Sayfalar

19 Eylül 2020 Cumartesi

DİN-LEN-MEK...

 


Son zamanlarda kafama sık sık takılan bir şey var.

Neredeyse hepimiz şu ya da bu şekilde bir hayat gailesinin içindeyiz. Sevdiğimiz ya da sevmediğimiz işlerimiz var, çalışıyoruz, para kazanıyoruz, koşturuyoruz... Farklı farklı da olsa hayallerimiz, uzun ya da kısa vadede hedeflerimiz var. Arzularımız, isteklerimiz var. Ve hayatımızın hatırı sayılır bir kısmı bunları elde etmek ya da olanı elde tutmak için çabalamakla geçiyor.

Peki acaba tüm bu süreçte biz, ne kadar dinlenebiliyoruz?

Evet, senelik izinlerimiz var. Bayram tatillerimiz ya da yaptığımız işe göre değişecek şekilde oradan buradan 'koparabildiğimiz' kaçamak boş zamanlarımız, akşamları eve geldiğimizde kendimize, ailemize ayırabildiğimiz sınırlı saatlerimiz ve bir de haftasonlarımız var. Yani aslında pek çok tatilimiz var ve çoğumuz kullanıyoruz da bu haklarımızı.

Peki bize verilen bu haklar içinde, biz gerçekten hak ettiğimiz şekilde, kaliteli dinlenip rahatlayabiliyor muyuz?

Yoksa, bize dayatılan o süreler zarfında, "Dinlenmem lazım, dinlenmem lazım!" şartlanması içinde, zihinsel olarak daha mı çok koşturuyoruz?

Çalışmayı çok seven, üstelik elinde sevdiği bir proje varsa, sabahlar olmasın şeklinde aşkla işine kapanabilen, saatleri unutan bir insanım. 

Diğer yandan asla bir işkolik değilim, tatil denen boş zaman dilimine bayılan, her boş anının tadını doyasıya çıkarmaya çalışan biriyim. Peki acaba bunu ne kadar başarabiliyor(d)um, ne kadar başarabiliyoruz?

.. ME IN QUEUE ..

"Me in Queue" adında kısa bir animasyon izlemiştim taa ne zaman önce. İki vezne kuyruğu olan bir ortamda, karakterimiz tam ortada durmuş, hangi kuyruk hızlı ilerleyip kısalıyorsa onun arkasına geçiveriyor. Ama şansına, o kuyruk değiştirdiği anda diğer kuyruk hızlı akmaya başlıyor. (Murphy'ye selam olsun.) Bu zavallıcık da bir ona, bir diğerine geçerek helak oluyor ve sonunda o ulaşamadan, mesai saati bitiyor ve iki vezne de kapanıyor. Çok gülmüştüm bu sevimli animasyona ve - maalesef - "Aha, aynı ben yahu!" demiştim. :)

İşte ben, boş zamanlarında ya da tatillerde bazen bu Me in Queue karakterinin kafasına girdiğimi fark ettim. 

- Oh harika, tamamen bana ait kocaman bir günüm var, bol bol kitap okuyayım..

- Hmm.. Ya da dur, şu bir türlü başlayamadığım üç saatlik film vardı ya, fırsat bu fırsat onu izleyeyim...

- Gün içinde bir iki saat uyumak da fena fikir değil. Ama... Vakit kaybı mı?

- Ayy, yok yok, ben biriken fotoğraflarımı editleyeyim en iyisi...

- Ya da hazır boşken, eve mi bir el atsam? Dingo'nun ahırına döndü...

- Hava da pek güzel, ne yapsam, eve kapanmayıp, şöyle boğazda güzel bir yürüyüş mü yapsam?

- Aa hazır boşken, şöyle mis gibi çeşit çeşit yemekler mi pişirsem? 

- Hmm çeşit çeşit yemek demişken, acaba koşu bandına çıkıp adamakıllı egzersiz mi yapsam?

Bir de bunun Bodrum versiyonu var:

- Sevgili balkonumdayım ne güzel, yayılıp manzarayı seyredeyim saatlerce...

- Ay ama deniz de süt gibi bugün, aşağı inip bütün günü kumsalda mı geçirsem?

- Işık da şahane aslında, fotoğraf çekmeye mi çıksam?

- Yok yok, sahil boyunca yürüyüş yapayım en iyisi, dün de çok yedim zaten, eritirim..

- Ama denize girmek de istiyorum. Ama balkonda kitap okumak da istiyorum. Ama fotoğraf çekmek de istiyorum. Ama ama ama...

İmdat!!!

Hadi bakalım, karar vermeye çalışarak geçti gitti koca bir saat. Ve bunlardan birine karar verdim, başladım diyelim. Bitti mi? Bitmedi! Çünkü o karar verdiğim şeyi yaparken aklım çağanoz çağanoz, vazgeçtiklerime kaymaya başlıyor. "Ay o film de çok güzeldi, izlese miydim? Hava da mis hakikaten, çıksa mıydım ya? Hmm.. Pöf!.."

Önce karar vermeye çalış, karar verdikten sonra da aklın diğerlerine gidi gidiversin, elindekinden de yeterli keyfi alama. Sonra ne oluyor? Vezne kapanıyor. O kıymetli tatil günü bitiyor, puf! Geçmiş olsun.

Uzun süre böyleydim. Senelerce belki. Şimdi sorarım size, insan bu şekilde gerçekten verimli dinlenebilir mi? Mümkün mü bu? 

Değil tabii ki..

Baktım olmuyor, bu konuda kendimi terbiye etme sürecine girdim. Sürekli kendime şunu hatırlatmaya başladım:

"Ne yapıyorsan yap ama tadını çıkartarak yap. Ve sadece 'onda' kal"

Başardım mı? Büyük ölçüde. İnsanız tabii, robot değiliz, ama başardığım kadarı bile bana çok iyi geldi.

.. ÇEMBERİN DIŞINDAKİLER? ..

Fakat işin başka bir noktası daha var, hatta belki de en önemli noktası.

Tamam boş zamanımızda ne yapacağımıza karar verdik ve 'onda kalmayı' da başardık, harika.

Peki acaba biz, hepimiz, bu kıymetli boş zamanlarımızda gerçekten yapmak istediklerimizi mi yapıyoruz?

Hayatın ya da birlikte olduğumuz kişilerin, farkında olmadan da olsa bize dayattıklarını ya da "Dinlenirken şunlar bunlar yapılır!" diye yıllar boyu kodlandıklarımızı ya da başka türlüsünü sorgulamadığımız için halihazırda elimizde olanları mı yaşıyoruz?

Koskoca bir yıl deliler gibi çalışıp, sonra bir iki haftalığına tatil köylerine kapanıp, belirli saatlerde yemek yiyip, belirli saatlerde denize girip, aslında başkalarının hazırlamış olduğu zamanlamaya uymaya çalışarak, GERÇEKTEN ne kadar dinlenebiliyoruz?

Haftasonlarında ya da akşam eve döndüğümüzde, kanepede uyuyakalmadan önce eşimizle, sevgilimizle, çocuğumuzla ya da tek başımıza geçirdiğimiz o birkaç saatlik zamanda, evet mutluyuz, evet sevdiklerimiz yanımızda, evet stresli günün ardından ayaklarımızı uzatabilmişiz çok şükür ve bu gerçekten çok güzel, ama yeterli mi? Gerçekten arzu ettiklerimizin hepsi, gerçekten bu kadar mı?

Yoksa bunlar sadece gerekenler mi? Bir şekilde idare ettiklerimiz mi? Bize öğretilenler mi? Annemizin ya da babamızın ya da eşimizin ya da bilmem kimin istedikleri mi?  

Gözlerimizi kapatıp, kendimize dürüst olarak: "Bunların dışında başka ne yapmak isterdim? Neleri kaçırıyorum şu hayatta? Vaktim olsa şunu da yapmayı çok isterdim dediğim şeyler yok mu? Ve benim buna gerçekten vaktim yok mu?" diye sorduğumuzda, kendimize vereceğimiz cevapların aslında ne kadar da kıymetli olduğunu neden düşünemiyoruz?

Neden bir anlığına da olsa durup bunu kendimize sormaktan kaçınıyoruz bu kadar? Yoksa korkuyor muyuz? Alıştığımız rehavetin, saat gibi işleyen o düzenin dışına çıkmaya, icat çıkarmaya çekiniyor muyuz?

Bu sebeple mi vaktim yok, param yok, şunum yok, bunum yok bahanelerinin ardına sığınıp, rutininin içine sıkışıp kalmış, düz adamlar, düz kadınlar olarak, birbirinin tekrarı günlerin içinde yaşayıp gidiyoruz?

Öyle çok paralara bakmayan, aslında son derece basit ve erişilebilir ama niyeyse hayat koşturmacasından bir türlü yapmaya, hatta yapılacaklar listesine bile almaya fırsat bulamadığımız ve yapsak inanılmaz mutlu olacağımız, bize, ruhumuza çok iyi geleceğini bildiğimiz şeyler yok mu?

Benim için var.

Ve eminim ki hepimiz için vardır.

"Bugün hayatımın son günü olsa, neleri yapmadığıma pişman olurdum acaba?" sorusuna vereceğimiz kim bilir  ne çok cevap var. Ve bunların çoğu da para pul istemeyen, kendisi minik, hazzı kocaman şeyler. "Vaktim yok, önce şunu yapmalıyım, eşim/sevgilim istemez, şundan sonra, bundan sonra yaparım..." kabuğunu kırıvermeye bakan şeyler.

Ve eğer bu kabuğu kırıp da yapabilirsek, hayatımızdaki herkes bir yana, sadece kendi içimizle, kendi ruhumuzla mutlu olup, bizi gerçekten dinlendirecek şeyler.

Hadi düşünün bakalım. Gözlerinizi kapayın, sürekli omzunuzda oturan ve kulağınıza: 

"Ee tabii milletin tuzu kuru! Onların vakti var. Paraları var. Onlar bekar. Onlar evli. Onlar rahat. Onların kendi işi. Onlar vurdumduymaz. Ben sorumluluk sahibiyim. Benim param yok. Benim vaktim yok. Benim param var ama vaktim yok. Benim vaktim var ama param yok. Şunum var ama bunum yok...." türevli önyargı ve bahane cümleleri fısıldayan o sinsi iç seslerinizi bir susturun. 

Ve şu basit cümleyi kuruverin:

"Yapmak isteyip de ertelediğim / yapamadığım ama aslında bal gibi de yapabileceğim neler var? Yapsam nasıl hissederim?"

Kimsenin maddi durumu, vakti, şusu busu eş değil evet ama herkesin mutlaka yapmak istediği ve üstelik ulaşabileceği halde kenara attığı, kısacası milyon bahane ile gündelik çemberinin dışına itiverdiği ve kaçırdığı mucizevi güzel şeyler vardır.

Bu soruya dürüstçe ve cesaretle cevap verebilmek; bence hayatlarımızı daha da güzel hale getirebilmek adına ve ne olursa olsun kendimiz için bir şeyler yapmanın hazzına ulaşmak adına ellerimizde tuttuğumuz en güçlü anahtar.

Çünkü biz gerçekten mutlu olmazsak, kimi, nasıl ve ne kadar mutlu edebiliriz ki?


Tüm kalbiniz ve ruhunuzla dinlenebildiğiniz günler dileğiyle.

16 Eylül 2020 Çarşamba

PANDEMİDE BODRUM: Ben ve Diğerleri



Çok tuhaf. Çok ilginç.

Hani bazı durumlar olur, şöyle bir durur, gözünü hafifçe kısar ve "Bu nasıl bir şey? Bu olanlar 'gerçekten' gerçek mi?" dersin ya, işte tam da öyle bir şey.

Ömrün boyunca aşina olduğun, alıştığın bir şeyi, bambaşka bir formda yaşıyor olmanın komikliği, inanılmazlığı ve tabii en çok da şaşkınlığı.

Mart ayından beri bunu, belki farklı şehirlerde, farklı koşullarda ama hepimiz yaşıyoruz. 

Ve ben, Mart - Ağustos arasındaki sıkı İstanbul karantinamdan sonra, bugün itibariyle tam bir aydır Bodrum'dayım. Şehirde bu acayip duruma bir nebze alıştıktan sonra, birden yine bu acayip durumun yazlık fazına geçiverdim. Peki, tüm bu süreçte, yazlık bir beldede yaşamak nasıl bir şey?

.. HER ŞEY AYNI, HER ŞEY FARKLI ..

Sokaklarıyla, deniziyle, doğası, havası, suyuyla, güzelim Bodrum... Benim kaçış noktam, her daim iyileşme, güçlenme, yenilenme, şarj olma yerim. 

Bodrum'da tatil, yani ruhumun, bedenimin, zihnimin 'rahatlama' durumu..

Ve içinde bulunduğumuz süreçle birleşerek, hemen beynimde beliren şu soru: 

"Tatilde rahatlık tam olarak nedir?"

Bir yıl boyunca görmediğin sevdiklerinle şöyle en kocamanından kucaklaşıp öpüşmek, burun buruna girip birbirine koca yılın havadislerini aktarmak saatlerce, bazen aynı şişeden bira içmek, "Ayy canım benim yaa nasıl özlemişimm" deyip, sohbetin ortasında şap diye tekrar öpüvermek mesela?

'Ayakkabı çıkarmak' diye bir kavramın olmadan eve dalıvermek, denizden döndüğün tuzlu giysilerinle duş öncesi kanepeye şöyle bir yarım saat yayılabilmek... 

Kumsalda yatarken yüz üstü uyuya kalmışsın, havlun sıyrılmış, çıplak yüzüne temas eden şezlongun izi yanaklarında belirmiş, buna tatlı tatlı gülüvermek mesela...

Elim nereye değdi diye pek de düşünmeden, çantandaki şeftaliyi çıkarıp iştahla mideye indirebilmek belki...

Koca bir kış boyunca çok özlediğin o sevdiğin mekanlara girmek, keyfince yayılıp yiyip içmek, minderlere özgürce gömülebilmek, upuzun saçların oraya buraya yayılırken, aynı fıstık tabağına ellerini daldırabilmek, kafanı arkadaşının omzuna yaslayabilmek, sonra gece geç vakit eve geldiğinde, "Amaan çok uykum var, sabah duş alırım..." deyip, cup yatağa atlayıp ikinci dakikada uykuya dalabilmek...

Çarşıda pazarda, sokaklarda, tüm kasların gevşemiş halde aheste aheste gezmek, istediğin her şeye dokunabilmek, yolda karşılaştığın arkadaşa,"Oo kimleri görüyorum!" diyerek sarılabilmek.. Sonra o kişiyle, "Hadi gel bir kahve içelim.." deyip, o öğlen kahvesini spontan şekilde akşam biralarına bağlayabilmek, nerede olduğunu, etrafında kaç kişi olduğunu, yan masaların sana ne kadar mesafede olduğunu aklına bile getirmeden, gamsızca sohbet edebilmek.

Bunlara alışmış olmak, bunları yıllardır hep yapıyor olmak, 

Ama artık asla yapamamak.

.. "PANDEMİDEYKEN..." ..

Haziran ayında geçilen yeni normal'deki yeni'nin, pek çok kişi için sadece bir kelimeden ibaret olduğunu, insanların nasıl da rahatça eski normallerine döndüğünü ve yeni olan tek şeyin mecburen takmak zorunda oldukları maskeler olduğunu dehşetle fark edenlerdenim.

Benim gibi olan çok kişi var (çok şükür) ama bizim zıddımız çok daha fazla kişi var, maalesef.

Geçerken görüyorum ki barlarda, kafelerde insanlar dip dibe, sarmaş dolaş, maske desen hak götüre. Olanın da ya çenede ya bilekte. Tamam yiyip içiyorsun, çıkaracaksın ama masalar neredeyse bitişik. 

Plajlarda, özellikle beach club'larda millet birbirine yapışık haldeymiş, bu sebeple pek çok club mühürlenmiş.

Sabah 11 gidiş, akşam 6 dönüş şeklinde her gün balkonumun önünden geçen tur tekneleri vıcık vıcık, üstelik dans edip göbek atan atana!

Markete paldır küldür maskesiz dalıp, uyaran görevlilere kafa tutan mı dersin, maskesiz şekilde yol tarifi sormaya çalışıp, ay dur yaklaşma dediğinde sana uzaylıymışsın gibi bakan mı dersin... Neler neler... Kimler kimler...

Bir de hayretle gözlemledim ki, insanlar, Mart - Haziran arası dönemden, "Pandemideyken..." diye söz ediyor sürekli.

"Pandemideyken hiç evden çıkmadım."

"Pandemide ben de ekmek yaptım..."

"Pandemide çok sıkıldım."

"Pandemide bilmem kaç kitap bitirdim..."

Gözlerim faltaşı gibi açılıyor bunu duyunca. 

"Bir dakika kardeşim, sen neden bahsediyorsun? Sözünü ettiğin şey karantina olmasın? Çünkü pandemi dediğin şey bitmedi! Hala içindeyiz, yaşıyoruz ve daha uzun bir süre de yaşayacağız!"

Evet, sanırım biz ve diğerleri arasındaki fark, işte tam da bu sürece olan bakış açısında saklı.

"Nereye gidersen git kafanı da yanında götürürsün." diye bir laf var. Doğru. Bodrum, her ne kadar benim için kafamı değiştirme, tazeleme, yenileme yeri olduysa da hep ve bu sene de pek çok açıdan bunu başarabildiysem de, konu pandemi, korona, tedbirler vs. gibi durumlara gelince, tam anlamıyla 'eski tas eski hamamım'.

Çünkü öyle olmak zorundayım. 

.. DELİ DİYORLAR BANA, DESİNLER DEĞİŞEMEM ..

Bodrum, mis kokan havasıyla, güzelim güneşiyle ruhumu sararken, denizin tadını içinde ve dışında tüm hücrelerimle çıkarırken, ayaklarımı yumuşacık kumlara gömerken, sayfalarca kitap bitirirken, sevdiklerimle çoğunlukla evlerde ve temassız hasret giderirken, adalara karşı biramı içip gevşeyip, moddan moda geçerken, dalga sesleriyle uyanıp, biricik balkonumda muhteşem sabah kahveleri eşliğinde yeni güne başlarken, karpuzlar kesip, patlıcanlar kızartırken, yani Bodrum'umu, evimi ve tatilimi tam da istediğim gibi içime çeke çeke yaşayıp, yenilenip dinlenirken, bir de yeni ve üstelik çok hoş kokan;) bir "sevgili" edindim kendime, hep yanımda, hep benimle el ele, nereye gitsem hep benimle birlikte:

Canım, biricik aşkım, kolonya şişesi!

Cep telefonumu, anahtarımı vs.. evde unutabilirim, hatta kendimi bile unutabilirim belki ama onu asla!

Sıkı bir dost, sadık sevgili gibi ayrılmaz bir parçam her daim.

Dışarıda bir şey içmem gerekse, şişesine, bardağına kolonya banyosu yaptırıyorum öncesinde. Öyle ki, biraların, kahvelerin ilk bir iki yudumunun tadının 'kolonyalı' olmasına resmen alıştım. :) Masaları siliyorum, garsonlar deliymişim gibi bakıyorlar. 

Kolonya zaten çantamda değil, elimde geziyor, bir yere dokunduğum anda hoop sürüyorum hemen. Bu iş sadece kendimle de sınırlı kalmıyor, yanımdaki kişilerin de peşinde despot bir zabıta gibi geziyorum, ver bakiim elini, şşt dokunma oraya, bak şunu bunu elledin, uzat elini kolonya dökücem. 

Eve girerken terliklerimi değiştiriyorum, dışarıdan gelenlerin ayaklarını çoğunlukla çamaşır sulu viledayla siliyorum, yapamıyorsam, arkalarından yerleri siliyorum.

Dışarıda giydiğim elbiseyi eve gelir gelmez makineye atıyorum. Sırf bunu yapacağımı bildiğim için, normalinden üç kat fazla elbise getirdim yanımda. 

Artık iyice uzamış olan ve dışarıda rüzgarla savrulup oraya buraya değen saçlarımı yıkamadan asla yastığa başımı koymuyorum. Zaten her medeni insan gibi yaz-kış her gün duşunu alan bir kişiyken, artık duş kabinim evimin daha da bir gözde noktası haline geldi, kaç kere girip çıktığımı sayamıyorum. Su faturası bu yaz kaç gelecek merak içindeyim. :)

Bazen duşumu aldıktan sonra, gün batımında buz gibi biramı kapıp aşağıya, iskeleye iniyorum. Ayaklarımı denize sarkıtıp, tarifsiz güzellikte, romantik bir zaman dilimi geçiriyorum orada tek başıma, adeta başka bir boyuta geçip dünyayı unutuyorum bir süreliğine, ama eve dönünce iskeleyle temas etmiş olan bacaklarımı yıkamayı asla unutmuyorum!


Dışarıdan gelen gıda paketlerini, dışarıda kullandığım güneş gözlüğümü, kulaklığımı, telefonumu vs..  'hala' dezenfekte ettiğimi söylememe gerek yoktur herhalde...

İnsanlar, hatta yakınlarım bile gülüyorlar bana bazen, 

"Ay Eylül! O kadar da değil ya.." diyorlar... "Abartıyorsun..."

Hayır, o kadar da!

Benim için, hala, o kadar da!

Çünkü ben kendimi tanıyorum, bir yerinden salıp gevşersem, çorap söküğü gibi gider. Pek kişide  -maalesef - olduğu üzere.

Üstelik çok rahatım. Hani dedim ya yazının başında, "Rahatlık tam olarak nedir?" diye. İşte tam da bunu yaşıyorum, dengeyi buldum.

"Bodrum'dayım yahu, tatilde bunlarla uğraşmak zorunda mıyım?!" diye isyan etmiyorum, çok alıştım. Çok mutlu ve huzurluyum. 

Eski senelerdekiyle aynı dinlenme, gevşeme, yenilenme, tazelenme hissini yaşıyorum bu sene de burada. Hatta belki, çok daha güzelini ve derinini. (Eh malum, İstanbul karantinasından çıkıp gelmek!) 

Evet çok şey değişti, şartlarımız, hareket alanımız, kararlarımız, özgürlüklerimiz, bir adımı atarken kaç kere düşüneceğimiz, o adımları atış şeklimiz çok başka artık. Ama şikayetçi değilim. Şikayetçi olmak, dertlenmek, dır dır etmek gibi bir lüksüm yok. Hiçbirimizin yok.

İnsanlar ölüyor. 

Tanıdığımız insanları kaybetmeye başladık koronadan.

Sağlık çalışanları ölüyor, hemşireler, doktorlar ölüyorlar. Bizim için.

Ve yarın kimin öleceği hiç belli değil.

Hal böyle olunca ve her şeyi bir kenara bırakırsak, tatil gerçekten nedir?

İpini koparır gibi gevşeyerek ve var olan gerçekleri hiçe sayarak rahatlama hali mi,

yoksa içinin, ruhunun tamamen rahat olması hali midir?

Benim içim çok rahat. Elimden geleni yapıyorum, üstelik gocunmadan.

Beni geren, tedirgin ve rahatsız eden tek şey, 'diğerleri'...

Bana deliymişim gibi bakan, "Pandemideyken..." diyenler.

Benim başım sacece onlarla dertte, maalesef.


Ve herkesin, "Pandemideyiz" diyebildiği, buna alışıp, uyumlandığı, birbirine saygı duyup koruduğu ve aynı zamanda huzur ve mutlulukla yaşadığı günlerin gelmesini diliyorum...

12 Eylül 2020 Cumartesi

İYİ Kİ, İYİ Kİ!

 


















Hayatım boyunca ve özellikle de son yıllarda keşke'ler ve iyi ki'leri o kadar çok sorguladım ki.

Tüm bu sorgulamalar beni keşke'si az, iyi ki'si bol bir hayat sürme isteğine itti. Diğer yandan, yaşadığım -benim elimde olan ya da olmayan - pek çok keşke, en kafamı duvara vurduran cinsi bile, ne oldu etti, günün birinde bir iyi ki'ye dönüştü.

İşte o zaman iyice anladım ve taa içimde hissettim ki, hayatta yaşanan her şeyin mutlaka bir anlamı, sürecimiz içinde bir önemi var.

Tabii burada çok ince bir çizgi de var. "Ne istersem yapayım yaa, bugün keşke de desem yarın nasılsa bir şekilde iyi ki'ye döner, peh" gibi savsak bir zihin yapısına giriverirsen yandın. Çünkü onun da sonu yok, kendine saygın bitti mi geriye ne kalır? 

İşte bu 'denge' üzerine düşünüp duruyorum uzun zamandır.

Son bir yılıma dönüp bakıyorum, tam da bugün.

İnanılmazdı.

Tuhaf, matrak, sancılı, eğlenceli, sıcacık, hüzünlü, coşkulu, hızlı, yavaş...

Hem çok duran, hem de çok yaşayan koca bir yıl. Tam bir tezatlar silsilesi.

Çılgınlar gibi yazdığım (kendi kendime), bazen aşırı keyifle, bazen stresten saçlarımı yolarak çalıştığım, bir o kadar da yayılıp keyif yaptığım, çiçekler büyüttüğüm, bulutlara kadeh kaldırdığım, hayaller kurduğum, muhteşem müziklere, mum ışıklarına doyduğum günler...

Dostlarımla inanılmaz keyifli zamanlar geçirirken, birden pat diye onlarsız kaldığım (malum pandemi), sevdiklerime yumuş yumuş sokulabilirken, bir anda, dokunmak nedir unuttuğum (malum, yine pandemi), sakin, huzurlu ve mantıklı bir günün ardından, ertesi gün popomun üstünde otururken bile ortalığı birbirine katabildiğim zamanlar...

Bir sabah aynada kendime gurur ve mutlulukla bakarken, başka bir sabah, "Ne yaptın kızım, yuh!" diye aynaya kafa atmak istediğim bir acayip süreç...

Çok kızdığım, sevinçten havalara uçtuğum, çok korktuğum, çok derinden sevdiğim, çok üzülüp, bir o kadar da mutlu olduğum bir tuhaf sene, bir ilginç yaş!

Gülmeme engel olamıyorum şu anda, zamanında en sinirimi bozan şeylere bile gülesim geliyor,  her şey film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor.

Çünkü bugün benim için her zaman hayatımın en özel günü, bandı şöyle bir geriye sarıp, son bir yılımın filmini yeniden izleme günüm. 

Çünkü bugün, benim doğum günüm. 

Ve tabii yine gerilere gerilere gittim, hala da gidiyorum. 

"Hey Allah'ın salağı seniii..." dediğim şeylerle, "Aferin kızım sana!" dediklerim birbirine karışıveriyor yine.

Yeniden gülüyorum.

Yaşadığım her şeye çok içten teşekkür ediyorum. İyi, kötü her şeye.

Ve yine olumlu ya da olumsuz, hayatıma bir şekilde girmiş, çıkmış, beni bir şekilde etkilemiş herkese de çok çok teşekkür ediyorum, minnettarım.

Ve artık biliyorum, çok ama çok iyi biliyorum ki, hayatımdaki en büyük iyi ki'im, şimdi ve daima, benim!

Çok ciddi ve radikal kararlar aldığım ve gerçek bir yeni dönemin eşiğinden heyecanla geçiyor olduğum şu günlerde, belki de şunca yıllık ömrünün en önemli doğum gününde yine aynaya bakıyorum, yüzümde muzip bir hal, tatlı tatlı diyorum ki kendime:

İyi ki doğmuşsun seni sıpa! 

İyi ki varsın! 

Çok mutlu ol, hayallerinin bile ötesinde mutlu ol!

Ve her şeyin başında, hep ama hep, kendin ol! 



11 Eylül 2020 Cuma

İskele, Elvis ve Sihir...

Bu yazıyı yazmaya defalarca niyetlendim.

Tam zamanında, tam anında..

Ve hep vazgeçtim.

Çünkü o "an" beni hep durdurdu...

Dedi ki bana: "Hayır Eylül, sakın... Buradasın ve beni yaşa. Lütfen... Sadece beni yaşa."

Ben de öyle yaptım. 

Günlerce, akşamlarca. 

Dalgalarca, adalarca ve yıldızlarca...

.. HADİ ..

Ama bende bir huy var. 

Yazacağım. 

İlla ki yazacağım. Yaşadığımı, hissettiğimi, gördüğümü, her şeyi,her bir şeyi...

Bu nedenledir ki, hayatımın son aylarında yazıp da biriktirdiğim defterler bir kule oldu. Nefes aldığım her an, her duygum, attığım her adım satırlarla buluştu, kalemler yetmedi bana, yazdım da yazdım, yazdım da yazdım...

Ve, 

Yirmi altı gün önce Bodrum'a geldim.

Burada fark ettim ki, bu yirmi altı günde sadece yedi defter sayfası doldurmuşum. Yedi. Sadece yedi sayfacık...

Kocaman bir gülümseme yayıldı yüzüme.

Evet ben yazmayı deli gibi seviyorum, her şeyimi kağıtlara döküyorum, ama bu yedi sayfa bana şunu sordurdu: "Acaba, yaşamaya mı başlamıştım?..."

.. It's Now or Never ..

Beni tanıyanlar çok iyi bilirler ki, benim o minicik Bodrum evim çok özeldir. Özellikle de balkonum. Ben o balkonda, saksıdan bozma koltuğuma yerleştiğim anda dünya durur. Karşımda adalar, ayağımın altında deniz, fışır fışır salınan ağaç dalları ile ben, bambaşka bir boyuta geçerim. Şehir biter, koşturmaca biter, kötü olan, can sıkan her şey biter. 

Puff... 

Bambaşka bir gerçeklik başlayıverir.

Ve bu sene de, balkonumda aynı hissi yaşadım, hiç şaşırmayarak.

Sonra bir gün, biramı alıp kumsala indim. Ki bu, daha önce de çokça yaptığım bir şeydi, yine yaptım, yaşadığım keyfe yine hiç şaşırmadım.

Biramdan biraz içip, akşam üzeri denize girdim, çıkıp şöyle bir kurulandım havluyla. Saçlarımdan omuzlarıma dökülen o güzelim tuzlu sulara şükrettim yine, o kadar beklemiş ve özlemiştim ki, kaçıncıyı yaşarsam yaşayayım, tadını çıkarmalıydım.

Sonra, ben şezlongda elimde biramla, kulağımda müziğimle gevşemişken, güneş battı. El salladım ona her akşamki gibi... "Harika bir yeni güne doğ canım güneşim, seni çok seviyorum..." dedim, yine, yeniden.

Ve güneşin gidişinin ardından, kumsaldan da herkes çekildi, tek kaldım. 

Hadi dedim, iskeleye oturayım. Ayaklarımı denize sarkıtayım, orada devam edeyim birama, keyfime... Şu birayı içer, evime çıkarım.

Çıkamadım.

Çıkamadım... Orada kala kaldım.

Tahta iskelenin üstünde, sağım, solum, karşım, her bir yanım deniz, adalar, an be an pembeleşen bir acayip gökyüzü, popomun altından arada pat pat vuran kocaman dalgalar, yelkenlerini tatlı tatlı şişirmiş adaların önünden geçen tekneler, kimse yok, dalgalardan başka ses yok, parmak uçlarıma sıçrayan sudan, omuzlarıma değen, saçlarımı uçuşturan tatlı esintiden başka bir dokunuş yok, derken bir anda  kulağıma ve tüm hücrelerime Elvis'in sesi doldu...

Ve ben, ne olduğumu şaşırdım.

Nerede olduğumu, neden burada olduğumu, ne hissettiğimi, her şeyi şaşırdım. 

Bu nasıl bir şeydi, burası nasıl bir yerdi, tüm bu anlar gerçek miydi?

"It's now or never..." diyordu Elvis'im.. 

"Ya şimdi ya asla."

"Gel bana sıkıca sarıl. Öp beni sevgilim... Bu gece benim ol... Yarın çok geç olacak. Ya şimdi ya asla, aşkım beklemeyecek."

Tüm bu olağanüstü güzel cümleler kafamın içine dolmuşken, bu kadife sesli muhteşem adam bu şarkıyı bir sevgili için söylerken, o an sadece şunu düşündüm: 

"Bu 'an' çok güzel... Bu an nasıl da olağanüstü güzel. Nasıl sihirli bir an bu, ah Allahım... Neden bu kadar güzel?!"

Sevdiğim, nefret ettiğim, kızdığım, coştuğum, şu ya da bu şekilde duygusal olarak bana dokunan her şey, herkes bir yana, bu nasıl tarifsiz güzellikte bir andır böyle.... Her şey nasıl da bu kadar anlamsız ve nasıl da bu kadar anlamlı olabiliyor aynı anda? 

Nasıl olabiliyor?

İçimden bir şeyler, çok ama çok şeyler süzülüyor, akıyor gidiyor, ben eriyorum.  O 'anla' eriyorum, o anın içinde eriyorum...

Bunun alkolle ilgisi yok, şarhoş değilim, iki bira içmişim sadece, nasıl sarhoş olayım... O tahtanın üstünde, o koca dalgalar bacaklarımın altına altına vururken, pembe gökyüzü yerini hafifçe karanlığa bırakırken, "Eylül.." diyorum, "Bunu iliklerinde hisset, çünkü bunu bir daha yaşamayacaksın..."

Ve bu, hayatımın en tatlı, en keyifli yanılgısı oluyor...

.. Can't Help Falling in Love with You ..

Ertesi akşam yine kumsaldayım... Denize girip çıkıyorum, güneş batıyor, el sallayarak uğurluyorum  ve iskeleye  geçiyorum. Normalim, yine Elvis açıyorum, hayat güzel, ortam güzel, her şey normal... Özel bir durum yok.

Derken, adaların üzerindeki gök pembeleşirken, yine aynı his geliyor. Tuhaf bir his.

 Aşırı lezzetli yiyeceklere "orgazmik" diyen arkadaşlarıma niyeyse sinir olurdum bunca zamandır ama işte tam da öyle bir his bu, "işte geliyor..." hissi...

Ve başlıyor. 

Kopuyorum. 

Kulağımda Elvis tatlı tatlı şarkısını söylerken ben, yine baka kalıyorum... Denize sarkmış olan bacaklarımı hissetmiyorum, ellerimi, kollarımı hissetmiyorum, saçlarım uçuşuyor, burnumu gıdıklıyor, hissetmiyorum, sadece bakıyorum, ve içimden bir şeyler akıyor, akıyor...

Elvis yine It's now or never, demiş, ve ardından, "Can't Help Falling in Love" başlamış...

"Elimde değil, sana aşık oluyorum..."

Aşık mıyım ben? 

Bunu soruyorum kendime o an... 

Evet, aşığım. 

Hem de tüm kalbimle... Özlüyor muyum onu? Ah, hem de nasıl, nasıl, nasıl... 

Peki şu an iliklerimde hissettiğim duygu, sadece bu mu, sadece aşk mı, sadece ona mı?

Hayır, hayır...  Değil...

Bu ana aşığım ben şu anda, bu ana... 

Bu olağanüstü manzaraya, şu geçen tekne var ya hani, adaların önünden süzülerek geçen, ona aşığım ben, tam şu anda üzerimde yarattığı o özgürlük hissine, ona bakıyor olmanın güzelliğine, onun da bana, o iskeledeki yalnız kadına bakıyor olmasının güzelliğine, aşığım.... Saçlarımdan burnuma dolan tuz kokusuna, uçuşan pareoma, ayaklarımı ürperten serin suya, aşığım, tam da o anda....

Ve o anda, pembe gökyüzü, tatlı bir griye dönüyor....

.. Love Me Tender ..

Başka bir akşam, yine iskeledeyim...Yine herkes gitmiş, bir ben kalmışım... 

Anlamıyorum ki nereye gidiyorsunuz, neden gidiyorsunuz? Güneş battı diye mi gidiyorsunuz? Yemek yemeye mi gidiyorsunuz? Halbuki en güzel anlar şimdi başlıyor, tam da şimdi başlıyor, ah bir anlasanız... Neden gidiyordunuz?!

Ayaklarım aşağıda, Elvis başlıyor yine, it's now or never, tekneler geçiyor, gök pespembe, Elvis devam ediyor, Can't Help Falling in Love with You... Dalgalar daha bir coştu, ayaklarımı yalıyor, ürperiyorum, iskele sallanıyor, acaba kocaman bir dalga gelir de beni içine alır mı diyorum, bir an korkuyorum, sonra yine karşıya, adalara bakıyorum, "Amaan alırsa alsın, ne olur ki" diyorum....

Elvis, Love Me Tender diyor... Beni nazikçe sev... 

Hava kararmaya başlamış...

Canım hayat, diyorum, bak ben seni çok sevdim, seviyorum, hep de seveceğim biliyorsun..

Lütfen sen de beni sevmeye devam et. Biliyorum arada anlaşamadığımız oluyor, bana dersler vermeye çalışıyorsun, ben de az cadı değilim, tamam, hepsi de kabulüm ama bak nasıl da bir masal yaşatıyorsun bana şu anda... Çok deriden minnettarım sana... Doğan ne güzel, denizin, bulutların ne güzel... Hayal gibi ama şu an bana yaşattığın bu gerçek ne güzel, ne büyülü, onları çok seviyorum, canım hayatım, seni çok seviyorum, ben her şeyle savaşırım, savaşacağım, yeter ki bu sihiri bana bırak ve bana iyi davranmaya çalış.... Beni nazikçe sev ne olur....

Sen, beni nazikçe sev...


Ve o minik yıldız geliyor...


.. Are You Lonesome Tonight? ..

Akşamlarca indim iskeleye.

İki, hadi bilemedin üç biramı içtim, o muhteşem sihre bulandım, içinde olduğum anın güzelliğine inanamayarak orada kaldım, kaldım, kaldım.. Bu anları yazmalıyım dedim her defasında, bunu yazmayacağım da neyi yazacağım Allah aşkına?

Ve hiç yazamadım. Sadece anı yaşadım, sonra pılımı pırtımı toplayıp yukarı çıktım, duşumu alıp, yemeğimi yiyip, kitabımı okuyup, uyudum gitti...

Ta ki bu akşama kadar.

Bu akşam - ve bugün - denize girmedim.

Evde, derslerimle ilgili raporlarımı yazdım, duş aldım, havlum üstümde, buz gibi bir bira açtım, güzel bir müzik koydum, kendi kendime keyif yapmaya başladım... 

Biraz, uçuşan perdeler altında yatağa serilip hayallere dalma, biraz kendi kendi kendime dans, biraz gevşeme...  Sonra baktım canım güneşim adaların üstünden batmak üzere... Hadi Eylül dedim, koş! Koş koş koş!

Üstüme bir pareo sarınıp, bir birayı soğutucu çantaya, diğerini hasır çantaya atıp, telefonu, defteri, kalemi toparlayıp, hooop aşağıya!

Daha sahile inip  ayaklarımın kuma değdiği anda, battı güneşim, adanın üzerinden kayboluverdi, sarsakça elimi sallayabildim anca... 

"Hoşçakal, harika bir yeni güne doğ..."


Bu sefer tuz değil, şampuan kokan saçlarımla oturdum iskeleye... Ne fark eder, ha tuz, ha şampuan, sonuçta o saçlar yine alayına isyan ederek uçuşmayacak mıydı... Uçuştu...

Ve tabii ki, Elvis geldi, Are You Lonesome Tonight, kulağımda...

Hava kararmaya yüz tutarken, ilk yıldız belirdi... 

Kocaman, pembe-gri göğün ilk minik yıldızı... İlk hep o geliverir zaten, narin, cılız, ama ilk.... "Hoşgeldin sevgilim..." dedim, her akşamki gibi. O da eminim cevap vermiştir bana kendince, ama tabii ki ben yine anlayamadım...

Sonra daha irice, ikincisi geldi., azıcık tepeme.. "Hoşheldin dostum.." dedim ona da. Göz kırpar gibi yaptı o da.


Elvis, "Are you lonesome tonight?" diyordu..

"Bu gece yalnız mısın?"

Hava tamamen karardı, altımdaki dalgalar iyice  haşinleşti sanki, iskele daha bir sert vuruyor altımdan, adalar görünmez oldu... Aynı hazzı, en ama en içimde yaşıyorum, yine...

Ve Elvis hala soruyor bana: 

- Bu gece yalnız mısın? 

- Canım Elvis, diyorum, evet, bak tek başımayım şu anda... Ama sence, gerçekten yalnız mıyım?      

.

.

.

Kafamı kaldırıyorum, adalar yok olmuş. 

Gökyüzü kapkara, pek sevgili cılız yıldızıma eşlikçi onlarca yıldız belirmiş...  Dalgalar daha da haşin vuruyor altımdan.

Kalkıyorum, eve doğru, merdivenleri çıkıyorum...

Bu sefer saçlarımı gece rüzgarı uçuşturuyor.

Ben, geceleri de çok seviyorum.


14 Ağustos 2020 Cuma

BALKONDA...







Masa hatta sandalye altlarına gizlenip saatlerce oyunlar oynayabilen, çimenin, çiçeğin içinde tepişe tepişe büyüyen, ağaç tepelerinden inmeyen, teknolojiden tamamen uzak, bulduğu her kuytuyu kendi fantastik diyarına çevirebilen bir neslin çocuğu olmaktan mıdır bilmem, küçük-büyük her ortamı kendi özel dünyama çevirmeyi çok seviyorum.
Diğer yandan tam bir açık hava delisiyim. Kendimi bildim bileli, gittiğim her mekanda, mevsim ne olursa olsun mümkünse ortamın dış kısmında oturmayı, havanın kokusunu içime çekmeyi,rüzgarı hissetmeyi, geçen bulutları seyretmeyi çok seviyorum.

İşte bu nedenledir ki, şehrin göbeğindeki evimin minik balkonu, aylardır tüm dünyam oldu.

.. NE OLUYORUZ? HAYIRDIR? ..

Mart ayında dört günlüğüne Bodrum'a gittim. Çünkü, 'o günler' benim için oldukça can sıkıcı bir durumun yıldönümüydü, kesinlikle İstanbul'da kalmak istemedim ve tabiri caizse, Bodrum'a kaçtım. Dört günlük kaçamak ne kadar iyi gelebilirse o kadar iyi geldi ve 'Birkaç aya görüşmek üzere' diyerek evimin kapısını kapayıp çıktığım gün, korona vaka 01 ilan edildi ve kendimi İstanbul'da buldum.

Şaşırdım mı? Hayır. Geleceği belliydi. Korktum mu? Bilemiyorum. Çünkü evet geleceği vardı ama göreceklerimizden haberdar değildik henüz.

İstanbul'a dönüşümü takip eden birkaç gün, hepimizin televizyonlara, sosyal medyaya yapıştığı, vaka 3 olmuş, 5 olmuş diye şaşkınlık içinde bakakaldığımız bir acayip zaman dilimi oldu.
Derken, bir anda okullar kapatıldı. Hocası olduğum üniversitenin rektörlüğünden mail kutuma düşen ve "Örgün eğitim sona ermiştir..." yazan o mail, o cümle, tam anlamıyla 'tüylerimi diken diken eden' şey oldu. 

"Örgün eğitim sona ermiştir..."

Eyvah. Durum çok ciddi galiba. Gerçekten çok ciddi.

Ve işte o acayip süreç, kaos, endişe ve her türlü duygu ve bunlara tezat sakinlik hali, benim için o mailden sonra başladı.

.. HEPİMİZ GURUYUZ, HEPİMİZ ERMİŞ ..

Aylar süren karantina sürecinde cidden delirenler oldu. Tersine, vaktini her zamankinden daha verimli geçirip, hayatın anlamını keşfedenler de...Diğer yandan sanırım çoğumuzun ortak düşüncesi şuydu: 
"Ah sağlık... Ah özgülük.. Sen ne kadar önemliymişsin..."  
Ve yine ortak duygu durumu ise sanırım dehşet içinde bir şaşkınlık ve kafalardaki soru:
"Bu nasıl oldu yahu? Biz bunu gerçekten yaşıyor muyuz?"

İşte benim pek çok kişiye nazaran bir nebze yumuşak atlatabildiğim de buydu. Çünkü hayatımın son bir buçuk senesinde hiçbir şey öğrenmediysem de kafama kazınan tek bir  şey vardı: 
"Hayatta her şey olabilir. Her şey. Bir anda her şey senin elinde olmadan iyi / kötü yönde ama inanılmaz radikal şekilde değişebilir. Tuttuğunu sandığın o ipler var ya, aslında onların çoğu senin elinde bile değil. Senin olduğunu sandığın pek çok şey aslında hiçbir zaman öyle olmamış. O yüzden, rahat ol."

İşte bu yüzdendir ki, o karantinalar, yasaklar geldiğinde, gündelik, sosyal ve hatta işsel hayat düzenimiz bizim irademiz dışında pat diye değişiverdiğinde, ben, buna bir şekilde HAZIRLIKLIYDIM.

.. GERÇEKTEN NEREDEYİM? ..

Bu demek değil ki pek çok şeyi aşmışım. (Bunu yazarken bile güldüm şu anda.) Hatta belki yanına bile yaklaşamıyordum o aşmışlık durumunun. Ama bu yeni düzeni kabullenişim daha kolay oldu diyeyim. Sonrasında okulum, öğrencilerim, tüm işim bir nevi evime taşındı. Herkese olduğu gibi. Ve ben bunların dışında kalan tüm hayatımı ise, balkonuma taşıdım..

Defterlerimi, kitaplarımı, bitkilerimi, çayımı, kahvemi, şarabımı, boyalarımı, mumlarımı, battaniyemi ve tüm bu fiziksel şeylerle birlikte, aklımı, fikrimi, kalbimi, her şeyimi.

Dışarı çıkamıyordum, dostlarımı göremiyordum, denize çarşı ince belliden bir çay içemiyordum, vapura binemiyor, canım çarşıya inemiyor, kitapçıları gezemiyor, 'birkaç aya görüşürüz' diye vedalaştığım Bodrum'uma gidemiyor, ayaklarımı kumlara gömemiyor, buz gibi sahil biraları içemiyor, yürüyüşe bile çıkamıyor ama tüm bunları deliler gibi özlüyordum.
Ve şunu dedim kendime, "Sen onlara gidemiyorsan, onlar sana gelsin."

.. BULUT DELİSİ ACEMİ BOTANİKÇİ ..

İşte o noktadan sonra balkonum, özlediğim her şeyi yaşamaya ve yaşatmaya çalıştığım bir 'yeni dünya' haline geldi. Evet karşımda koca koca beton binalar vardı. Ama kulağımda dönüp duran müzikler sayesinde onları denizmiş, adalarmış gibi hissedebildim zaman zaman. Domatesimin üstüne eşlik eden yaş fesleğen ve mis gibi zeytinyağı, gözlerimi kapadığımda pek tabii beni Ege'de bahçeye kurulmuş bir kahvaltı sofrasına götürebiliyordu. 

Sokağa çıkma yasağı günlerindeki sessizlik ve o sessizliğin içinde tepemde dönüp duran güzelim kuşlar ve onların ötüşleri sayesinde, İstanbul'un en işlek semtimde bile kendimi köyde, kasabada gibi hissedebiliyordum. Üstelik hava da temizdi, mis gibi kokuyordu. Ve bulutlar, seyretmeye asla doyamayacağım o güzel bulutlar beni hem sakinleştiriyor, hem de onlara dalmak aslında nerede olduğumu unutturuyordu.

Ve, ömrü boyunca hiçbir çiçeği, bitkiyi yaşatmayı becerememiş ve bu duruma hep çok üzülen ben, küçük çapta bir bahçeye çevirdim balkonumu. 

Sebze fideleri aldım büyüttüm, dallardan o naneleri, kekikleri, biberleri her koparışımda yine kendimi bir yaz bahçesinde gibi hissettim..  Kaktüs ve sukulentler aldım, onların büyümesini, minik yavrular vermesini keyifle seyrettim. Pek çok kişi bana arka taraflarıyla gülerken, kimliği belirsiz hiçbir yabani otu söküp atmadım, ya olduğu yerde bıraktım, ya başka yere diktim. Sonra, herkesçe gereksiz görülen o otlar da büyüyüp çiçek açtığında, o çiçeklere bakıp, mutluluktan ağlayan da yine ben oldum.

Bir yasemin aldım. Hayatta en sevdiğim çiçek. Ve ben haftalarca onun güzelim kokusu ile, saç baş karışık, yalınayak, dalga sesleriyle uyanılan miskin Bodrum sabahlarına, akşamüstü tatlı kumsal uyuklamalarına, tenimdeki deniz tuzunun keyfine, buz gibi rakılı sofralara, buram buram yasemin kokan o tutkulu, yıldızlı, sıcak, insanın içine işleyen yaz gecelerine akıverdim. O koku ile bir şekilde İstanbul'da Ege'me kavuştum.

.. YAZA YAZA...  ..

Ve deliler gibi yazdım. Sürekli. O kadar ki, elinden normalde kitap düşmeyen biri olarak, okuma hızım çok yavaşladı. Yazdım da yazdım. Ve şunu dediğimi hatırlıyorum: 
"Ne makarnası, pirinci yahu. Benim kalem stoklamam lazım, kalem!"

Kaç defter bitirdiğimi sayamıyorum bile. Etrafımda hayat durmuşken ve sonra tekrar hafiften hareketlenmeye başlamışken ve daha da sonra yeni normal gelmişken bile, kendi yarattığım yeşilliğin içinde, tepemden bulutlar geçerken, mis gibi açık havayı içime çekerken, arada saçlarım rüzgarla uçuşup gözüme girerken, kulağımda her daim müzik,  ben sadece yazdım.

Hikayeler değil, kurgular değil, sadece içimden gelen her şeyi, özellikle hayatımın son bir buçuk senesini, içinde bulunduğum o günü, tüm karmaşalarımı, korkularımı, umutlarımı, duygularımı, tezatlarımı, dikenlerimi, çiçeklerimi, özlemlerimi, aklarımı, karalarımı döktüm de döktüm o defterlere. 

Rahatladım mı bu yolla? Evet.
Daha da mı doldum bu yolla? Yine evet.

.. NORMAL DERKEN? ..

Kendiyle baş başa kalabilen, kendi dünyasını yaratabilen, asla sıkılmayan bir insan oluşumla hep gurur duymuştum bu zamana kadar. Ve bu, beni çokça kurtardı da pandemi sürecinde. Ama diğer yandan ben, sevdikleriyle vakit geçirmeyi, dostlarıyla yüz yüze uzun uzun sohbet edebilmeyi seven, ama en önemlisi bundan beslenen bir insanmışım. 'Mışım' diyorum, çünkü evet bunu zaten biliyordum ama bunun yokluğunun aslında beni nasıl darlayacağını tam da bilmiyormuşum açıkçası.

Yeni normal başladığında ve millet hurraa sokaklara dökülüp sosyalleşmeye başladığında dahi, ben, ailem ve özlediğim tüm dostlarım "Hayır" dedik. "Biz hem kendimiz, hem başkaları adına, bu riske giremeyiz." Ve yeni dönemi reddedip, mümkün olduğunca karantinamıza devam ettik.

Ama... Herkes içerideyken içeride olmak kolay. Herkes dışarıdayken? Bir yanın diyor ki:

"Sizi gidi sorumsuzlar! Sizi gidi benciller! Siz ipinizi koparmış gibi ortalıklara saçılıp birbirinizi yalamaya başlayasınız diye mi çektik onca sıkıntıyı?! Sizin yüzünüzden gelecek kim bilir kaç dalga daha!"

Bir yanın da sadece şunu fısıldıyor, içten içe: 

"Özlüyorum..."

Biricik balkonumdayım evet ama büyüyen bitkilerimin, mis kokan çiçeklerimin oluşturduğu o güzel ortamı ailem ve dostlarımla paylaşmak istiyorum. "Hoşgeldiniiiiiz!" diyerek kapımı açabileyim, şu tahta masanın etrafına dizilip belki sabaha kadar eften püften konuşup, gerekli gereksiz kahkahalar atıp, şarkılar söyleyelim istiyorum. Kızlarla arada mutfağa kaçıp, güncel hallerimiz üstüne, sanki atomu parçalarcasına ciddiyetle ahkamlar keselim istiyorum. "Eylül amaaan sen de!" desinler bana ve bunu derken de sarılsınlar istiyorum. Buz gibi roze kadehimi, çınn diye başka kadehlere değdirmek istiyorum.

Ve bunları yapamamak, normal değil. Yapmak ise tehlikeli. Hadi bakalım, buyur buradan yak.

Zaten hayatım bir dönüm noktasında, kafam karmakarışık, duygularım allak bullak. Unutmam ve yeniden hatırlamam gerekenler, bitirmem ve başlamam gerekenler var, seçmem gereken yeni yollar, vermem gereken gerçekten büyük kararlar var. Belki de hayatımda hiç olmadığı kadar, bir şeyleri yoluna koymam gerekliliği var. 

Peki ben ne yapıyorum?

Yazıyorum, yazıyorum, biraz çalışıyorum, müzik dinliyorum, hayaller kuruyorum, içiyorum, yine yazıyorum, biraz daha çalışıyorum, bitkilerimi büyütüyorum, balkonda...

Planlar yapıyorum, kararlar veriyorum, çoğunu unutuyorum ya da başlayamıyorum, yenilerini yapıyor ve yine sallıyorum, balkonda...

Mutlu oluyorum, üzülüyorum, korkuyorum, coşuyorum, balkonda...

Bazen dağılıp, bazen toparlanıyorum. Ki bu hepimiz için normal, en azından bu süreçte.

Ama, bir gün geliyor, bir şey oluyor ve "Aman Allahım bu nasıl olabildi??" diyorum. "Nasıl?!" 
İşte o zaman paramparça oluyorum.

İşte o an anlıyorum ki, 
"Bu normal değil. Hiç değil."

Evet, bitkiler henüz benimle konuşmaya başlamadı (çok şükür) ama ben aynaya baktığımda "Neler oluyor Eylül? Bu ne hal?" demeye başladım, ve belki de en büyük şükür, buna.

Ve şimdi, son aylarımı her türlü duygu haliyle geçirdiğim balkonuma hem fiziken, hem manen uzunca bir süre için veda etmek üzereyken şunu diyorum: 

"Sen bu değilsin. Sen bundan çok daha güzelisin, hep öyle oldun, onu yeniden hatırla, bul, çıkart, tozunu al, hayatının baş köşesine yerleştir ve onu çok sev. 
Ve YAŞA. Sorumsuzca ve tedbirsizce değil ama çık dışarı ve yaşa. 
Becerebildiğince normale dön, mutlu ol, sev, sevil, sarıl, dans et, dalgalarla seviş, rüzgarlarla coş... Her zaman dokunamasan bile, gerçek insanların gerçek gözlerinin içine bak... Bu fanustan çık artık ve gerçekten gülümsemeye başla."

Biliyorum ki her şey bir süreç. İyi kötü başına gelen, iyi kötü yaptığın, sana yapılan her şeyin bir anlamı, hayat içinde bir yeri var. Yıllar önce şunu yazmıştım Instagram'da:

"Olanları, dert kefesine mi koymayı seçeceksin, ders kefesine mi?"

Bugün, pek çok şeyi unutmak, bitirmek ve  çok daha güzellerini yazmak için yola çıkmak üzereyken, ne olursa olsun, sadece teşekkür edebiliyorum.

Hayata. Tüm sıkıntı ve acılara. Minik ya da kocaman tüm mutluluklara. Doğrularıma ve yanlışlarıma. Sevdiğim, sevmediğim, aşık olduğum, dost olduğum, düşman olduğum, herkese. Her şeye.

Bana gerçekten iyi gelenlerin hepsini yanımda götürüyor, diğerlerini ardımda bırakıyorum.

Ve, kim bilir ne zaman, bu balkona geri döndüğümde her şey çok daha başka ama en önemlisi çok daha gerçek olacak, biliyorum.

Hayata, kendime ve en çok da zamana,
tüm kalbimle inanıyorum.
.
.
.
.
.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...