Sayfalar

27 Aralık 2011 Salı

Küçük Kız, Yılbaşı ve Ben


Yedi ya da sekiz yaşındaydım sanırım. Yaşımdan emin değilim belki ama o kareyi o kadar net hatırlıyorum ki!

Akşam vakti, babamın kapıdan içeri girişini. Koridorda duruşunu. O cırt yeşil, küçük çam ağacını elinde tutuşunu. Dünyaların benim oluşunu!.. 

Babamdan çam ağacı almasını ben mi istemiştim yoksa o mu süpriz yapıp getirmişti pek hatırlayamıyorum. Zaten bunun bir önemi de yok. Önemli olan benim o anki inanılmaz coşkumdu. O zamanlar bu kadar çok yılbaşı süsü yoktu piyasada. Ben de evde elime ne geçirdiysem asmıştım minik ağacıma. Tepesinde ipli süsleri olan kalemlerim de dahil... 

İşte o minik ve cırt yeşil çam ağacı hayatımda yepyeni bir dönem açtı. O günden sonra aralık aylarının benim için anlamı değişti. Senenin son ayı benim için coşkulu ve sıcacık bir zaman tüneline dönüştü. Zihnim renk renk ışıklarla, kalbim her tür umudun kokularıyla doldu.

Yılbaşına hazırlanmak kadar keyifli bir şey daha yoktu benim için.  Mesela ortaokulda iken yılbaşı hediyelerimi almak için, kendi hazırladığım ve üstünde kiliseye yardım yazan kutum ile anneme, babama ve hatta eve gelen (yakın)  misafirlere yapışırdım. Onların kutuma attığı paralar ile de yine gidip onlara hediye alırdım. Ne rezilmişim.:) 


Seneler geçtikçe ve o minik ağacı süsleyen küçük kız  büyüdükçe evin ağaçları da büyüdü, süsleri çeşitlendi. Bir genç kız olarak o süsleri asarken bana mutlaka müzik eşlik ederdi. Bazen bir bardak bira ya da sıcacık kahve.  Ama illa ki hayaller!.. Senesine göre değişen sıcacık ve yeni yılda gerçek olması yürekten dilenen hayaller!


İnsan büyüdükçe ve hayatın her yüzü ile karşılaştıkça masalsı dünyalardan uzaklaşıyor. Bir günde  insanın hayatı mı değişecek düşüncesi hakim oluyor, yeni yıl denince. Ağaç süslemek ve her türlü yılbaşı cıvıltısını yaşamak küçük kardeşlere ve çocuklara devrediliyor genelde.

Ama bu bende asla olmayacak!

Ben her türlü coşkusu ve ışıltısı ile yüreğimde ve evimde yılbaşı atmosferini yaratmaya devam edeceğim. 
Ağacımı kocaman umutlarla süsledikten sonra evi karartacağım ve 1-2-3 diyerek ışıklarını yakacağım!
Karşısına geçip sıcak çikolata içeceğim. Sevgilime sarılıp, oğlumla halıda tepişeceğim. 

1940'lara, 50'lere ait upuzuuun noel şarkıları listemi aralık ayı boyunca döndüre döndüre dinleyeceğim!..  Ve o müziklerle duygulanacağım ve kocaman kocaman gülümseyeceğim...
Mumlar yakacağım. Kurabiyeler pişirip evi mis gibi kokutacağım!  
Son zamanlarda yapamadım ama bundan sonraki yılbaşı dönemlerinde bol bol geyikli kazaklar giyeceğim!

Yılbaşı temalı filmler izleyip keyifleneceğim.
Yılbaşı kartları alıp evin her yanına koyacağım, çorapları kitaplığıma asacağım! 
Kar kürelerini sallayıp, içinde uçuşan bembeyaz parçacıklara dalıp  çocukluğuma, genç kızlığıma, bugünüme ve yarınıma gideceğim. Kar kürelerini hep seveceğim!

Çam ağaçlarının bile artık metalik olduğu şu dönemde, inadına en gelenekselinden yılbaşı renklerine boyayacağım dünyamı! 

Bunların hepsini yapmaya devam edeceğim, çünkü 7-8 yaşındaki minik kız ile aramda bu denli ortak hisler olması çok hoşuma gidiyor. O coşkuyu koruyabilmek, hayata ve olgunluğa kaptırmamak beni mutlu ediyor.

Her yaş ve dönem kendi güzellikleri ve mutlulukları ile geliyor tabii. Ama çocukken yaptığımız kaç tane şeyi bu yaşımızda da aynı coşku ve mutluluk  ile yapabiliyoruz ki?

Bir sayın bakalım, kaç tane bulabileceksiniz.

Siz saymaya çalışırken ben de limonlu yeşil çay eşliğinde Joy to the World dinliyor olacağım...:)



Fotoğraflar: Gökkuşağı Dosyası

25 Aralık 2011 Pazar

Pazar gibi pazar yaşamak!

İşlerimi evden yürütüyorum. Bu nedenle benim pazar günüm yok. Yeri geldiğinde bana her gün pazar, bazı zamanlarda ise her gün pazartesi! Kısacası, cumartesi ve pazar günleri ofis çalışanları gündüz sokakları istila edip, gece de trafiği felç ederken ben genelde evimde çalışıyor oluyorum. Onlar ofiste saat sayarken ise ben tenha sokakların tadını çıkarabiliyorum. Hal böyle olunca da haftasonu keyfi, pazar miskinliği ya da pazar kahvaltısı gibi haller bana uzak. 
Tı! 
Bugün - ne tesadüftür ki senenin son pazarına denk geldi- sonunda diğer insanlarla aynı ruh halini ve muhtemelen aynı yayılma pozisyonlarını yaşadım! Ama dediğim gibi tamamen tesadüf eseri!

Bugün bomba gibi çalışacaktım. Hayalim bu idi. Sabah sekizde kalkıp kendimi dışarı attım, günlük yürüyüşümü yaptım. Her sabah düzenli yürüyen ablalar kocalarına pazar kahvaltısı hazırlamakla meşguldüler herhalde ki bir tanesi bile yoktu piyasada. Bir koşan abi, bir de ben. Ve sonradan dökülen birkaç kişi daha. 

Normalde hayalet gibi çıkarım yürüyüşe, turları döndükçe açılırım ve eve gelince zımba gibi olurum.
Bugün ise aksine, olduğum yere zımbalanmış gibiydim. Yürüyüş bitti, kendime gelemedim. Oğlumu çıkarıp gezdirdim ama ı-ıh. Çalışma isteği ve gücü gelmiyor bir türlü!.. 

Birkaç gündür de çok koşturdum ve yoruldum, adam gibi dinlenemedim de. Beden alarm çanlarını çalıyor!.. 

Amaan dedim sonunda, boşver off gün olsun bu. Dinlen iyice. 
Ve ondan sonra ooof of, bir rahatladım ki sorma gitsin! 

Hani filmlerde aşık çiftler bozuşup ayrılırlar bir süre ve o süreçte eski günlerini düşünürler, biz de bunu kare kare  izleriz ya.. Ben de aynen o tatta kareler yaşattım kendime, yavaş çekim keyfiyle...!

Kahvaltıyı diğerlerinin pazar kahvaltısı gibi uzun uzun yapmadım çünkü bu benim için zaten sıradışı olmayacaktı. Ayak üstü atıştırdım ve sonra elimde sıcacık kahve ile hooop tekrar yatağa!... 

Kahvenin yanında yiyebileceğim tek bir adet muffinciğim vardı ve oğlum da dilenmek ve taciz etmek için ve hatta bir anlık boşluğumu yakalarsa çalabilmek için hemen dibimde bitti! Ben alelacele yedim muffinimi, oğlum da umudu kesince serilip yattı yanıma.

Netbookumu kucağıma koydum ve yumuşacık yorganın altında sıcacık kahvemi içerken internette gezinmenin, bir şeyler okumanın tatlı mislinliğini yaşadım. 

Sonra maymun gibi bir iştahla kitaba saldırdım. Onu da büyük bir keyifle okuyordum ki...Uyumuşum! En son ne zaman gündüz vakti yatakta kitap okurken uyuyakaldığımı hiç hatırlamıyorum. Dünyanın en tatlı uykularından biri olsa gerek! 

Sonra uyanmak ve o gün canım ne isterse onu yapabileceğimi kendine tekrarlayıp, yataktan çıkmamaya karar vermek... Gerinmek, yüzümü yastığa gömmek, tekrar gerinmek, gevşemek...

Yataktan çıktığımda ise mutfağa dalıp 3,5 çeşit yemeği - sofraya yetiştirme telaşı olmadan- sadece keyfim için yayıla yayıla yapmak, mutfağın içinde kelebek gibi uçuşmak! (Yemek yapmaya bayıldığım için rahat zamanda yemek yapmak benim için keyif sayılıyor.)

Ardından kanepeye kurulmak,üstüme battaniyeyi çekmek... Oğlumu kanepeden kovmak, sevgilimi ayaklarımla tepmek ve iyice yayılmak! Birlikte, yeni gelecek filmlerin fragmanlarına göz atmak.. 

Çok sevdiğim ama ne zamandır okumadığım birkaç blogu okumak rahat rahat...
Oğlumun akşam gezdirmesini sevgilime havale ettikten sonra kanepeyle iyice tek vücut olmak... Işıl ışıl yanan yılbaşı ağacımı seyrederek gömülmek de gömülmek ve çay içmek.

Bunları hiç mi yapmıyorum? 

Tabii ki yapıyorum ama home-ofiste çalışanlar çok iyi bilirler; iş ve ev iç içe oldu mu, insanın zihninde de bu ikisi iç içe oluyor. Günü dışarıda geçiriyorsan problem yok. Ama evdeysen, çalışırken kanepe seni çeker, kanepeye uzandın mı da, şu işi de mi yapsaydım dersin. 

O nedenle bugün benim yaptığımı yapmak lazımmış. Bugün tatil günü kardeşim! Yayıl. 

Bir de bugün pazar ya, sanırım havaya diğer miskinlerin keyfinin ve tembelliğinin enerjisi sinmiş! Ben de bugünü tatil ilan ettim ya, o tatlı enerji hemen gelip beni de esir etti. 

İyiki de etti!

Bütüüün gün yayıldım. Pelte gibi oldum.

Kanepemin şeklini aldım. Gönül ister ki hep o şekilde kalayım. Olamıyor tabii...

Ama en azından senenin son pazarını ben de pazar gibi yaşadım!



20 Aralık 2011 Salı

Benim Küçük Şefim: Remy



Animasyon filmlerin sadece çocuklar için olduğunu düşünenlerdenseniz bu sayfayı terk edebilirsiniz. Ama ben kalmanızı öneririm, zira fikriniz değişebilir. 

Yok ben 90 yaşıma da gelsem zevkle animasyon  izlerim diyenlerdenseniz 2007'de vizyona girmiş olan bu filmi zaten büyük ihtimalle izlemişsinizdir. Ama görmediyseniz de ilk fırsatta izleyin derim!...

Hayvanları severim. Yemek yapmayı severim. Animasyonları severim. Paris'i severim. Bunların hepsini birleştiren bir filme ise taparım!

Ratatouille. Her filmlerine  ayrı ayrı deli olduğum Pixar'dan nefis bir hazine.


Konusu özetle şöyle: Baş kahramanımız Remy adında şirin mi şirin bir fare. Çok kalabalık sülalesiyle Paris'in kanalizasyonlarında yaşıyor. Ancak, topladıkları çöplerle ve her tür iğrenç artıklarla karnını doyuran ailesinin aksine Remy çöp yemeyi şiddetle reddediyor. Çünkü onun inanılmaz gelişmiş bir damak zevki ve "güzel yiyeceklere" karşı ciddi bir zaafı var. Ve bir gün Remy'nin yolu kazara Paris'in en ünlü restoranının mutfağına düşüyor. Burada kimseye çaktırmadan yaptığı çorba ile aslında yemek yapma konusunda da nasıl yetenekli olduğunu fark ediyor. Ama çok geçmeden mutfakta yakalanıyor! Sonrasında ise kendisini öldürmekle görevlendirilen, mekanın çaylak bulaşıkçısı Linguini ile aralarında mecburiyetten doğan bir ortaklık başlıyor. 


Ve olaylar gelişiyor. Hem de nasıl keyifli gelişiyor!









Pixar ile ilgili detaya girmeyeceğim bu yazıda, ama şu kadarını söyleyeyim; adamlar bir tuğlayı bile minik bir kedi yavrusu kadar sevimli gösterebilirler! Kahkahalarla gülerken, filmin olmadık bir yerinde kendinizi ağlarken bulabilirsiniz. "Ruhu var" denir ya hani, işte bence bu tanımlama Pixar filmleri için biçilmiş kaftan. 


Ben eminim, fareden korkan ya da tiksinen insanlar bile Remy sayesinde düşüncelerini değiştirebilirler. Bu şirin fareyi ve hatta onun koccaman lağım sülalesini bile çok sevebilirler! Bu film işte böyle bir etki yapıyor.

Sahnelerdeki Paris dokusu ve insanın burnuna gelir gibi olan mis gibi yemek kokusu ise bambaşka bir sıcaklık veriyor filme.

Ve inanır mısınız, o minik fare yemeklere o sebzeleri atarken, çorbalara baharatları kendine has el hareketleriyle serperken, iştahınız açılıyor! İçinizde gizli kalmış şef sizi dürtüyor ve mutfağa girip güzel ve özel yemekler yapasınız geliyor!.. Sadece bu bile filmin ne kadar başarılı olduğunun ve insanın içine işlediğinin kanıtıdır bence.






Tekrar, tekrar ve tekrar, yüzlerce kez izleyebilirim Ratatouille'yi. Her izleyişimde yeni bir detay keşfedip mutlu olabilirim üstelik.
Eğer hiç izlemediyseniz kendinize bir güzellik hediye edin ve yanınıza güzel yiyeceklerinizi de alıp kurulun kanepeye ve keyfini çıkarın. Pişman olmayacaksınız.

Küçük şefime benden selam söylemeyi de unutmayın!















13 Aralık 2011 Salı

Köpek Olabilmek


Köpek olmak, daha doğrusu bir köpek olarak dünyaya gelmek kolaydır. Bir dişi ve bir erkek köpek sokakta karşılaşır ve koklaşırlar. Anlaşırlarsa - ki dişi müsaitse genelde anlaşırlar - kenetlenip pıt pıt pıt çiftleşirler ve 2 ay sonra o pıt pıtın ürünü olarak yavru köpekler dünyaya geliverir!.. Köpek olmak işte bu kadar kolaydır.

Peki köpek olabilmek kolay mıdır acaba? Siz köpek olabilir misiniz? Buna gücünüz yeter mi? Kalbiniz, ruhunuz, karakteriniz köpek olabilecek kadar yüce mi?

Açıkçası ben kendi adıma tam anlamıyla köpek olabileceğimi düşünmüyorum. Çevremde de %100 bunu başarabilecek bir insan tanımıyorum, çünkü biz insanlar - en iyimiz bile - asla %100 mükemmel değiliz, olamıyoruz. Bir köpeğin seviyesine ulaşabilecek yücelikte bir insanoğlu yoktur dünyamızda, doğamıza aykırı çünkü.

Köpek canlısı dünyaya inanılmaz bir sevebilme kapasitesi ile gelir.  Ve ne tuhaftır ki bu sevgisinden en büyük payı da insan canlısına verir. Bir insanın diğer insanı sevemeyeceği kadar çok ve derinden sever bir köpek bir insanı. Ve beni hala çok şaşırtan şey ise; bu sevginin büyüklüğü ve hiç bitmiyor, azalmıyor oluşu. Bir köpek bir insanı sevmekten hiç bıkmaz. Neden diye soruyorum kendi kendime bazen. Neden? 

Neden sevmekten vazgeçmiyorsunuz bizi? 

İnsanlar köpek kelimesini hakaret olarak kullanır.. Birbirlerine aşağılık köpek, adi köpek, itoğlu diye küfrederler. Ama insanlar onları bu kadar iki paralık görse de, köpek insanı sevmeye devam eder. Hangi insan kendini bu kadar aşağılayan, kendine küfreden başka bir insanı sevmeye devam edebilir ki?

İnsanlar köpekleri kullanır, çalıştırır. Önlerine ölmeyecekleri kadar kuru ekmek atarak. Güneşin ya da karın, soğuğun altında kısacık bir ipe bağlayarak. Köpek yaşlanıp çalışamaz hale gelince ya da hastalanınca da ya öldürürler ya da basarlar tekmeyi, atarlar sokağa. Köpek insan canlısını yine de sever. Bu yemek niye az demez, niye beni bu kadar yoruyorsun demez. Atılınca, neden bana bunu yaptın diye sormaz.  Hangi insan - böyle şartlar altında çalışmayı kabul etse bile - patronun gözünün içine sevgi ve sadakatle bakmaya devam edebilir? 

Anneler çocuklarını köpeklerden kaçırırlar. İğrenirler, cıss dokunma, pis, mikrop, ısırır derler. Oysa bir köpek bir çocukla oynamak, onunla arkadaş olmak için can atar. Bir köpek bir çocukla dost oldu mu, o çocuğun dünyası artık bambaşka bir yere dönüşür. O andan itibaren o çocuk iyi bir insan olmaya ve gerçekten gelişmeye başlar. Bir köpek arkadaşa sahip olabilmek aslında bir çocuk için çok büyük şanstır. Bir çok kişi bu şansı kaçırır. İnsan canlısı kendisinden tiksinse de, köpek onu tüm kalbiyle sevmeye devam eder. 
O anne sıfatıyla gezen kadınlar ise geleceğin sevgisiz, ruhsuz ve büyük ihtimalle de karaktersiz bireylerini büyütmeye devam ederler.

Bazen de yaz tatili hediyesi olur köpekler. Aile çocuğa oynasın diye alır yazın. Köpek oyuncak olduğunun farkında değildir tabii, ailem oldu, yuvam oldu diye sevinir, yazık. Çok mutlu olur. O kadar mutlu olur ki, bunu o pırıl pırıl bakan gözlerinden okuyabilirsiniz. Hayatta en çok istediği şeye sahip olmuştur çünkü. Evin çocuğuyla dost olurlar, kardeş olurlar. Sonra sonbahar gelir ve köpek kendini sokakta bulur. 

Bir anda!...Bir başına. Aç. Ailesiz, yuvasız. 
Soramaz niye beni terk ettin diye. Ama çok üzülür, çok!... Travma yaşar.Yine de insanlara güvenmeye devam eder. 

Sebepsiz ve açıklamasız terk edilen hangi insan yeniden güvenmeyi başarabilir? Ve dostunu bir anda kaybeden çocuk.. Hayatının her döneminde, kendisi farkında olmasa bile, hep bir kaybetme korkusu içinde yaşayacaktır. 

İnsan canlısı bir köpeği öldürmekte hiç sakınca görmez, umurunda bile olmadan alabilir bir köpeğin canını, sanki o canı kendi vermişcesine rahat... Ama bir köpek, dost olduğu insanı koruyabilmek için yeri geldiğinde kendi köpek arkadaşlarını bile kovalayabilir, hatta onlarla kavga edebilir. Çünkü o, insan denen canlıyı, kendini tehlikelere atabilecek kadar, hatta belki canını verebilecek kadar sever. 

İnsanoğlu köpeklere işkence eder.

Bir köpeğin en iyi bildiği şey insanları sevmektir. Ve insan denen canlı kendisini bu kadar seven bir canlıya gönül rahatlığıyla işkence edebilir. Döver, dövüştürür, sokağa atar, tecavüz eder, sopayla vurur, arabayla ezer. Kaynar su döker. Gözlerini oyar. 
Ama o köpek var ya o köpek! Kalan tek gözüyle bile sevgiyle bakar insanoğluna!

Ama gel gör ki ben artık rahatça bakamıyorum onların gözlerinin içine. Onlara bunca kötülüğü yapabilen insan ırkına dahil olduğum için feci utanıyorum. Onların gözünde insan olmaktan gerçekten utanç duyuyorum. Ve onlar tüm bu kötülüklere rağmen bizden vazgeçmedikleri için fena halde eziliyorum. Suçlu hissediyorum. 
Sonra şunu düşünüyorum: İnsan olan bizsek, o diğerleri başka bir tür olmalı. Bir tür çürümüş grup.. Hatalı üretilmiş bir seri. Defolu insan soyu.

Ha ama eğer onlar insan ise, işte o zaman vay halimize! İnsan olmak bir erdem değil, bir hakaret sayılır o zaman, haksız mıyım? 

Keşke köpek olsaymışım o zaman!... 

Kötü muamele görürdüm belki ama en azından ırkımdan utanmazdım. 

Aksine başım dik, sevgi vererek yaşar, gurur içinde ölürdüm.

Ama malesef köpek değilim. Köpek olabilecek kadar yüce de değilim. 

Sadece onları çok ama çok seven bir insan canlısıyım. 
Ve onlardan diğerleri adına çok özür diliyorum. Gerçekten çok üzgünüm.



Fotoğraf: Laura Morariu  http://www.sxc.hu/photo/1123262

21 Kasım 2011 Pazartesi

İştah Kabartan Makarna Paketleri (!)


Başlığa kanmayınız. Bir makarna ambalajından söz edeceğim doğrudur ama kesinlikle iştahım kabarmış değil! 

Tam bir makarna aşığıyımdır. Her türlü sosu keyifle yaparım, güzel de yaparım, afiyetle de yerim. Bir tencere makarnayı bir oturuşta bitiremem. Ama sadece, Yuuh kıza bak koca tencereyi tek başına götürdü! demesinler diye. O yüzden dibinde biraz bırakırım. Yani kısacası makarnaya karşı doğuştan geldiğini sandığım bir iştahım var ve bu iştahımı ancak makarnamın üstüne gerçekten iğrenç şeyler koyarak kaçırabilirsiniz.

Makarnaların ambalajlarına açıkçası çok dikkat etmem. Barilla'nın karton kutuları gibi bana ekstra keyif veren ambalajlar olmuştu ama şimdiye kadar iştahımı kaçıran bir makarna ambalajı ile karşılaşmamıştım.

Bugüne kadar.

Bugün Migros'ta gezerken, kırtasiye reyonundan fırlamış gibi duran Migros markalı o makarnalarla tanışıncaya kadar!


Bu ne yaa? diyerek gözlerimi kırpıştırdım ve iyice yakından bakmak üzere eğildim paketlere doğru. Zira diğer makarna paketlerinin üzerinde cicili bicili domatesler, renk renk sebzeler, soslar, ne bileyim işte kaşar rendeleri falan varken, bu garibanların üzerinde tel zımba makinesi gibi bir şey vardı yahu!

Sevgilim seslendi arkadan: Makarna makinesi o!

E tamam, ben de anladım zaten yakından bakınca, makarna makinesi olduğunu. Ama zerre kadar ilgimi çekmediği gibi, resmen iştahımı da kapattı meret. Makarna paketinin üzerinde ha tel zımba aleti resmi görmüşüm, ha bunu!

Bari böyle tek başına değil de, makarnayı yaparken çekseydiniz fotoğrafını. Ne bileyim yanına iki domates atsaydınız falan. Şöyle azıcık un falan serpseydiniz de, alet bu kadar sevimsiz görünmeseydi! Aslında tel zımba da hafif kalıyor. Ben bu pakete baktıkça demir masa lambasından, matbaa makinesine; giyotinden, röntgen cihazına kadar bir çok soğuk ve sevimsiz şey de gördüm. Ve vallahi de billahi de benim yaratıcı zihnimden kaynaklanmıyor bu görüntüler!

Bir ambalaja bakınca insanın ağzına metal tadı gelir mi? Bana geldi. Bu bile oldu yani. Pes!

Bir de işin ilginç yanı, bu makarnalar  Migros marka olmalarına rağmen diğer standart markalardan pahalı. Diğer hepsi 1.5 TL'nin altında iken, bu sanat harikası paketler 1.75 TL. Selection adı altında çıkmış, ev makarnası tadında olmasına gönderme yapılmış gibi görünüyor. Ev tipi makarna makinesi olduğuna işaret etmek için de, kadraja yanlışlıkla girmiş  gibi duran bir kadın parmağı kondurmuşlar makinenin ucuna. 

Aferin. Çok zekice. Tebrik ediyorum. 

Üzerinde röntgen cihazını çağrıştıran bir resim olan makarna paketi, evde yapılmış bir makarnanın samimi tadını, ev mutfağının sıcak ve naif hissini nasıl verebilir? Diyorum ya, değil iştahımı açmak, makarnadan soğutacaklardı az kalsın!

Ayrıca onca makarna ambalajının içinde çirkin ördek yavrusu gibi kalmış zavallılar. Hoş, işe başka açıdan bakarsak, dikkat çekmeyi başardılar mı? Evet, başardılar. Ama emin olun bu paketleri kırtasiye reyonuna dizseler, orada zerre kadar dikkat çekmezlerdi!.. Bir allahın kulu da gelip, Aaa bu makarnaların ne işi var burada? demezdi. Zira ortamlarına tam uyum sağlamış olurlardı.

Neyse, ben bu duruma iyi tarafından bakacağım. Bu paketlerin görüntüsü hafızamdan silinene kadar daha az makarna yiyeceğimden eminim. Ne kadar az kalori, o kadar iyi. Ee o zaman? 

Teşekkürler Migros!...

6 Ekim 2011 Perşembe

Korkunç Köpek Mısır!


Büyük sayılabilecek bir sitede oturuyorum ve her sabah kalktıktan hemen sonra köpeğim Mısır'ı dışarı çıkartıp gezdiriyorum. Mısır'ın ailemize katıldığı günden beri, sitedeki çocukların çoğunluğunun köpekleri sevdiğini gözlemledim. En azından Mısır'a bayılıyorlar!.. Sanırım açık renk ve kıvır kıvır tüylü olmasının bunda büyük payı var, çok sevimli geliyor ufaklıklara.

Hem oğlumu seviyorlar diye hem de yeni nesil hayvan sever yetişiyor diye çok mutlu ediyordu bu durum beni.

Yazı geçirmek için siteden ayrıldım, Bodrum'a gittim. 3-4 ay kaldım, yeni döndüm. Ve bu sabah uyandıktan sonra yine oğlumu aşağı indirdim gezdirmeye.

Yürüme yolumuzun üstünde bir ilkokul var. Eğer tenefüs zamanına denk geliyorsak, genelde Mısır'ı gören çocuklar (özellikle kızlar) bahçe demirlerine yapışırlar ve ayy ne şirin köpeeek, heey kuçu baksana, adı ne köpeğiiin tadında seslenişler yaparlar bize doğru. Ben de gülümserim onlara. Bazen oğlan çocukları da seslenir, şşşt köpek heey gibi. Köpeği çağırıyor aklı sıra. Hayvan bakmayınca daha da bağırıyor falan. Bunlara da güler geçerim.

Ancak bugün durum birazcık(!) farklı oldu. Şöyle ki:

Bir iki tane yüzünü görmediğim oğlan çocuğu seslenmeye başladılar yine bahçeden.

İğrenç köpek!

Allah allah, yanlış mı duyuyorum acaba dedim. Sonra bir daha:

İiiğğrenç köpeeek!.. Kötü köpeeek!

Valla doğru duymuşum. Gayet net yani. Durmadı da üstelik, devam:

Ablaaa, kötü köpek ooo!..(Bilmemne) bokuna benziyoo! İğrenç köpek!

Saydırıyor velet.

O bilmemne'nin yerine gelen şeyi anlayamadım doğrusu. Şok oldum. Normalde yoldan geçen biri köpeğime kötü bir laf etse, o lafı ettiğine pişman ederim, bu konuda çok katıyım. Ama bu tuhaf velete ne dersin? Ne denir?.. Amacı zaten köpeğin sahibini kızdırmak olan bu minik zavallıya dönüp bakmadım bile. Ekmeğine yağ sürmek istemedim açıkçası, oradan bağırdığıyla kaldı.

Dışarıdan bakıldığında aslında komik de gelebilir insana bu durum. Zibidinin teki kötü köpeeek, bilmemnenin boku diye gırtlak patlatıyor oradan! Ama ne yazık ki bana komik gelemedi. Çünkü masum olması gereken bir çocuğun, dünyanın en masum yaratığı olan köpek canlısına karşı bu kelimeleri kullanması, en önemlisi de böyle bir tuhaf ruh hali içinde olması beni korkuttu. Bu çocuğu nasıl bir anne-babanın yetiştirdiğini çok merak ettim doğrusu.

Kafam bunlarla meşgul şekilde 15-20 saniye yürüdüm yürümedim, bu sefer karşıma 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu ile babası çıktı. Bizden uzakta olmalarına rağmen kız başladı: 

Köpeeek, köpeeeek, köpeeek!

Babası, süt şişeni tut kızım, kucağıma alayım seni dedi. Ama kız aynen devam: Köpeeek, köpeeek!


Hay allahım!..Sırayla mı geliyorsunuz kardeşim? Köpeek, köpeeek. Başka laf da yok ha, tekrarlayıp duruyor bağıra bağıra.
Yanlarından geçtim gittim, kız hala devam, aynı nakarat! Babası da yazık, tamam kızım geçti bak, bir şey yapmaz o sana, diyor.
Hah dedim, tamam. Adamcağız mülayim. Bu veleti anası mundar etmiş, belli. 


Oğlumun da dünyadan haberi yok. Ondan korkmuşlar mı, bok mu demişler, umurunda değil yavrum, otları koklayıp duruyor.
Neyse, gezimizi tamamladık, sabah havasını da içimize çekip dönüşe geçtik. Apartmanımıza vardık ve asansör beklemeye başladık. 


Asansör geldi, kapılar açıldı. Ve daha kapının açılmasıyla birlikte içeriden bir çığlık! Yerimde zıpladım resmen. Asansörün içinde insan varmış.


Bunu daha önce de yaşadım. Kapılar açılıyor, içerdeki insan Mısır'ı görüp ayyy diye bağırıyor bir an, ama sonra ay pardon aniden görünce korktum, ahh canım pek tatlıymış falan diyorlar. Çok normal bir insan tepkisi yani.


Bu sefer de yine böyle oluyor sandım. Yirmili yaşlarda iki kız. Biri bastı çığlığı. Dedim ya, ben bile yerimde zıpladım, o derece. Sonra gülümsedim. Ama baktım  o gülümsemiyor!..Bu defa farklı, çünkü hatun çığlık atmaya devam ediyor.


Götürün onu!


Af buyur?! Nereye götüreyim? dedim içimden, bir şey yapmaz, geçin dedim, dışımdan.


Ama yoook, kız kararlı, sesini en tiz ne kadar çıkarabildiğini illa ki test edecek! 


Götürün onu, götürün onuuu!!


İnadına kazık gibi çakıldım olduğum yere, bir milim kıpırdamadım. Zaten geçebileceği bolca yer vardı. Sımsıkı tutuyorum işte köpeği, görmüyor musun, geç git asabımı bozma be kızım! Elimle geçin der gibi işaret yaptım. Arkadaşı da hadi geç, hadi çık tamam falan diyor. Kız bir iki daha çemkirdi, sonra zıplaya zıplaya çıktı. Hey allahım yaa, çattık der gibi bir el hareketi yaptım, tam asansöre girerken de tedavi olun! dedim. İnşallah duymuştur. 


Korkana saygım vardır, yazık üzülürüm de ama bu başka bir şeydi, tek kelimeyle klinik vakaydı. Gerçekten tedavi görmesi gereken tiplerden.


Yani lafın özü, ben böyle şey görmedim kardeşim! Bir sene boyunca herkes köpeğine canım cicim yapsın, yazın uzaklara git, geri dön ve gelir gelmez böyle bir şeyle karşılaş!


Acaba hala uykuda mıyım, dedim. Belki ben uyurken Mısır yatağa geldi, beni sıkıştırdı, ne bileyim, oramı buramı çizdi, ya da suratıma hohladı falan da, böyle bir rüya görmeme mi neden oldu acaba? Ama yok, o veletin ettiği laflar ancak bir rüyaya yakışacak türden olsa da, o kızın cırıl cırıl sesi gerçekten gerçekti yani. 


Rüya olmadığını iyice anlayınca başka ihtimaller sıralamaya başladı yaratıcı zihnim:


Biri bana sinir oluyor. İntikam almak, gıcık etmek ya da sadece dalga geçmek istiyor ve bunları parayla tutmuş. Ben dışarı çıkar çıkmaz sırayla göndermiş hepsini... 
"Hadi oğlum göster kendini, aferiin, hadi kızım şimdi sıra sende...Çıldırtın çıldırtıııın!"


Ya da, 


Mısır Bodrum'a gidince bütüüün hayvan sever çocuklar siteye küsmüşler ve başka siteye taşınmışlar. Olamaz mı yani?


Şöyle de olabilir:


Son zamanlarda çok çalıştık, çok yorulduk, üstüne de uzun yol falan binince biz yanlışlıkla başka siteye geldik!.. Başkasının evine girdik hatta ama yorgunluktan bunu bile fark edemedik.. Bura bizim site değil yani. 


Tamam biraz uçmuş olabilirim. Şu sanki biraz daha mantığa yakın gibi:


Ee yaz günleri yeni bitti tabii, havalar da epeyce sıcakmış İstanbul'da. Bunların topunun başına güneş geçmiş burada. Nem de var tabii. Etkilenmiş bunlar etkilenmiş, yazık. Neyse, geçer herhalde zamanla. Naparsın...


Yoksaaa..? 


Yoksa yoksaaa, benim Mısır'ım gerçekte kara pelerinli, koca dişli bir canavar da, sadece bana ve babasına mı minik, beyaz, kıvırcık ve sevimli görünüyor?? Aman allahımmm, haaaaayyyıııırrrr!...


Hayır.


D.


Yani, hiçbiri.

Bu insanların hepiciği toptan kafayı yemiş kardeşim, cevap işte bu!





5 Ekim 2011 Çarşamba

Cam kenarı senin neyine?

Bir çok insan gibi ben de bir cam kenarı düşkünüyüm. Şehir içi otobüs, şehirler arası otobüs, taksi, uçak, vapur fark etmez, yerim mutlaka cam kenarında olmalı. İstisna yaptığım tek bir araç var; bisiklet!...

Fakat kendi kendime şu soruyu sormak istiyorum: Cam kenarı senin neyine?.. Tekerleğin üçüncü dönüşünde uyuya kalan bir insan olarak neden cam tarafını işgal edersin? 

Evet, aynen böyleyim.

Üniversite yıllarımda sabahları uyku sersemi olduğum için, akşamları da okulda yorulmuş olduğum için otobüste mutlaka uyurdum. Koridor tarafında otursam da fark etmezdi ve hatta koridor tarafında uyumak insanı oldukça rezil de eden bir şeydi. Onca insanın arasındasın ve bu insanların çoğunun, sen kalktığında yerini almak ümidiyle gözleri senin üzerinde. Ve sen uykuya daldığın anda kafan (aklının, mantığının, olgunluğunun simgesi olan o kafan) özgürlüğünü ilan edip acayip hareketler yapmaya başlıyor!.. Sanki vücudunla bağlantısı tamamen kesiliyor ve bi an sıçrayıp uyanıyorsun ki kafa sağa sarkmış, sonra bir daha uyanıyorsun, bu defa solu selamlıyor. Dik tutmaya çalışıyorsun hop aşağı, hooop yana. Yeni doğmuş kedi yavrusu gibi cebelleşip duruyorsun. Onca insanın içinde. Vah vah yani. 

Hal böyle olunca cam kenarına oturmak kurtarıcı oluyor. Her seferinde bu sefer uyumam, dışarıyı seyrederim diyorum ama ı-ıh. Olmuyor. Kafayı yaslıyorum cama. Çok mu konforlu bir uyku çekiyorum, tabii ki hayır!.. Otobüs dangıl dungul ilerledikçe sarsılıyor ve sarsıldıkça cam da benim kafamda adeta davul çalıyor! Ama olsun, en azından bunu sadece ben biliyorum, kimse bir şey fark etmiyor. 

Uzun otobüs yolculuklarında da durumum değişmiyor. Daha birinci molaya gelmeden hayaller alemine geçiş yapıyorum. Ve tabii ki yine cam kenarını işgal ederek!.. Yolculuk sırasında asla uyuyamayan, gözünü bile kırpamayan canım sevgilime ise koridor manzarası kalıyor! Bencilliğin de bu kadarı. 

Sevgilim ve cam kenarı ikilisini aynı cümle içinde kullanmışken, bir şeyi eklemeden geçemeyeceğim. Çok çok yakın bir zamanda, Bodrum'dan dönüyoruz. Ve Mudanya - İstanbul Yenikapı arası feribota bineceğiz. Biletimizi hep internetten alıyoruz, daha önce de bu  feribotları kullandığımız için hangi salonda gideceğimizi, hangi sıradan koltuk seçersek tuvalete yakın olacağımızı vs. çok iyi biliyoruz. Ve tabii ki koltuğumuzu cam kenarındaki sıradan alıyoruz. 
Aynen bu sefer de yaptığımız gibi.

Bodrum - Mudanya arası uzun bir kara yolculuğunun ardından iskeleye varıyoruz. Yolu bitirdiğimiz için yorgun ama çok mutluyuz. Geriye bir tek bir buçuk saatlik, keyifli feribot seferimiz  kalıyor. Deniz yolculuğuna da bayılırım!.. Geminin (hatta şehir hatları vapurunun bile) limandan yavaş yavaş ayrılması, terk ettiğin karanın senden giderek uzaklaşması hüzünle karışık bir keyif verir bana. Martıları izleyerek o uzaklaşmaya tanık olmak... Güzeldir kısaca. 

Bu feribot yolculuğunda da yapacağım şey bu. Uzun ve yorucu bir kara yolculuğunun ardından kendimi manzaraya bırakmak. Tatlı bir rehavetle yukarı çıkıyoruz. Salonumuzu buluyoruz. Koltuğumuz cam kenarındaki sırada. Biletten numarasına bakıyoruz ve kafamız aşağıda ,numaraları saya saya kendimizinkini bulmaya çalışıyoruz.

Sonunda sevgili koltuğumuzun numarasına geliyoruz ve kafamızı kaldırıyoruz.

DUVAR. 

Evet. Bildiğin duvar! 

Hani otobüslerde hatta uçakta da, camların arasındaki bölmeye denk gelirsin ve manzaran biraz kesilir ya. Bu öyle değil. Ne önden ne de arkadan görebiliyorsun dışarıyı. Upuzun cam kenarı sırasında,onlarca koltuğun içinden sadece iki koltuk duvara denk gelmiş. Sevgilim de internetten koltuk seçerken cımbızla çeker gibi bunlardan birini seçmiş bize, sağolsun! Sayesinde önce bir afallıyoruz ama sonra çok gülüyoruz bu duruma. Benim ağzımdan da hemen şu cümleler dökülüyor:

Neyse ya. Zaten deniz kenarından geliyoruz. Şimdi nankörlük etmeyelim. 1.5 saat de bakmayıverelim..

Uykum da var zaten. Bak cam kenarı yerlerde kafa camdan uzak kalıyo...I-ıh, uyunmazmış zaten orada.. İyi olmuş bu duvar, kafamı da koyarım oohh.. 

Daha iyi, daha iyi. Boşver sen. 

Cam kenarına düşkünümdür, evet. 
Ama mecburen duvara tosladığında, züğürt tesellisi candır.


Fotoğraf: http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=86892


11 Haziran 2011 Cumartesi

Hava sen benimle dalga mı geçiyorsun?


Giyim kuşam konusunda benim yaz sezonum  biraz geç açılıyor sanırım.
Mayısta insanlar altlarına şortları çekmeye başlarken ben ancak kapriye kadar yükseltebiliyorum çıtamı, Bodrum'a geçene kadar da böyle idare ediyorum. Hoş zaten ince elbiseler, etekler  gibi ifil ifil ıvır zıvırımı da Bodrum'da bırakıyorum. Sandalet moduna da genelde orada geçiyorum, burada da gidene kadar bez ayakkabılarımla takılıyorum. Evde de çorap ve bildiğin ev terliği ile geziniyorum.

Fakat iki gündür yoğun şekilde dışarılarda koşturuyorum. Sıcağın fena halde bunaltması ile afalladım zaten. Bir de insanların neredeyse hepsinin şirin şirin açık ayakkabılarla dolaşmasına fena halde özendim sanırım. Akşam evde otururken "Amaaan başlarım Bodrumuna..." dedim ve kurtuldum çoraplarımdan!...
Karda kışta bile geceleri asla çorapla yatamam ama gün içinde de çorapsız dolaşamam, donarım. İşte bu yüzden o çoraplarla -ev içinde de olsa- vedalaşmak benim için yaz sezonumu açma düğmelerimden biridir, hatta en önemlilerindendir. Dün gece bu düğmeye bastım ve bir mutlu oldum, bir ferahladım sorma gitsin!... Hatta ertesi gün giyeceğim sandaletlerimi de hazırladım bir heves.

Bu sabah uyandım. Kahve için ısıtıcıya suyu koydum. Her sabah önce köpeğimi dışarı çıkartıyorum ama çok dengesiz geçen bu baharda hergün mutlaka havayı kontrol etmek için kafamı balkondan uzatıyorum. Hani ekstra bir şey giymek gerekir mi diye.
Bugün de aynısını yaptım. Kafamı uzattım dışarı, gözlerim büyüdü, alt dudağımın aşağı sarktığını hissettim, öylece kalakaldım. "Yaaaa..." dediğimi hatırlıyorum.

Hava. Sevgili hava!.. Yapmış yine yapacağını. Sağolsun, fena halde bozmuş yine.

Gittim giyindim yeni(!) havaya göre. Sonra bir umut yine çıktım balkona, bir bakayım, belki ayaklarım üşümez diye. I-ıh. Yok, donarım eğer açık ayakla çıkarsam.

Öfff dedim, pöfff dedim. Döndüm, çişe çıkacağı için havalara zıplayan oğluma "Bugün de açamıyoruz sandalet sezonunu be yavrum.." dedim.

Çoraplarımı giydim. Üstüne bez ayakkabılarımı taktım.
Çıktım gittim.


Fotoğraf: 

10 Haziran 2011 Cuma

Atm Şaşkını. ( Eyvah Gitti Kart! )


Dün dışarıda çok işim vardı. Hastaneye, nüfus müdürlüğüne gitmek gibi angarya işlerden keyifli incik boncuk işlerine kadar bir ton şeyi ard arda halletmem gerekiyordu tek gün içinde. Bu yoğunluktan dolayı panik olmak yerine, "Günüm su gibi aksın, işlerim kolayca hallolsun..." diye dileyerek çıktım evden. Nitekim öyle de oldu. O kadar ki, büfeden sosisli sandviç almak bile benim nüfus cüzdanımı yenilememden daha uzun sürerdi!... Hal böyle olunca, angaryalar da bu kadar çabuk hallolup geriye sadece keyifli işler kalınca kelebek gibi uçuşarak dolaştım çarşıda. Annemle de buluştum, keyfime diyecek yoktu. Bir de sevgilimin banka işlerini yaptım, sonra gezdim dolaştım, her bir şeyi halledip çok yorgun ama mutlu döndüm evime.
Hani vücudunuz bitkin düşmüştür ama ruhunuz şendir, aynı o hesaptım ben. 

Gece hiç bir işe elimi sürmeden, devrilip dinlenmeye karar verdim. Her şeyi tereyağından kıl çeker gibi hallettim ya, hak ettim sözde. :/ 

Halt etmişim.

- Nerede O Kart Nerede?! -

Sevgilim "Aşkım kartları alabilir miyim?" dedi. "Tabii" dedim. İçinde kişisel eşyalardan boyalara, defterden kedi mamasına her şeyin bulunduğu bohçadan hallice çantama elimi daldırdım. Birinci kart, al canım. İkinci kart, buyur hayatım. Üçüncü ve enn önemli kart... Üçüncü kart?? Daha üçüncü kartı da vereyim düşüncesiyle elimi çantama sokarken üstümden bir serinlik geçtiğini hissettim.. Çünkü diğer kartları verirken, atm önünde onları kullandığım, sonra geri alıp çantama koyduğum anın görüntüleri de canlanmıştı beynimde. Üçüncü kart ile de paracıkları çektiğimi gördüm zihnimde, sonra hat kesildi..!! 

Evet, parayı çektim, sonra? Sonrası yok, hatırlamıyorum, kara delik. Hani yani "Başka işlem yapacan mı gurban? Kartını istiyo musun geri?" gibi şeyler de yok hafızamda, kaydedilmemiş onlar. Neden? Çünkü bu şaşkın insan, "Ne kadarını nereye yatıracağım..", "Aman düşürmeyeyim paracıkları..." diye paniklerken, atm ile ilişkiyi tamamen kesmiş. Atm falan yok, kart mart da yok, paralar havadan gelmiş sanki, kıçımı dönüp basıp gitmişim!... 

Ben tüm bunları düşünerek çantayı boşaltıyorum, astarlarını yırtacağım neredeyse!.. Sevgilim oradan "Şaka yapıyorsuuun. Şaka tabii değil mi? Şaka şaka?" diyerek paniğimi ve umutsuzluğumu beşe katlıyor... Çünkü biliyorum ki o kart o çantadan çıkmayacak. Dedim ya, onu geri aldığımın kaydı hafızada kesinlikle yok!.. Ama umut dünyası işte, biçare çantayı karıştırıp duruyorum. Sevgilimin cümleleri değişim geçiriyor bu arada. "Böyle bir şeyi nasıl unutursun? İnanamıyorum. Nasıl bu kadar (neydi laf) 'salapati' olabiliyorsun? O kart olmazsa şöyle olur, böyle olur.." vs... Tamamen haklı, gerçekten önemli ve yurtdışından geldiği için yenisini alması çok uzun süren bir kart. Ama ben zaten üzgünüm, fena daralmışım, panikteyim ve üstüne üstlük suçluyum!..  Hal böyle olunca ne yapar insanoğlu? Ya özür diler, ya da üste çıkarsın. Ben önce birinciyi yaptım. "Zaten çok üzülmüşüm görmüyor musun?? Ben senin yaptığın şaşkınlıkları böyle mi karşılıyorum, niye üstüme geliyorsun? Sen de şu gün şöyle yaptın, o gün böyle yaptın, ben sana bi'şey dedim miii?" tadında döküldüm. Ama adamcağız da ne yapsın, haklıydı tabii, çok normal bir tepki verdi. 
Üstüme düşen "üste çıkma" görevimi yerine getirdikten sonra mülayim halime döndüm ben de. O da "canın sağolsun" moduna geçti zaten, mutlu mesut sarıldık, benim şaşkınlığımla dalga geçtik ve tabii atm'nin o kartı yutmuş olmasını diledik.:)

Gece, ekşi sözlükte gezindim. Aynı haltı yemiş olan ve hatta benden daha da salak olan "kart unutucuların" hikayelerini okuyup kendimi iyi hissettim. Onların da aşağı yukarı aynı sebeplerden bu salaklığı yaptıklarını öğrendim, kendimi yalnız hissetmedim. İnsan psikolojisi işte. "Tek salak ben değilmişim." demek - sanki salaklığını yok ediyor da!- insanı mutlu ediyor. Ben de aynen öyle hissettim işte.

- Kart İmha mı Olacak?! -

Gece yattım.

Sabah 08.45, zınk diye kalktım. Önce zift gibi bir kahve. Zihnimiz açılsın ki, cümleler birbirine dolanmasın, di mi?

Sonra aradım malum bankayı. "Ben böyle böyle bi halt ettim, kartı geri isterim" dedim. "Ama" diye de ekledim, "unuttuğum sizin bankanın kartı değil, bambaşka bir kart." 

Gelen cevap şu, gayet kibarca: "O zaman o bankadan yeni kart talep edeceksiniz hanfendi. Başka bankanın olduğu zaman, unutulan kartları imha ediyoruz." 

İMHA mı? İmha mı dedin? Aha. 

Kadıncağızın kibar cevabının benim zihnimdeki simültane çevirisi: "Ohhooo kardeşiiiim... Sen de ne ahmakmışsın beee. Hem sevgilinin kartını unut git, sabah da elin ayağına karışarak bizi ara!... Bir de başka kartmış, pehhh. Çok alırsın sen kartını, sahip çıksaydın! Paracıkları kapıp koştura koştura gitmeseydin! İMHA EDECEĞİZ onu, paramparça edeceğiz. Aptallığına doyma. Ellerimizle yok edeceğiz onuu, nihohahaaa!..."

İmha kelimesini duyunca hissiyatım böyle oldu ister istemez ve ben de 'zihnimde' şöyle bir cevap verdim ablaya: 
"Yok ya! Sen kimsin be? Siz kimsiniz de bize ait bir şeyi imha ediyormuşsunuz? Ne hakla? Hele bi et, hele bi et bakiim ben napıyorum?.. Bana bak, dokunma sakın kartıma, dokunmaaaaa....!"

Ne yapayım. Çok panik oldum. 
Ama tabii ben de kibarca "imha mimha etmeyiniz, çok önemli bir karttır, lütfen beni şubeye bağlayınız" şeklinde konuştum. Şubedeki kibar beye de "İmha deyyorlar, yapmayın etmeyin, bizi de imha edersiniz." şeklinde döktürdüm. Adamcağız da "5 dak. sonra arayın, biz bir bakalım." dedi. Bu arada, ya kart şubede bile değilse, şerefsizin biri arkamdan onu çaldıysa düşüncesi de kurt gibi yiyor beynimi geceden beri.

Bekledim. Garanti olsun diye 10 dakika bekledim hatta, huyum kurusun. Sonra titreye titreye aradım amcayı. Hiç kastırmadı, hemen "Kartınız buradaymış, gelip alabilirsiniz" dedi!...

Ağzımdan çıkanlar şöyle: "Ahh çok teşekkür ederim, çok sağolun. Kimlikle gelmek yetiyor değil mi? ... Tamam... Evet, tamam. Çok teşekkür ederim, gün içinde geleceğiz. İyi günler."

Ağzım kulaklarıma kadar yay çizmiş iken, aynı anda zihnimden geçenler: "Hay allah senden razı olsun be adam!... Oh ohhh. Var ya kardeşim çok güzel haber verdin, çok sevindirdin beni. Allah da seni sevindirsin inşallah. Allah tuttuğunu altın etsin, ne muradın varsa versin!... Allah sevdiğine bağışlasın...Yaşa sen e mi?" 

Ve benzeri bir ton iyi dilek. Kocaman bir rahatlama. Tüm bunlar olurken uyuyan(!) sevgiliyi uyandırıp iyi haberi verme.:)

Dün gece "Ben bir daha elimi sürmem bu kartlara" demiştim, sevgilim de "Hayır, süreceksin ama dikkatli olmayı da öğreneceksin" demişti.

Ama yok. Almayayım ben. Valla istemem. Zira ben seneler önce babamın kartını da atm'de unutup gitmiştim. Evet, bu ilk değil. Sabıkalıyım yani. 

Bana kart mart vermeyin  kardeşim, paranızı kendiniz çekin, hepimiz rahat edelim.:)

 
Fotoğraf kaynak.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...