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için; web sitesi burada.

Herkese müthiş bir yeni hafta diliyorum!.. Hayata dair, yeni günlere, başlangıçlara dair ilham perileriniz omzunuzdan eksik olmasın!



16 Kasım 2013 Cumartesi

Cehennemin Dibindeyim!



Az önce tuvalete gittim.
Az önce gittiğim tuvalette beş dakika kaldım.
Tuvalette yalnızdım.
Tuvalete gitmeden önce mutfaktaydım.
Mutfakta bir dilim ekmek üstü peynir yedim.
Ekmeğe sos da sürdüm.
Mutfakta aşağı  yukarı on dakika kaldım.
Mutfakta yalnızdım.

Öğlen çarşıya çıktım. (with kocam.)
Çarşıdan şokella aldım, su aldım, meyve aldım. (with kocam.)

Veterinere gittim, Mısır'a ilaç, Faik'e çiş bezi aldım. (with kocam.)

Şu anda çalışma odamdayım.
Şu anda bilgisayarımın başındayım.
Yalnızım. 

Şu anda çay içiyorum. 
Şekersiz.
Çay biraz soğumuş.
Yanında su da içiyorum.
Bardağın yarısı dolu. 
En azından bana göre.

Birazdan tekrar tuvalete gideceğim.
Ve bu sefer tuvalette uzun kalacağım.
Çok yedim içtim çünkü.

 Akşam nohut yiyeceğim.
Yanında da sarımsaklı yoğurtlu havuç yiyeceğim.
Üstüne iki bardak çay içeceğim.

With kocam!


Evet sevgili okuyucular, hadi şimdi hep bir ağızdan şunu söyleyin: 
Ee bana ne?!

İşte son zamanlarda ben hep bunu söylüyorum, gerek facebookta, gerekse twitterda gezinirken.
İnsanların paylaşımlarının gerçekten cılkı çıktı!
İnsanlar gezip eğleniyorlar,  ya da ne bileyim, tatilde falan oluyorlar, bu mutluluklarını ya da keyiflerini arkadaşlarıyla paylaşmak istiyorlar sosyal ortamda, okey!.. Bu çok da tuhaf gelmiyor artık bana, alıştım. Yani bulunduğun ortam ya da birlikte olduğun kişiler sana çok büyük keyif veriyorsa ve bunu da paylaşmazsan çatlayacaksan, paylaş içinde kalmasın.

Ama bazıları da var ki, yaptıkları paylaşımlara akıl sır erdirmek mümkün değil.
Mesela:

- Marketteyim. Mağazadayım. Avm'deyim vs...
 Hımm... Evet bu oldukça önemli bir mevzu, paylaşmasan olmazdı. Böylesi hayati bir bilgiyi arkadaşlarından saklamak büyük bencillik olurdu zaten!... Çok sağ ol. 
Diyeceğim ama demiyorum. Bir yürü git, bana ne marketteysen, mağazadaysan! 
%90 indirim mi var orada? Ya da ürünleri bedava mı dağıtıyorlar? Varsa gelelim. Yoksa bir sus, kalabalık etme. Hadi bakayım.

- Trafikteyim! 
Ana! Nasıl yani? 
E ne olmuş yani trafikteysen, bize ne? Bunun nasıl bir haber değeri var ki? Değişik bir trafik mi bu? Ne bileyim, insanlar sıkıntıdan bunalıp arabalarından inip sıkışık trafiğin içinde samba yapmaya falan mı başladılar da bize bunu bildiriyorsun?
Ya da trafikte çok bekledin, radyoyu dinledin dinledin aküyü bitirdin de bizi yardıma mı çağırıyorsun, nedir?
Haa dur anladım... Ne kadar kötü niyetliyim yahu!.. Çok trafik var, araçlarınızla çıkmayın, ben ettim siz etmeyin demek istiyorsun sen galiba. Eh peki o zaman!

- X Kafe'deyim. (with; bu, şu, o...)
E sen zaten her allahın günü oradasın be kardeşim, bir de üstelik hep aynı kişilerle!... Bıkmadın mı her gün aynı yayını yapmaktan? Yeni bir şeylerle gel, yeni bir şeylerle!.. 

- Bilmemne Kuaför'deyim.
Kaç haftada bir dibinin geldiğinden bize ne? Ya da yaptıracağın diğer malum şeylerden? Amaç ne yani?

- Sinemadayım.
 O zaman bir zahmet elindeki telefonu bırak da filmini izle. Hayır senin filmi kaçırman umurumda değil. Ama o telefonun ekranından çıkan ışık yüzünden, arkanda oturan adam birazdan sana fena dalacak! Benden söylemesi.
(Ya da hiç uyarmasam da dalsa mı?)

- Dersteyim!
Diyorsun? Nasıl bir ders ki bu paylaşma gereği duydun? Hoca kürsüsünde uyuya mı kaldı? Yoksa sen mi hocanın kürsüsünde uyuya kaldınn? Ya da ne bileyim, sınıfça parti mi veriyorsunuz? Çünkü senin günde ortalama 6 dersin vardır, hafta da 30 ders eder, ayda 120! Her ay sen 120 kere dersteyim diye bildirim yazacaksan yanmışız!

- Toplantıdayım.
E o zaman toplantı çok sıkıcı geçiyor olmalı ki sen telefonuna sarmışsın. İyi o zaman, eğlen biraz.
Ha ama bunu yazmandaki sebep bak ne kadar önemli bir şahsiyetim, toplantıdan toplantıya koşuyorum imajı vermekse, kusura bakma ama, yemezler!.. Önemli adamın toplantıda elinde telefonla ne işi olur öyle bıdı bıdı!.. Aksine; pasifim, eziğim, looser'ım ve toplantıda söyleyecek bi çift lafım yok imajı veriyorsun, bu da benden söylemesi.


- Spordayım.
Şortumu, badimi çeker, bir yandan huh hah huh hah koşar, diğer yandan da cebimi asla bırakmam mı diyorsun? Deme! Görüntü tuhaf bir kere, acayip yani. Spor yaparken telefonla işin ne? Sonra elinden fırlayacak güzelim alet, parça parça olacak!.. Caka sattığın hoş hanımlara / beylere de rezil olacaksın. Sen koy şimdi onu dolabına, çıkınca koştur koştur yazarsın nasılsa; spordaydım! diye. (Kaç kalori attığını yazmayı unutursan küserim bak.)

- Kebapçıdayım. (with kankalar, şunlar, bunlar.)
Hayır yani, memlekette adım başı kebapçı varken seninkinin özelliği ne? Ha anladım, yediğin kebapların fotosunu koymak için değil mi? Seni çakal.

- Kız arkadaşımın evindeyim.
Vaav ne adammış desinler diye mi yazıyorsun uyanık? Bekar erkek arkadaşlarını kıskandıracaksın hesapta.  Aklın fikrin havada, cakada ama kızın abisi, babası bunu okuyup kapıya dayanırsa görürüm o zaman senin fiyakanı.

- Havuzdayım.
Cidden mi? Havuzun içinde misin yoksa? O telefon o kadar eline yapışmış ki, havuza da onunla girivermiş olmayasın? Girdin di mi cidden? Eh pes, ben ne diyeyim sana?!


Evet. Bu liste elbette ki uzar da uzar. Ve hatta ben aklıma geldikçe yazarım yine. Çünkü cidden sinir oluyorum bu duruma. 
I am at şurada, I am at  burada... Ay yeter yahu!.. 
Attığı adımı bildirmeye meraklı ne kadar çok insan varmış şu memlekette.
Gerçekten senin için manevi değeri ya da bir özelliği varsa paylaş, yoksa cidden kalabalık etme kardeşim, çok sıkcı ve itici! Gerçekten!
Üstelik ileri derecede de özenti.

Neyse. Heveslerini alsınlar bakalım.  Bu da gelir, bu da geçer diyelim! :)

Ben kaçıyorum şimdi.
Aaa ama nerede olduğumu bildirmezsem incilerim dökülür!

I am at; cehennemin dibi!
With; ben, kendim ve kaçan keçilerim.

:)


12 Kasım 2013 Salı

Tüyap Artist ve Contemporary İstanbul'un Ardından..


Geçtiğimiz cuma ve cumartesi günümü, tabiri caizse "haldır haldır" fuar gezerek geçirdim. 
Her yıl kasım ayında Beylikdüzü Tüyap'ta düzenlenen Artist ve Lütfi Kırdar'da düzenlenen Contemporary İstanbul'un son günleri ne yazık ki son yıllarda birbiriyle çakışıyor.
Etkinlik gezmelerini hep son günlere sarkıtan bir insan olarak benim de elimde ayağımda "birbirine dolanma şeklide" çakışmalar yaratıyor bu durum!

Her sene, bu fuarların her birine ikişer gün ayırmak lazım diye geçiriyorum içimden ama pratikte mümkün olamıyor malesef.
Bu sene, Artist'in salonlarından sadece birini gezebildim, kitap fuarına girmememe rağmen.
Contemporary'nin ise  üç salonundan ikisini rahat rahat gezdim ama üçüncüsünü resmen ışık hızıyla geçmek zorunda kaldım. Video art çalışmalarına ise neredeyse hiç bakamadım, içime oturdu.
Her iki fuarda da sevdiğim tüm eserlerin fotoğraflarını çekemedim. Daha neler neler vardı!
Koştura koştura, titreyen ellerle ve tablet ile çektiğim için foto kaliteleri de pek dandik oldu, kusura bakmayın lütfen. Ama bir de doğru düzgün çekmeye çalışsaydım, herhalde sadece üç beş eser görüp çıkmak zorunda kalırdım.
Neyse... 
Özetle, Artist bence bu sene zayıftı.
Contemporary güzeldi. Ona bir gün daha ayırsaymışım iyi olacaktı ama seneye inşallah. 

En tepede fotosunu gördüğünüz Jean Luc Cornec koyunu, Contemporary'deydi ve en sevdiğim - hatta kucaklayıp sarılmak istediğim -  eserlerden biriydi.

Ama aşağıda Artist eserleriyle başlayacağım, sonra Contemporary.

10 Kasım 2013 Pazar

Ben Ağlarken...


Ben her 10 Kasım'da ağlardım Ata'm..
Ortaokulda, lisede... Sınıf sınıf sıra olurduk, saygı duruşunda bulunurduk...
Sonra İstiklal Marşı başlardı gürül gürül...
Ben her defasında dayanamaz ağlardım..
İlla ki birileri bakıp gülerdi, genelde arka sıralardan, başka sınıflardan...
Çirkin çirkin gülerlerdi, yılık yılık...

Sonrasında nerede andıysam seni, iş yerimde, sokakta, evimde; hiçbir zaman tutamadım kendimi, hep ağladım...
Gittiğin için ağladım, o anda yokluğunu boğazımda yumruk gibi hissettiğim için ağladım, seni sevdiğim ve çok özlediğim için ağladım...

Ama şimdi...
Şimdi artık neye ağladığımı bile bilmiyorum canım Ata'm!
Sana olan saf sevgimden dökülen gözyaşlarıma, nefret karıştı, öfke karıştı, isyan karıştı!

Şimdi artık saygı duruşu ve ardından İstiklal Marşı süresince, hayatımızın tepesine çökmüş derin iki yüzlülüğe ağlıyorum...

Gözümüzün içine baka baka ve hiç utanmadan söylenen yalanlara ağlıyorum...

Gerek eğitim açısından (gerçek eğitim), gerekse zihnen, ruhen, kalben ve karakter açısından bizim onda birimiz etmeyecek insanlar tarafından aptal yerine konulduğumuza, onlar tarafından her türlü yaşantımıza burun sokulup, ahlakımızın değerlendirilmesine, bu kendini bilmezliğe, bu gülünçlüğe ağlıyorum Ata'm!

Televizyondan izleyerek seni andığım bugün, ekrana tekme atmamak için kendimi zor tuttuğum için ağlıyorum...

En çok da, artık yokluğun iyice acıttığı için; annesiz büyümüş bir çocuğun, hayatının en zor anında ona ihtiyaç duyması, yakararak onu çağırması hali gibi, sana en çok bugünlerde ihtiyacımız olduğu için ağlıyorum...
Ve bir de, kemiklerinin sızladığını bildiğim için...
İşte en çok da bu canımı yakıyor Ata'm.

Ve içim burula burula, öfkeyle geçmişe gidiyorum..
Ben ağlarken bana çirkin çirkin gülen o çocuklar...

Onlar mı sattı makarnaya, bulgura bizi?
Onlar mı ahlak bekçimiz kesildi, onlar mı kovaladı bizi Taksim'in ara sokaklarında?
Onlar mı aldılar ellerine palaları?
Onlar mı döve döve öldürdüler evlatlarımızı?

Onlar mı ayakları baş yaptı tepemize?

Ben ağlarken bana çirkin çirkin gülen o çocuklar.
Her sene kimlikleri, yüzleri, isimleri, cisimleri değişti onların.
Ama hep varlardı, oralarda, sıranın arkalarında bir yerlerde...

Ve şimdi esefle fark ediyorum ki....
Onlar yüzünden bu hale geldik değil mi Ata'm?

9 Kasım 2013 Cumartesi

Kitap Piç Edicisi


Şu son günlerde kendime yeni bir sıfat buldum sevgili okuyucular: Kitap piç edicisi!
Evet, hayatımın son aylarına, hatta son bir senesine bakıyorum ve malesef bu sıfatın üstüme cuk diye oturduğunu fark ediyorum!

Peki kitap piç edicisi olmak nasıl bir şeydir, soyu sopu nereye dayanır, neden ve hangi akla hizmet kitap piç ediyordur ve hatta kitap piç etmek nasıl bir şeydir? İzninizle bunların cevaplarına değinmek istiyorum.

Benim özelliklerim şöyle:
1- Kitap okumayı çok severim. Hatta sadece okumayı değil, onları ellemeyi, koklamayı, seyretmeyi de çok severim. Kitapçıya girdiğimde kendimden geçerim, dişlerim kamaşır. Çarşı pazar gezecekseniz ve beni de yanınızda gezdirmek istemiyorsanız, bırakın bir kitapçıya, sonra saatlerce unutun, rahat rahat gezin. Döndüğünüzde aynı mutlu ve mest ifadeyle kitaplarlı okşarken bulursunuz beni.

2- Kitap satın almaya da bayılırım. (Bu maddeye dikkat diyorum çünkü bir kitap piç edicisinin en temel özelliği aslında budur.) Beni kitapçıda bırakıp gidin dedim ya, ama ne kadar uzun süre bırakırsanız bana o kadar zarar verirsiniz, zira yol parama kadar bitirmeye meyilliyimdir. 

3- On beş günlük Bodrum tatiline, çantamda o sırada okuduğum tek kitapla gidip; kitapçıdan, annemden, bit pazarından vs.. toparladığım 8-10 kitapla dönebilirim.

4- Yeni kitaplarımı kitaplığıma dizip, yok hangi sırayla okusam, yok hangisinden başlasam diye düşünmeye bayılırım.

Şimdi içinizden diyorsunuzdur; Madem kitap okumayı da, kitaplarını da bu kadar seviyorsun, o zaman neden ve nasıl piç ediyorsun be kadın?

Cevap şu: Aldığım kitap sayısı ile okuma hızımın orantısı kaydı!

Bunun nedeni de şu: Morukladım!

Evet, sanırım gerçekten morukladım.

Lise ve üniversite yıllarımda bir kitaba başladığımda, hele hele de beni kıskıvrak sararsa o kitap, geceden başlayıp sabaha bitirebilirdim. Yatağıma çöreklenir, yastığımı dik vaziyette duvara dayar, sırtımı da bir güzel o yastığa yaslar, resmen okuyarak sabahlardım. Karnıma, sırtıma kramplar girerdi sabaha doğru ama uykum gelmezdi! Canım istediği için kapatırdım kitabı, keko gibi uyukladığım için değil.

Ama şimdi durum böyle mi?
Akşamları genelde kocamla birlikte film ya da dizi izlediğimiz için, kitap sefalarım genelde uyku öncesine kalıyor. En azından şöyle bir saat okuyabilsem iyi. Ama neredeee? Popom yumuşak bir yer, kafam yastık görmeyegörsün!... En heyecanlı, en beni içine alan kitabın bile -şansı varsa- 5-6 sayfalık ömrü var.. E hadi bilemedin 10 sayfa! 
Sonrası: Zzzzzz.....
Ama hemen yelkenleri indirmiyorum, inatlaşıyorum kendimle çünkü fena halde okumak istiyorum. Aynı paragrafa ikinci bir şans veriyorum, kafam yastıkta, elim havada... Sonra bir anda kitabın suratıma düşmesiyle uyanıyorum! Buna rağmen vazgeçmiyorum! Hadi al paragrafı bir daha başa! Artık kaç saniye sonraysa kitap bir daha paat diye suratıma iniyor! Acıtıyor da meret biliyor musunuz? Canım da kıymetli yani, bakıyorum olacak gibi değil, kapatıp ışığı uyuyorum.

Ertesi gece yine aynı terane. 

Şansım varsa gündüzleri de yayılıp okuyabiliyorum ama o yayılma işinin gerçekten bir limiti var. Kaykılma işini biraz fazla kaçırırsam, beynimin içindeki bazı "yetkili arkadaşlar" anında göz kapaklarıma alarm çakıyor! 
- Yayıldı bu, uyuyacak gibi görünüyor, huuu göz kapakları! İnin aşağııı!
- Yok ben uyumayacağım yahu, azıcık yayıldım sadece...
- İnanmayın siz buna, kesin uyuyacak, inin ininn!!
- Ya uyumayacağım diyorum bea!
- Sus sen... Hadi göz kapakları hadiiii!..
- Hayır hayırr!
- İnin çabuk çabuk çabuk!
- Zzzzz....

Otobüste falan da durum değişmiyor. Zaten toplu taşımada uyuma huyum var, kitap okuyunca iyice beter ayarım kayıyor. Ancak ayaktayken adam gibi okuyabiliyorum.
Yani durumum bu.

Gönlümle bedenimin ritmini birbirine ayarlayamadım gitti!... Kitapları hızla bitirip bitirip yenisine başlamak istiyorum. Elimde sürünmesinler, piç olmasınlar istiyorum. Bu istekle alıyor da alıyorum. Ama o içimdeki uykudan sorumlu arkadaş her defasında çomak sokunca, kitaplarım da kule gibi dizilip okunmayı bekliyorlar!...

Malum bu hafta Tüyap'ta kitap fuarı vardı. İçim kımıl kımıl oldu tabii hemen ama okunmamış bir sürü kitabım varken, otur oturduğun yerde, adamı hasta etme dedim kendime.
Oturdum oturduğum yerde ama içime de oturdu bu durum.

Bundan da bir yazı çıkarmasaydım şanıma yaraşmazdı.
Hem bu vesileyle kendime de Cin Ali kitabı misali öğüt vereyim:
Eylül kitabı tut. 
Eylül kitabı gündüz oku.
Eylül kitabı hem gündüz oku hem de tut ki, pat pat kafana düşmesin!

Eylül tamam cıvıtma.
Eylül hadi yazıyı bitir, akşam oldu.
Eylül, hem cıvıtma, hem de yazıyı bitir ki okuyucuların baymasın.
....
....
....
Tamam Eylül, bi yürü git.





8 Kasım 2013 Cuma

Cumartesi Cumartesi!!

Merhaba!
Malumunuz her salı ve cuma günleri düzenli olarak yazı yazıyor ve yayınlıyorum.
Ancak bugünden itibaren bu düzende biraz değişiklik yapacağım.

Bundan sonra yazılarımı CUMARTESİ günleri yayınlayacağım.

Bunun nedenine gelince;
Yoğun bir döneme giriyorum, bu yüzden iki gün düzenli yazı yazma rutinimi sürdürmekte zorlanacağım gibi görünüyor. Bunun yerine düzenli olarak cumartesileri yazı yazacağım...
Ama bu, blogda sadece tek gün yayın olacak anlamına gelmiyor! :)

Evet, cumartesileri düzenli olarak yazacağım ama diğer günlerde de - belli bir gün kuralı olmaksızın -  yani bana estikçe:) paylaşımlarda bulunacağım!
Blogumun sloganı; "hayatın renkleri ve tatları" olduğuna göre, ben de bu renkler ve tatlarla karşılaştıkça sizinle de paylaşmayı arzu ediyorum.

Bu nedenle cumartesiler dışında da uğrayın, kafayı uzatıp bakın mutlaka! Bolca keyif bulacağınızı garanti ederim.;)

Yarın görüşmek üzere diyerek şimdilik kaçıyorum!
Haftanın son gününde herkese güzellikler dilerim!

5 Kasım 2013 Salı

Korkalım Biraz | American Horror Story

Kocamla film ve yabancı dizi dizlemeye bayılıyoruz. Özellikle de sezonları ve bölümleri "bolca birikmiş" olan dizileri tercih ediyoruz!
Açgözlü manyaklar gibi bir oturuyoruz böyle dizilerin başına, ard arda saydır da saydır, uykudan kafamız düşene kadat izliyoruz. Bazen uyumamak için çekirdek alıyoruz. Ama sonra da çok çekirdek yemekten kuruyoruz ve şişip patlayacak hale geliyoruz, azıcık ara verelim şu mereti yemeye diyoruz ve işte o anda uyku bizi örümcek gibi avlıyor. 
Bunları niye yazıyorum?
Çünkü son günlerde işte aynen bu modda sardırdığımız harika bir dizimiz oldu: American Horror Story.

Aslında biz bu diziye aylar önce başlamıştık. İlk bölümleri hoşumuza da gitmişti ama ilk sezonun ilk 4-5 bölümünden sonra dizinin cılkının çıktığını ve bizi artık sarmadığını düşünüp bırakmıştık.
Amaan boktan bir diziymiş bu! dediğimi bile hatırlıyorum.

Ancak sonradan, kocamın bir arkadaşı; dizi sonradan çok iyi açılıyor! demiş...
Benimki de bunu duyunca hemen bana yanaşıp "hadi horror izleyelim, horror da horror, horror da horror" diye ısrar etti.
Zaten çok sevgili Dexter'ımız ve Breaking Bad'imizi daha yeni kurutmuşuz, kabak gibi açıkta kalmışız, sağlam dizi açlığı çekiyoruz; bu Horror'un izlediğim son birkaç bölümünden hiç hazzetmemiş olsam da, burun bükerek, eh peki madem, bir şans daha verelim... dedim.

İyi ki vermişiz!!

Tabii ki hiçbir şekilde spoiler vermeyeceğim size. Hatta ikinci sezonla ilgili ne yazarsam yazayım, henüz birinci sezonu izliyor olanların kafası karışacak... Nasıl yani? diyeceksiniz.
O nedenle neredeyse hiçbir şey yazmayacağım.

Sadece şunu söylüyorum; American Horror Story'nin birinci sezonu, perili ev konseptine yepyeni bir soluk getirmiş ve o bir iki saçma bölümden sonra gerçekten açılmış ve keyifle izledik.
Ama ikinci sezona geçince, işte asıl keyif bizim için orada başladı.
Dediğim gibi, hiç spoiler vermeyeceğim ama ikinci sezonla birlikte bambaşka bir dünyaya gireceğinizi söyleyeyim.
Ve eğer korku, gerilim ve özellikle de psikolojik gerilim seviyorsanız çok mutlu edecek sizi ikinci sezon.
Üzülüp, sinirlenecek, bol bol gerilecek ve belki de bazı yerlerde benim gibi elinizle gözünüzü kapatacaksınız ama eminim çok seveceksiniz!

Bir de jenerikleri var ki dizinin, sinir bozucudan öte! İlk sezonun jeneriğine zaten bakmıyordum, ileri sardırıyordum. İkinci sezonunki de ondan aşağı kalmamış. Görüntüler o asap bozucu müzikle de birleşince tam "rüyaya girme" kıvamında olmuş, benden uyarması.

Madem bu kadar titreksin ne diye izliyorsun korku dizisi? diyecek olabilirsiniz. Cevap basit: Ağzımı burnumu kavura kavura acı biberleri hüp hüp niye götürüyorsam aynı o sebepten! 
Keyifli çünkü!

Neyse. Kısaca, American Horror Story'yi şiddetle öneriyorum. Oldu ki birinci sezonu izlediniz ama pek beğenmediniz, yine de ikinci sezona başlayın. Benden söylemesi. Bu türü sevenler pişman olmayacak.

Ayrıca dizinin en önemli karakterlerinden birini oynayan Jessica Lange de döktürüyor. Bu dünya güzeli kadına çok hayran oldum bu dizi vesilesiyle.

Bu arada bir de not düşeyim: İkinci sezonun içinde bolca duyacağınız bir şarkı var; Dominique. Bu "şirin" fransızca şarkıyı 1963 yılında Belçikalı bir rahibe olan Jeanine Deckers yazmış ve bestelemiş ve o zamanın şartlarında çok zor olan bir şey gerçekleşmiş, kilise bu şarkının plak olarak basılmasına izin vermiş. Ve bu single inanılmaz bir başarı kazanarak, Amerika dahil pek çok ülkede, 1963 ve 1964 yıllarında hep TOP 10 listelerinde kalmış.
Eğer diziyi izler ve ikinci sezonu siz de bizim gibi severseniz, eminim bu şarkının da kulağınızda ayrı bir yeri olacak!...

Evet, spoiler vermeden ancak böyle dizi tanıtımı yapabilirdim. 
Dediğim gibi, öneriyorum. Ve şimdiden iyi seyirler diliyorum hepinize!...





1 Kasım 2013 Cuma

Video | French Roast


Merhabalar!
Yarın ehliyet sınavım var, o yüzden son son birkaç test çözmek üzere; geldiğim gibi kaçıyorum!
Madem kaçacaktın niye geldin o zaman? deyin şimdi.
Deyin hadi deyin, çekinmeyin. :)

Ben kaçarken, size de keyifli bir video bırakmak istedim. Bu yüzden geldim efendim.

Düşünün ki bir kafede yediniz, içtiniz, en sonunda hesabı istediniz. Tam parayı ödemek için elinizi cebinize attınız, aa o da ne? Cüzdanınızı evde unutmuşsunuz! 
Eyvahlar olsun, ne yapacaksınız şimdi?

İşte tam da bunu konu alıyor filmimiz: French Roast.

Fabrice Joubert'in 2008 yapımı, sekiz dakikalık kısa animasyonu.
Oscar'a aday olmuş bu filmin kazandığı ödülleri görmek ve hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenler, buraya tıklasın.

Sizi film ile baş başa bırakmadan önce hepinize muhteşem haftasonları diliyorum ve de uyarıyorum; aman ha, haftasonu gezmelerine giderken cüzdanınızı kontrol edin. Sonra bu amcanın düştüğü durumlara düşmeyin!

İyi seyirler dilerim!

(Buradan izleyemeyenler için videonun linki, burada. )




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...