Sayfalar

31 Mart 2014 Pazartesi

Aman ne tatlı pazartesi!


Merhaba.
Bugün Tatlı Pazartesi postu yayınlayamayacağım. Çünkü hiç de tatlı bir pazartesi değil.

Aydınlıkla, dürüstlükle kalmak dileğiyle...

29 Mart 2014 Cumartesi

Seçime 1 Kala



Büyük güne bir gün kaldı.
Hepimiz heyecanlıyız. Hepimizde biraz korku, biraz tedirginlik, biraz da umut.
Bana şahsi fikrimi soracak olursanız, ben çevremdeki birçok kişi kadar heyecanlı değilim.
Olamıyorum.
Çünkü - lafı dolandırmadan yazayım - yine seçime hile karışacağını düşünüyorum. Hep bu yönde düşünüyordum ve sosyal medyada da bu konu dönüp duruyor zaten.

İnsanlar anket sonuçlarına, alınan duyumlara sevinedursun, bir işin içine hile hurda karıştı mı, senin oyun %90 bile çıksa onu indiriverirler aşağı. Kendi lehlerinde ayar çekiverirler, sen de "Aaa yine niye böyle oldu yaa?" diye saçını başını yolduğunla kalırsın.
İster pesimist deyin bana, ister kötü haber tellalı.
Yahu adam hırsızın dibi, ahlaksızın doruk noktası, daha ne!
Hep demişimdir, sülük bile bir süre sonra yorulur da kendini bırakır ama bunlar doyamadılar emmeye, yapışıp kaldılar.
Onur yok, kanun yok, ahlak yok, kural yok.
Amaçları için HER YOL MÜBAH.
Gitmemek için her şeyi yapmaz mı bu adamlar, siz söyleyin?
Hile, alavere, dalavere, oy sahteciliği, aklınıza ne gelirse yapacaklar. Ve bu sefer daha da azılı şekilde yapacaklar. Çünkü altları fena sallanıyor bu sefer. Her yolu deneyecekler bu yüzden.

Çok karamsar yazdım, biraz da iyi tarafından bakalım o zaman.
Her yaştan, her meslekten, her kesimden on binlerce gönüllü olduk; sandıklarda müşahitlik yapacağız. Seçimde hile olacağını düşünen bir seçmen olarak ben buna gönüllü olmasam olmazdı, duyunca hemen başvurdum.
Sayımız oldukça fazla. Bize verilen sandıkları seçim günü boyunca atmaca gibi gözetleyeceğiz evelallah. Bunun, oy sahteciliğinin önüne geçebilmek için önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Tabii sahtekarlık yapmayı kafaya koyan her yolu dener ama en azından artık bu iş o kadar da kolay değil, onu görecekler. Meydan eskisi kadar boş değil çünkü.
Yani içimde heyecan ve umut varsa, bundan var.

Ayrıca, sizler de oylarınıza sahip çıkabilirsiniz, bunun için müşahit ya da sandık kurulu üyesi olmanız gerekmiyor.
HER VATANDAŞ zarfların açılmasını ve oy sayımını İZLEYEBİLİR.
Yani özetle, akşam beşte elinizi kolunuzu sallaya sallaya herhangi bir seçim sandığının başına gidebilir ve "Ben de seyredeceğim!" deyip, sayımı başından sonuna izleyebilirsiniz. Kimse sizi dışarı çıkaramaz çünkü bu sizin yasal hakkınız.
Gözlemci olarak bütün bir gününüzü ayıramıyorsanız bile, bunu yapabilirsiniz, bence önemli bir katkı olur.
Ve lütfen bilinçli bir seçmen olarak gözünüzü açık tutun. Oy kullandığınız okulda/sınıfta şaibeli olduğunu düşündüğünüz durumlar olursa hemen sandık kuruluna bildirin.
Mesela;
- Oy kabininden şak şuk, klik kluk fotoğraf çekme sesleri mi geliyor?! Hemen bildirin.
- Engelli vatandaşlara yardım(!) amaçlı ortalarda gezinen tiplere dikkat edin. Bunu iş edinmiş kişiler varmış. Bir kişi birden fazla kişiye refakat edemezmiş, böyle birini görürseniz, binin ensesine! (Tamam o kadar değil, şikayet edin yeter. Gerekirse onlar biner tepesine.;)
- Zihinsel engelli vatandaşlar oy kullanamaz, böyle bir kişiye oy kullandırıldığını görürseniz, uyarın.
- Bazı görevli kişiler (polis, resmi görevde olanlar vs...) belli bir belge ile (142) istedikleri sandıkta oy kullanabiliyorlar. Ancak oylarını kullandıktan sonra bu belgeyi hemen teslim etmeleri gerekiyor. (Aksi taktirde gezici oy veren gibi orada burada oy verip duruyorlarmış sabahtan akşama kadar! Oh canım benim, ne ala memleket!) Bu gibi kişilere dikkat etmek lazım.
- Kimliksiz oy verme durumlarına karşı dikkatli olun. (Kendi kimliklerinizi de sakın unutmayın ha!)
- Pusulalarınızın ve zarflarınızın temiz, lekesiz olmasına dikkat edin. Çizik mizik olmasın. Biz Türkler aldığımız şeyi değiştirmeye utanırız genelde. Utanmayın.;) Varsa bir yamuğu, hemen iade edin yoksa direkt geçersiz sayılır oyunuz.
Yani etrafınızı kesin bolca. Uyanık olun kısaca. Ne olur ne olmaz.;)
Ve dediğim gibi, eğer yapabiliyorsanız, gidip ve sayım seyredin.
Akbaba gibi dikilin tepelerine.
                                                                         ..........  
Evet, işte böyle.
Son günlerin gündemine dair de yazılacak çok şey var aslında ama artık içim öyle şişti ki, o kadar şaşkınım ki bazı konularda, yazacak kelime bulamıyorum.
Tabii hala nasıl şaşırabildiğime de çok şaşırıyorum!
O da ayrı mesele.

Umarım dürüst bir seçim olur.
Umarım sonuçlar gerçeği, yalnızca gerçeği yansıtır.

Umarım bu çirkinlikten en kısa zamanda paçayı sıyırır bu ülke!

Görsel kaynak; burada.

25 Mart 2014 Salı

GEL ve OYUNA, SANDIĞINA SAHİP ÇIK!




Merhaba!
Malumunuz, 30 Mart'ta ülkece seçimde oy vereceğiz.
Umarım herkes bilinçli bir şekilde gidip güzelce oyunu verir ve umarım kimse "Amaan benim tek oyumla mı ülke kurtulacak!" deme gafletinde bulunmaz. (Bunu diyenler de bi zahmet sosyal medyada bır bır bır ötmesin.)
Beni okuyanlar yüzümün nereye dönük olduğunu ya da en azından nereye kesinlikle dönük olmadığını çok iyi bilir.
Ama şu anda konu bu değil.
Konu; bu seçimde - ne yazık ki yine - her türlü hilenin hurdanın döneceği ihtimali.
Bizler sosyal medyadan haftalardır birtakım durumlara ateş püskürüyoruz. 
Konuşuyoruz, yazıyoruz, kızıyoruz, tepki gösteriyoruz. Sesimizi çıkarıyoruz.
Oyumuzu da vereceğiz.
İyi, güzel.
Peki verdiğimiz oylar üzerinde oyananacak çirkin oyunlar olursa ne olacak? (Ki biliyorsunuz, olacak.)
Ülkemizin yüzü tekrar aydınlığa dönmeye bu kadar yaklaşmışken, tamamen hile ile yeniden karanlıklar içinde bırakılırsak ne olacak? Korkuyor musunuz bundan?
Ben korkuyorum şahsen.
Gerçeklerin saman altı edilip, yalanla, dolanla, hileyle seçim kazanılmasından çok korkuyorum.
Peki buna engel olabilir miyiz?
Cevap, kocaman bir EVET!!
 Nasıl mı?
GÖNÜLLÜ SANDIK GÖZLEMCİSİ olarak.

Seçim günü, ister oy kullanacağınız sandıkta, ister canınızın istediği başka bir sandıkta sandık gözlemcisi olabilirsiniz. Sadece bir gününüzü ayırarak; sabahtan akşama sandığınızın başında durarak, "SAHTEKARLIĞA HAYIR!" diyebilirsiniz.
Döndürülecek herhangi bir alaverede, "Huoop kardeşim nooluyoruz?!" diyebilirsiniz! 
Kısacası ve çok basitçesi, oylarımızın çalınmasına engel olabilir ve onları koruyabilir, gerçek sonuçların ortaya çıkmasında çok etkili rol oynayabilirsiniz.

Evden twit atmak, Facebook'tan döşenmek kolay.
Ama inanın ki, tek bir gününüzü ayırıp gözlemci olmak da çok kolay! 
Ve üstelik İNANILMAZ DERECEDE ETKİLİ.
Her Allah'ın günü sosyal medyadan yaldır yaldır ateş püsküren arkadaşların sadece yarısı bile gözlemci olsa, belki de ülke kurtulur!

Ben bu gözlemcilik olayını bir arkadaşımın facebook paylaşımı sayesinde öğrendim ve oylarımızın çalınmasından deli gibi korkan biri olarak, lapin gibi atladım bu işe. 
Çok mutluyum bundan dolayı.
Umarım bu yazımı okuduktan sonra siz de lapin gibi atlar ve başvurunuzu yaparsınız.
Çünkü inanın bu çok ama çok önemli!
Eğer bir sahtekarlık olacaksa buna engel olabileceğiz, sırf bunu bilmek bile harika!

Başvurularınızı en geç 26 Mart geceyarısına kadar yapabiliyorsunuz.
www.oyveotesi.org adresine girip her türlü detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz.

(Not:Bu arada Beylikdüzü, Çekmeköy ve Eyüp gibi KRİTİK bölgelerde hala gözlemci açığı var, buralara başvurmak çok önemli. Oyunuzu kendi sandığınızda erkenden kullanıp, sonra Beşiktaş, Taksim gibi merkezlerden kalkan sevislerle bu kritik bölgelere ulaşabilirsiniz. Ama tabii illa ki buralarda olmak zorunda değilsiniz, ama yapabiliyorsanız öncelikle buraları tercih etmenizi öneririm.)


Durum böyle.
Korktuğumuzun başımıza gelmemesi için YAPACAK BİR ŞEYİMİZİN OLMASI ÇOK GÜZEL.
Olmayabilirdi de.
Ama var.
Bence bu fırsatı kaçırmayın.
GERÇEĞİN bir parçası olmanın keyfini hep beraber tadalım!
www.oyveotesi.org

24 Mart 2014 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Piknik Keyfi!


Nihayet bahar geldi!
Mart ayının, son haftada kazma kürek yaktırmak gibi hain planları yoksa, bundan sonra havalar hep güzel olacak diyebiliriz!
Yaz günleri için gün saymaya başlayacağımız, içimizin kıpır kıpır edeceği, baharın tüm coşkusunun ruhumuza dolacağı şu günlere uygun bir Tatlı Pazartesi yapayım dedim bu hafta.
Yine bir Pinterest panomu konuk etmiş olacağım aslında.
Piknik!

Sizleri bilemem ama ben, küçücük bir sandviç ya da ekmek üstü peynir bile olsa elimdeki, açık havada bir şeyler yiyip içmeye bayılırım... Mekanların dış kısımları, sahiller ya da çayır çimen.
Temiz havayı soluyarak yemek yemek bence çok zevkli. Hele de açık havada demlenmek!
Kim rakısını, şarabını, birasını mis gibi havada içmeye hayır diyebilir?

Neyse. Çok uzatmayayım, sonuçta bu bir Tatlı Pazartesi postu. Ben gevezeliği bırakacağım, görseller konuşacak.
Gerek kumsalda, gerek otta bayırda kurulmuş piknik sofralarına yer verdim bu hafta.
Hem bahara, hem de yepyeni bir haftaya merhaba derken içimiz açılsın biraz...
Sizi, Pinterest'teki "Picnic" panoma göz atmak için buraya, bütün panolarıma bakmak isterseniz de buraya alayım.
Herkese miss gibi, uçuş uçuş bir hafta dilerim!




22 Mart 2014 Cumartesi

Mart Çarpması ( Çok fena, çok fena! )



Yine fena halde mart çarpması yaşıyorum!
Her yıl mevsim değişimi nedeniyle mart aylarında kurt adam oluyorum.
Sahiden.
Bütün beden - zihin - ruh dengem birbirine giriyor. Tabii ki her sene aynı şiddette olmuyor ama bu sene kamyon gibi gümledi arkadaş!
Bir kere, havanın ne yaptığı belli değil. Normal sürecinde seyreden bir mevsim değişikliği bile beni etkilerken, bu seneki sallantılı, ne idüğü belirsiz havalar beni benden aldı.
Artı olarak ülkenin içine girip girip çıktığı durumlar, Onursuz Adam'ın her allahın günü yumurtladığı yumurtalarla üsütümüzde  yarattığı "Eeh bu kadar da olmaz artık bea!" hissiyatı dengemi iyice sarstı.
Dün gece de twitter kapandı, geçmişler olsun.

Yemin ediyorum bende kafa kalmadı artık.

.. Yorganlar, Battaniyeler ..

Bir de tembelleştim ki sorma gitsin. Evden çalışmanın en büyük tuzaklarından birine öyle bir düştüm ki birkaç haftadır, içinde eşinip duruyorum.
Normalde erkenden kalkmaya, düzenli olmaya çalışıyorum. Kaytaracağımı hissettiğim anda ise "Eğer ofiste olsaydın kaytarabilir miydin? Hayır. O zaman şimdi de kaytarma." diyerek kendimi frenliyorum. Ya da, "Dışarıda çalışsaydın dokuz buçukta kalkabilir miydin, hayır, o zaman hadi bakayım yedi buçukta ayağa, marş marş!" diyerek ite kaka öz disiplinimi koruma savaşları veriyorum.
Yeni birtakım işler yapıyorum, yani öz disiplinime en sahip çıkmam gereken zamandayım aslında.
Ama mart ayı laf dinliyor mu?!
Hayır!
"Başlarım senin işinden de, öz bilmemneyinden de! Hadi bakayım doğru kanepeye! Yaşasın uyuşukluk!" diye tepemde davul çalıyor adeta...
Hemen üste çıkmaya çalışıyorum, "Olmaz sevgili mart, çalışmam lazım... Koptum mu iyice kopacağım yoksa.. İpin ucu kaçtı mı sonra kolaysa topla.." diyorum.
Diyor ki, "Sen merak etme, bu ay, ipin ucu istesen de bende, istemesen de bende. Hadi bakayım al eline bir kitap, çek üstüne battaniyeni, çağır kocanı da - evet onu da yoldan çıkarmaya çalışıyor hain - sarılın birbirinize, iş güç de neymiş, hadi bakayım, tembel tembel, ooh miss..."
Bunu derken yüzüme bir şey mi üflüyor artık, gaz mı sıkıyor bana ne yapıyorsa, kuzu gibi itaat ediyorum.
Aa bir bakmışım, hakikaten üstümde bir battaniye, elimde kitap - aa koca da gelmiş hatta! - miskiiiin miskin takılıyorum.

Ben de pes ettim ne yapayım. Normalde çalışmak isteyip de çalışamadığımda aşırı gerilirim. Ama son günlerde, saldım gitti.

.. Bir Ağlar Bir Güler Zavallı Kurt Eylül ..

Yazının başında size kurt adam oldum dedim ya, şimdi siz demişsinizdir, alt tarafı miskinleşmiş, kurt adamlık bunun neresinde diye.
Şurasında:
Geçenlerde kocama bir konuda kızdım. Eften püften de bir şeydi. Kendi odamdan onun odasına doğru homurdanıyorum.
Normalde kullanmadığım bir kelime kullandım. Önceden kullanmamıştım çünkü öyle bir kelime yok dünya üzerinde, o anda icat ediverdim. Adamcağız "Ne dedin?!" falan demeye kalmadan, ağzımdan çıkan kelimenin abzürdlüğünü fark edip gülmeye başladım.
Sonra daha çok, sonra daha da çok güldüm.
Ve sonra, uzun zamandır başıma gelmeyen bir gülme krizine girdim.
Az önce kendini azarlayan karısının, katıla katıla gülmesine anlam veremeyen zavallı kocam odama geldi hemen.
Baktı gülmekten kıvranıyorum.
Adamcağız şaşkın, yanaştı.
Aa sonra baktım benim yüzüm ekşimeye başladı. Nasıl olduğunu anlayamadığım bir geçişle ağlamaya başladım.
Bir gülüyorum, bir ağlıyorum.
"Aşkım ne oluyor sana böyle?" diyen kocama - tüm bu hallerim yetmemiş gibi bir de - "Bak bak iyi belle bu hallerimi, ileride hamile kalınca da böyle ayarsız olucam!" diyorum!
Yahu niye dersin böyle bir şeyi be kadın, manyak mısın?:)
(Baştan kötüsüne alıştırayım da, sonradan vakitli vakitsiz aş erince koymasın adama diye düşündüm zaar.)
Ha bu arada, ne kadar ayarsız olduğumun da gayet bilincindeyim yani. Pes!
Vallahi tırstı adam.
Ama yine de kocaman kocaman sarılıyor, o sarıldıkça ben daha çok ağlıyorum, kafamı göbeğine gömüp.
(Bu arada bunu okuyan psikiyatristler varsa bana notlarını vermişlerdir.:/ Ama doktor abiler, ablalar, mart ayında olduğumuzu da hesaba katınız lütfen, rica edicem.)

Neyse, benim adam, ev tipi kurdunu hava aldırmaya çıkarttı da biraz kendime gelebildim.

Sonra da, "Tamam, dedim "Sevgili mart, senin dediğin olsun."
"Madem bünye ısrarla bunu istiyor, biraz onun lafını dinleyelim bakalım."
Madem devrilip yatmam gerekiyor, peki o zaman.

Devrildim yatıyorum.

Mart da gelip geçecek nasılsa.
Eğer nisana; "Ben bu hatunu pelte ettim. Al sen de üstüne bir güzel tüy dik." demezse eğer, bir haftaya kalmaz dinç ve zıpır bir kadın olarak hayatıma geri döneceğim kesin.

O zamana kadar, bol kitap, bol film, bol ense yapmaca.
Kocayı da yanıma  çekip, mart kedileri gibi yayılıp, keyif yapmaca.
Oh mis.

17 Mart 2014 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Çılgın Kurabiyeler!


Merhabalar!
Yine bir Tatlı Pazartesi ile buradayım!
Ve yine tatlı mı tatlı konuklarım var!
Çok zor bir hafta geçirdik ülkece, biraz içimiz açılsın, gözümüz şenlensin.

Haftalar önce burada Çılgın Pastalar ve burada da Süslü Pastalar paylaşmıştım sizinle. 

Bugün ise sırada Çılgın Kurabiyeler var!

Tüm dünyada butik pastacılık ve kurabiyecilik coştukça bizim de gözümüz, gönlümüz şenleniyo resmen.
Gerçi bana soracak olursanız, aşağıda göreceğiniz kurabiyelerin çoğu benim iştahımı açmıyor. Çünkü ben gıdalarda yoğun şekilde boya kullanılmasından ve özellikle de boya olduğu çok belli olan cırt renkli yiyeceklerden hazzetmiyorum. Pek tüketmiyorum da.
Ama bu, bu uçuk kurabiyelere hayranlıkla bakmaktan tabii ki alıkoymuyor beni!
Hadi siz de bakın, siz de şenlenin, bu haftaya rengarenk girin!

Bu arada Pinterest'teki Cookies panomu takip etmek ve daha fazlasını görmek isteyenler, sizleri buraya alayım!






15 Mart 2014 Cumartesi

Sebze Çorbası Kıvamında Ruh Hali


Evet yine bir cumartesi geldi.
Yani yazı günüm.
Ama bugün, hafta arasında birkaç yazı yazmış olmamın da arkasına saklanarak, lafı çok uzatmadan kıyın kıyın kaçacağım.
Zira kafam bol sebzeli bir çorba gibi.
Öncelikle, klasik mart çarpmamı yaşıyorum. Mevsim değişikliğinden dolayı leyla gibiyim, hiç çalışasım olmadığı gibi, hep yatasım, sürekli ense yapasım var.
Bu modun üstüne Berkin geldi.
Bedenimdeki hımbıllık yetmiyormuş gibi, evladın acısı yüreğime taş gibi indi. Zaten ülke karmakarışık, tam tuz biber ekti.
Yavrucağın ölümüne mi yanarsın, ortalığın yine karışmasına mı panik olursun, onursuz adamın söylemlerine mi çıldırırsın şaştım kaldım.

Biraz yazdım, sizlerle paylaştım, kah ağladım, kah saydım sövdüm, kah böyle ruh gibi kalakaldım.
Ruh halim daldan dala atladı. Bol bol kocama sarıldım, onu kokladım terapi niyetine, Mısır'ımı, Faik'imi okşayarak huzur bulmaya çalıştım.
Sonuçta işte böyle gördüğünüz gibiyim.
Şu an için bundan başka yazacak bir şeyim yok.

Onursuz Adam yazımda da yazdığım gibi, onuru olmayanın sınırı da yokmuş ve işte bu yüzden gelecek günler ülkemize ne getirecek kestiremiyorum.
Umutlu, korkulu, tedirgin ve heyecanlıyım.

Dediğim gibi, bol sebzeli bir çorba tadındayım...


13 Mart 2014 Perşembe

Çocuk Ölmek...


Ölüm kimseye yakışmaz elbet, ne yaşta olursa olsun.
Herkesin geride bıraktığı en azından bir sevdiği, daha yaşanacak hikayesi, derin derin solunacak havası, gülümseyecek anları vardır illa ki...
Ama genç ölmek...
Genç ölmek hiç yakışmıyor insana.
Hele hele de çocuk ölmek...
Hiçbir şey yaşamadan, hiçbir kapıyı açamadan, anılar biriktiremeden yok olup gitmek...

Oyunlara doyamadan, sevimsiz bir ergen olamadan, sivilcelerle savaşamadan, karnede kırık getiremeden, arkadaşlarınla okul kıramadan....
Yaşamı tanıyamadan, kim olduğunu bile bilemeden, hatta yeri geldiğinde şöyle bir ağız tadıyla hayata sövemeden...
İlk biranı içemeden, itlik, muzurluk yapamadan..
Belki hiç tatile çıkamadan, kimbilir belki henüz ayağını denize sokamadan, hatta belki kar yağışını bile göremeden, sokakta çamurlanıp eve dönemeden, terleyip hasta olamadan... 
40 derece ateşle yatarken anneciğinin şefkatle başucunda bekleyişinin sıcaklığına doyamadan....
Ailene doyamadan...
Kendi aileni kuramadan, asla anne-baba olamadan...

Mantarı, bamyayı, kerevizi sevemeden...
Babacığınla karşılıklı rakı- balık yapamadan...
O kızı, oğlanı kimselere anlatamadan...
"Annem / babam ne kadar haklıymış!" diyemeden....

Ortaokula, liseye geçemeden... O sevimsiz sınavlara giremeden, "Ne olacaksın?" sorusunun cevabını bile bulamadan...
Aşık olamadan, komşu kızını öpemeden, seni seviyorum diyemeden...
Sevişmek nedir bilemeden, sevdiğini koklayamadan..
Hayal kırıklıklarıyla tanışamadan, hatta hayallere bile dalamadan...
Kimsenin elini tutamadan ölmek, ne acıdır, ne acı!

Büyüyememek ne acı!

Yağmurlara, güneşin doğuşlarına, batışlarına, her bahar açan çiçeklere, solan yapraklara, bazen çılgınca ağlayıp, bazen de kahkahalara boğulmanın buruk tadına, kitaplara, müziklere, danslara, sıcacık ekmeğin kokusuna, çok acıkıp da çökülen sofralara, köfte-patatese, kana kana içilen sulara, peşinde koşulacak toplara, boktan şakalara, hayatın tuhaflıklarına, yürek sızılarına, işitilecek azarlara bile doyamadan yitip gitmek ne acı Tanrı'm!

Dayanamıyorum çocuk ölenlere.
Kıyamıyorum, içim yanıyor.
Neden diyorum, neden?
Hepimiz bir şekilde ilerliyoruz da bu yolda, onun yolu niye hemencecik bitti?
Daha ne olduğunu bile anlayamadan neden kapandı hayat defteri...
Anlayamıyorum, anlayamıyorum!
Ruhum eziliyor.

Yaşayamadan ölmek ne acı!

 
(Bu yazı, Berkin Elvan ve varoluşumuz boyunca onun gibi yaşayamadan ölen tüm masumlara yazılmıştır...)


Foto kaynak.

12 Mart 2014 Çarşamba

Onursuz Adam




Ben artık iyice anladım ki;
Şu hayatta onuru olmayandan korkacaksın.

Çünkü onuru olmayan insanın sınırı da yokmuş.
Yapabileceği kötülüğün,
saçabileceği tehlikenin,
çalabileceği paranın,
milyonların gözünün içine baka baka söyleyebileceği yalanın,
kıyabileceği masumun,
işleyebileceği günahın,
yaratabileceği kaosun hiçbir limiti, haddi, hesabı yokmuş.

Şu yaşımda bunu çok net anlamış oldum.
Ve bundan sonraki hayatımda da öncelikle kendimi ve gelecekteki çocuklarımı - hiçbir şeyden değil ama - onursuz insandan korumam gerektiğini de çok iyi anladım.

Ama bugünler de geçecek.
Ahlaksızın, hırsızın, katilin hükmü ne kadar sürmüş ki şu dünyada.
Elbet onursuz adamın da bir son kullanma tarihi var.
Ve inanıyorum ki yaklaşıyor.

Bugün Berkin Elvan toprakla buluşacak.
O huzur içinde yatsın ama bu ülkenin diğer evlatları onun ve diğer masumların hesabını sormadan huzur bulamayacak.

11 Mart 2014 Salı

Shemellon ve Sokak Kedileri Yararına Yataklar!


Merhaba!
Evet yine zamansız bir yazı ile buradayım!
Ama paylaşmak istediğim bir güzellik var.:)
Bu zamana kadar azıcık asosyal bir blogger olduğum için güzel blogları ve onların güzel kalpli sahiplerini de yeni yeni tanıyorum.
Bu bloglardan biri Shemellon ve sokak kedilerinin annesi, çook hayvan sever sahibi sevgili Gonca!
Gonca ve ablaları sokak kedilerini besliyorlar düzenli olarak. Çoğunuzun tahmin edeceği ve düzenli besleme yapanların da bileceği üzere bu maddi ve manevi anlamda fedakarlık isteyen ve çoğu zaman da bütçeyi yoran bir durum.
İşte Gonca ve ablaları bu duruma çok güzel bir çözüm bulmuşlar!
Kedi yatakları yapıyorlar!...
Kendi diktikleri birbirinden şirin ve rahat kedi yataklarının satışından elde ettikleri para ile de sokaktaki kediciklerini besliyorlar!

Bence harika ve kesinlikle desteklenmesi gereken bir fikir.

Düşünün, çok güzel bir ürün sahibi oluyorsunuz ve üstelik diğer yandan sokak hayvanlarına yardım etmiş oluyorsunuz! Çok güzel değil mi?
İster kendinize alın, ister sevdiğiniz birine hediye edin. Sonuçta her yol sokak kedilerine çıkıyor.;)
Ben annemin kediden hallice köpeği Karamel'e aldım, annem de teyzemin kedisi Bebek'e.

(Bu arada, malum ürünlerin paketleri büyük olduğu için kargo çok tutar mı diye soracak olanlara... İki minder bir arada, gayet kocaman bir paket PTT kargo ile 11 Tl'ye gelmiş. Yani tek minder de 5 Tl'ye falan gelir herhalde, hiçbir şey değil. Bunu da belirtmek istedim. Çünkü biz merak etmiştik en başta.)

Evet, fotoğraflardan gördüğünüz gibi yatak pek şık, Karamel de pek keyifli ve rahat!
Bu arada Gonca'nın üretim sürecinde ne kadar ince ve ilgili davrandığını da eklemeden geçemeyeceğim. Tekrar çok teşekkür ediyorum.

Siz de bu güzelliklerden edinmek isterseniz hooop BURAYA alalım sizi!

Hele de şu yağmurlu günlerde tüm kuzucukların popişleri rahat, karınları tok olsun inşallah!
Sevgiler!



10 Mart 2014 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Inge Löök: Bu İhtiyarlar Bir harika!


1951 doğumlu, Finlandiyalı illüstratör (aynı zamanda da bahçıvan) İnge Löök'ün çalışmalarıyla yeni tanıştım ve Old Ladies isimli kartpostal serisine tek kelimeyle hasta oldum!...
Ağızlarında dişleri bile kalmamış olmasına rağmen hayatın tadını sonuna kadar çıkaran, çılgınca eğlenen, muzurluklar yapıp keyif çatan bu iki ihtiyara siz de bayılacaksınız!..
İşin en sevimli yanı da, Inge Löök bu ihtiyarları çizerken, yıllar evvel oturduğu apatmandaki komşuları olan Alli ve Fifi isimli iki yaşlı teyzeden ilham almış. 
Ne hoş değil mi?
Keşke hepimiz böyle yaşlansak, yaşımız ilerse de ruhumuz hep şen, hep muzip kalsa!

Daha fazla bilgi için Inge Löök web sitesi burada.  

Neşeli, eğlenceli ve hınzır bir hafta dilerim!




8 Mart 2014 Cumartesi

TOPUKLU AYAKKABIYA GİRİŞ: Bir Aceminin Dramı!


Hayatımda ilk sivri topuklu ayakkabımı yaklaşık 3 sene önce giydim.
Gerçekten.
Ve yaşım 34!
Bu zamana kadar aklın neredeydi diyecek olursanız, açıkçası aklım rahatımdaydı hep!

.. Canım Cicim Kara Postallarım ..
Ortaokul ve lise yıllarımda, eğer sarı saçlı, mavi gözlü, açık tenli ve minyon olmamı saymazsak, dışarıdan bana baktığınızda "kadınsı" diyebileceğiniz hiçbir özelliğim yoktu. Zira o zamanki giyim kuşam anlayışımız - en yakın kız arkadaşlarımla birlikte - yırtık kot, siyah tişört, bol bol deri ve gümüş takı ve kara postallardan ibaretti. Tabii bu tişörtler çeşitlenebiliyordu zaman zaman. Sigara ile her yerine delikler açılmış tişört, rock gruplarının tişörtleri veya boyayla ya da çamaşır suyuyla çeşitli atraksiyonlar yapılmış özel tasarım (!) tişörtler...
Ama ayakkabı?
Fiks.
Postal.
Bu postallara o kadar sarmıştık ki, yazın bile giyiyorduk. Hatta, haki yeşili deriden, içi peluşumsu ultra sıcak bir maddeyle kaplı, ultra kışlık botlarımla Bodrum'da koca bir yazı devirdiğimi bilirim. Botun tabanı ceviz büyüklüğünde delindiydi, ayağım direkt yerle temas ediyordu da ben yine de çıkarmamıştım onları!
Vefaya, sadakate gel!
Aynı sadakat, en yakın arkadaşıma sonbaharda ayak mantarı olarak geri dönmüştü de, benim 37 numara ayacıklarıma hiçbir şey olmamıştı! Deve derisi mübarek.
Lise biri okuduğum okul, kılık kıyafet yönünden çok sıkıydı ve kış soğukları dışında postal giymek de yasaktı. İşte bu yüzden, elin kokoşko kızları etek boyundan idareye çekilirken, bizim zılgıt yeme ve müdürün odasını boylama nedenimiz de yine bu postallardı.
Zavallı annem kibarcık kibarcık giyinen, yaşıtım çıtı pıtı kızlara özene dursun, biz, şirin ve masum yüzlerimize inat, bir elimizde sigara, şanslıysak diğer elimizde de bira ile, vöh vöh vöh modunda it gibi gezerdik.

Hal böyle olunca da, takdir edersiniz ki, topuklu ayakkabı giyme konusundaki evrim sürecimiz pek geç gelişti!
En azından benim için.

.. Beceremiyorsan Giyme ..
Şu hayatta hep şunu demişimdir:
 "Çekiştireceksen mini etek, üstünde duramayacaksan topuklu ayakkabı giyme!"
Annem mesela çok arzu ederdi incecik topuklar kullanmamı. Ama ben hiç oralı olmadım. Mini etekler, elbiseler çok giydim, altına da hep dolgu topuklar giydim, yüksek ayakkabı babında. Hatta bu dolguların bazıları oldukça da yüksekti. Ama sivri topuk? I-ıh.
Ne hevesim oldu, ne de cesaretim.

.. Sevgili Kırmızı Pabuçlarım! ..
Birkaç sene önce bir arkadaşımın düğünü için üst baş bakıyorduk çarşıda. İstediğim şeyi bir türlü bulamamış, bulduğumu da kendime yakıştıramamıştım. Nihayet akşamın köründe elbise işini halletmiştik ama o elbisenin altına da ayakkabı almak lazımdı. Ve ben yorgunluktan bitmiştim, dere tepe gezip bir de ayakkabı bakacak halim kalmamıştı.
İşte o sırada Bakırköy çarşıdaki herhangi bir ayakkabıcıya girdik ve ben onları gördüm!
Hiçbir markası ya da özelliği olmayan, dümdüz, kıpkırmızı, rugan, yüksek topuklu ayakkabıları. Her kadının dolabında büyük ihtimalle vardır ama benim hiç öyle ayakkabım olmamıştı. Dediğim gibi, ilgim de olmamıştı o güne kadar...
Ama o an, anneme gösterip, "Acaba şöyle bir şey mi alsam?" dedim. Yıllardır topuklu ayakkabı giysin diye öldüğü it kızının, o kırmızı ayakkabılara meyletmesi annemi eminim ki küçük çaplı bir şoka soktu. Ama baktı ki ciddiyim, bir hoşuna gitti ki sorma gitsin.
Uzatmıyorum.
O ayakkabılar alındı.
Ve  işte hayatımda yepyeni bir dönem de böylece başlamış oldu!

.. Otuzlarımın Kırmızı Pabuçları ..
Birçok filme ya da hikayeye konu olmuştur ya da belki sizlerin de böyle bir anısı vardır; kızların çocukluklarında sahip olmak istedikleri ya da sahip olup da aşk yaşadıkları bir çift kırmızı rugan ayakkabıları mutlaka vardır.
İşte ben o biricik, kıymetli kırmızı pabuçlarımı taa otuzlu yaşlarımda buldum.
O gün aldığım ayakkabılarım o kadar şeker gibiydiler ki ve o kadar çok sevdim ki onları, birkaç gün boyunca salonda televizyonun yanına koydum. Seyrettim durdum.
Evde abuk sabuk zamanlarda giyip, holde bir uçtan diğer uca dingil dingil yürüme egzersizleri yapmaya çalıştım.
Çeşitli giysilerle denedim de denedim. Ayna karşısında, tek bacağı arkaya doğru kıvırarak pozlar verip kendi kendime oyunlar yaptım. (Zilliye bak sen!)
Şimdiki biricik kocam olan sevgilime ayakkabılarımı gösterip gösterip "Aşkım bak ne tatlılar di miii?" şeklinde tacizlerde bulundum.
Aklıma geldikçe gidip baktım, sevdim onları. Bir yalayıp yutmadığım kaldı.
Yani  anlayacağınız, tam bir topuklu ayakkabı sonradan görmesi oldum!

.. Renk Renk Topuklular Gelin Banaa! ..
Ve bundan sonra, çarşıda pazarda, internette, televizyonda milletin ayağında vs.. gördüğüm her yüksek topuklu ayakkabıya sulanır oldum!.. Özellikle de düz renk ama renkli olanlara özel bir zaafım oluştu. Açılışı bu tarz bir ayakkabıyla yaptım diye midir nedir.:)
Ve böylece fırsat buldukça bu tarz ayakkabıları dolabıma ekler oldum.

.. Giyecek Yer ve Giymeyi Becerebilme Sorunsalı ..
Ben bu renk renk pabuçları aldım iyi güzel de, acaba nerede giyecektim?
Öncelikle ben evde çalışan bir insanım. Giyinip kuşanıp işe gitme gibi bir durumum yok. (Ne yalan söyleyeyim, sırf şu ayakkabıları her gün giyebilmek için, keşke ofiste çalışsaymışım dediğim bile oldu!)
Gezmeye giderken giyecek olsam ayrı sorun. Arabadan inip direkt mekana girmem lazım. Öyle fazla yürümeye gelmez benim otuz yıl boyunca alışmamış şaşkın ayaklarım! (Hele bir de bunlarla koşabilenler var, aman yarabbi!)
Ayrıca yolun düzgün olması gerekiyor. Arnavut taşlı bir yolda, 10 metre yürüyüp de bileğimi kırma ihtimalim, en azından %98.
Normal yollarda ise hırtık pırtık şeyler olmayacak. Minik taşlar, engebeli zemin, bozuk asfalt gibi İstanbul sokaklarında hiiiiç olmayan (!) şeyler mesela! İşte bunlardan birine denk geldiğimde bileğimin faaaart diye dönmesi işten bile değil.
Ve bunu çok yaşadım.
Hayır bileğimi de geçtim, yıllar boyunca en sinir olduğum kadın tipi yahu! Topuklu giyip de yürümeyi beceremeyen!..
Bakınız; bendeniz.
Nasıl utanıyorum başıma böyle bir şey gelince. Ama ne yapayım, alışmak da lazım bir şekilde. Zorlu zeminler pratiğimi nasıl yapacağım başka türlü, değil mi ama?
Geçen gün annemin sergisine gittik, ayağımda baya yüksek topuklular. Galerinin hemen önünde attı babam bizi arabadan, çok şükür! İçeride ise kuytu bir kokteyl masası bulup konuşlandım, sırtımı duvara yaslayıp, gidene kadar orada takıldım.
Sonra çıkacağız, ee araba nerede? Otoparkta?! Otopark nerede? Taa yolun aşağısında!
Benim bilek durur mu, inene kadar yine farrt diye dönüverdi tabii.
Rezillik.

Sonra geçen haftalarda, okuldayım. Dönem başlamış, yeni öğrencilerimle tanışmışım. Ayağımda sivri olmayan ama yine de oldukça yüksek topuklular (Bootie mi diyorsunuz, ne diyorsunuz bilirkişi hanımlar! Onların topuklusu işte.:)
Sınıfla konuşuyorum, yok tasarım, yok yaratıcılık bıdı bıdı anlatıyorum, ayaktayım ama popomu masama dayamışım. Ayaklarım da topuklarımın üstünde, şöyle öne arkaya oynatıyorum konuşurken.
Birden bir hafifleme hissettim altımda. Amanin ne oluyoruz derken bir baktım, topuklardan biri sizlere ömür!...
Ayakkabısını terk-i diyar eylemiş!
Kaldı elimde. Dersin de başı üstelik.
Hadi giydin o ayakkabıyı, ayakta dikilirken öne arkaya niye kanırtıyorsun be kadın?!
Hadi yürüyememeyi geçtim, durduğum yerde bile kullanmayı beceremedim yani, gerisini siz düşünün!

Kırkından sonra coşan erkeklere azgın teke diyorlar ya. İşte ben de topuklu ayakkabı tekesi olmuş olabilirim otuzumdan sonra.
Ne yapayım, canım sağ olsun!
Ama azimliyimdir ben.
Bu işi çözeceğim.
Yeter ki daha fazla pratik şansım olsun.

Bu yazıyı da, dingil dingil gezen bir Eylül görüp de dalga geçmeyin diye yazdım zaten!..
Önce ben dalga geçeyim kendimle, sonra başkasına laf düşmesin hesabı.:)
Sen kovmadın, ben istifa ettim tadında.
Kalın sağlıcakla!

Foto kaynak.

3 Mart 2014 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Pencere Keyfi


Merhaba!
Malumunuz Pinterest'te ziv ziv gezinmeyi pek severim. Bugün Tatlı Pazartesi'de sizlerle dünün Pinterest hasılatını paylaşayım dedim.:)
Çünkü bu sefer de kafamı pencerelere taktım. 
Pencerelerin dışarıdan görünüşlerine zaten bayılırım ama bugün paylaşacaklarım içeriden görünüşleri.
Kimisinin manzarasını, kimisinin atmosferini, kimisinin de çerçevelerini beğendim! (Evet aynen öyle.)
Sonuç olarak hepsi son derece bakılası, keyifle seyredilesi.
Pinterest'teki Windows panomu izlemek için buraya bakabilirsiniz. 
Bütün panolarıma ulaşmak için de buraya tıklayabilirsiniz.

Merak ediyorum acaba siz eviniz için hangi pencereyi ve tabii manzarayı tercih ederdiniz?

Güzel haftalar dilerim! :)


2 Mart 2014 Pazar

Avrupa Yakası'nı Çoook Özleyen?



Çok ama çok özlemişim!
Ve gerçekten burnumda tütüyor.
Jeneriğini bile her seferinde hoplaya zıplaya izlediğim, her bölümünü içime çeke çeke, keyiften dört köşe izlediğim canım, biricik dizim.
Normal yayından izleyip, bir de ayrıca hepsini indirip, biriktirip ard arda  üç-dört bölüm izleyebilme kapasitesine sahip olduğum, seyretmelere doyamadığım(ız) sevgili Avrupa Yakası! Ki her bölümün bir buçuk saat olduğunu düşünürseniz, ard arda üç-dört bölüm izleyebimek herkesin yapabileceği şey değil. Avrupa Yakası hastası olan kocam bile iki bölümde yoruluyor.
Bana ise bana mısın demiyor! Vaktim olsun, on bölüm saydırırım peş peşe.

Her bir karakterini ayrı ayrı sevdiğim ama tahmin edersiniz ki Burhan Altıntop'a karşı mazoşist bir sevgi beslediğim bu olağanüstü diziyi çok özledim gerçekten.
Neredeyse bütün bölümleri elimde kayıtlı duruyor.
Ve bence bu gerçek bir hazine!
Özlediğinde, keyfin kaçık olduğunda ya da şöyle yayılayım da hem güleyim hem nostalji yapayım dediğinde, hemen aç bir Avrupa Yakası, bak keyfine.

Ama ben bunu uzun zamandır yapmamışım.
Bugün kocam açtı bir bölüm.
Hem de Burhan Özel bölümü.
Yeme de yanında yat!
Onu bitirdik, Dursun özel bölümüne başladık.
Müthiş bir pazar keyfi!

Nasıl nasıl nasıl özlemişim!
Şimdi Yalan Dünya'yı da çok keyifle izliyorum.
Ama Avrupa Yakası'nın yeri gönlümde hep başkadır.
Hep "Aah keşke yepyeni, hiç izlemediğimiz bölümleri olsaydı!" diye düşünürüm.
Ama yine de eski bölümlere sahip olmak, onların keyfini yaşamak da bambaşka güzel.
Ömrüm olduğunca ara ara açıp bu keyfi kendime yaşatacağım.
Ve eminim ki hep aynı keyfi alacağım.

Benim gibi Avrupa Yakası'nı çok ama çok özleyenler var mı?





1 Mart 2014 Cumartesi

Bizim Evin Çöpleri!


Evet, itiraf ediyorum:
Ben tam bir çöp atma paranoyağıyım!
Siz şimdi doğal olarak soracaksınız, çöp atma paranoyağı nasıl bir insan türüdür diye.
Şimdi efendim, bizim evde çöpler öyle her evde alışık olduğunuz tarzda, yani, "Bu bitmiş, hadi hoop çöp kutusuna, bay bay!" tarzında atılmıyor.
Atılamıyor.
Ve bunun nedeni de - aslında her evde olması gereken - cam, plasitik vs. diye maddelerine göre ayırma gereğinden falan değil.

Bendeki bu durum tamamen hayvansal!

Ama sanmayın ki çöp atarken hayvani güdülerimin esiri oluyorum. (Böyle bir şey nasıl olabilirdi ki zaten, gözümde bile canlandıramadım!) Neyse.
Ben evimdeki çöpleri, sokaktaki hayvanları düşünerek ve buna göre paketleyerek atıyorum. Aslında bu hepimizin çok dikkat etmesi gereken bir konu ama bendeki biraz daha fazlaca pimpirikli hali.

Malumunuz, kapınızın önüne ya da konteynıra attığınız çöpleriniz anında kamyon tarafından götürülmüyor. Önce sokaktaki köpekler ve en başta da kedicikler tarafından bir ziyaret edilip, ifadeleri alınıyor. Karnı aç gariban bir kedicik gelip, bir iki parça yemek bulabilmek için attığımız torbaları umutla deşeliyor. Hele de hoşuna giden bir koku aldıysa, yiyeceğe ulaşmak için bütün torbayı bir güzel elden geçiriyor.
Peki bu elden geçirme esnasında, kokan yiyeceğe ulaşana kadar karşısına neler çıkıyor?
İğne? Jilet? Kenarları jilet kadar keskin konserve kutusu boşları? Az önce kırdığınız bardağın cam kırığı parçaları? Kesici cisimler, kimyasal maddeler? Ve daha neler neler!

Bir lokma mamaya ulaşmaya çalışan kediciğin ya da köpeciğin bunlara maruz kaldığını bir düşünsenize!
İşte bu yüzden ben bir iğneyi bile atarken on kere paketliyorum. Sanırsın paketin içinde iğne değil, dikiş makinesi var!
Cam kırıkları, oof of, hayatta en nefret ettiğim çöp kısmı. Gazete kağıtlarına kat kat paketleyip, bantlayıp, torbalayıp öyle atıyorum.
Kocamın tıraş bıçaklarının başlarını öyle bir bohçalıyorum ki, böyle kocaman top şeker gibi oluyorlar!
Boş konserveleri asla hemen atmıyorum. İlla içine bir şeyler tıkıyorum, dolduruyorum, sonra da yine milyon kat paketliyorum ve torbalıyorum, öyle gönderiyorum çöpe.  Çünkü konserve kenarlarının nasıl jilet gibi kestiğini, yıllar evvel boş bir mısır konservesini şööyle süngerle döndüre döndüre yıkama gafletinde bulunduğumda çok acı şekilde tecrübe etmiştim. (Şu anda düşününce bile kanım çekildi yeminle!)
O zavallı kediciğin, konservenin dibinde kalan ton balıklarını sıyırmaya(!) çalışırken başına gelebileceği siz düşünün!.. Ya da boş kedi maması konservesinin dibine ulaşmaya çalışırken kafasını nasıl sıkıştırabileceğini!... Bunlar sık görülen vakalar.
Hal böyle olunca bizim evde çöpler hoop diye atılmıyor.
Temizliğe gelen abla bile alıştı bana. Birikmiş jiletleri, teneke kutuları falan atmıyor, bana getiriyor ki ben onları paketleyeyim.
Eh bu tarz atıkların paketleriyle birlikte çöp cüsselerini de ne kadar büyütebileceğini tahmin edersiniz. Şunun şurasında iki insan, iki  köpeklik minik bir aileyiz. Ama çöpümüze bakan evde ayı sülalesi yaşıyor sanır.
Neyse.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Ohoo kardeşim biz çöp atarken bu kadar kendimizi kasamayız!" Öncelikle, bu zor bir şey değil, inanın. En azından elinizden geleni yapabilirsiniz. Benim kadar kasmanıza da gerek yok, ben ekstra paranoyak olduğumu kabul ediyorum zaten.
Ama en azından dikkatli ve duyarlı olmak adına, sokaktaki masumları yaralamamak adına şunlara dikkat edebilirsiniz:
- Yiyecek maddeleri ile kesici cisimleri ya da kimyasal maddeleri asla aynı torbaya atmayın.
- İçinde et olan (ya da kokusuyla kedilere cazip gelen herhangi bir şey) konserveleriniz bittiğinde, atmadan iyice sudan geçirip içindeki yiyecekten arındırın ki, masumlar o eti ya da yiyeceği yiyorum diye dillerini paralamasın.
- Cam kırıklarınızı mümkünse siz de paketleyin ve yiyeceklerden ayrı çöpe atın. Buna üşenmeyin. Ben bile bunca sakarlığımla, kırk yılda bir cam kırıyorum. Eh siz de her allahın günü bardak kırmıyorsunuzdur herhalde? Kırk yılda bir olunca da azıcık özen gösterebilirsiniz.
- Kürdanlarınızı da yiyeceklerinizle beraber atmayın. Çok ciddi yaralanmaya sebep olabilir.
- Kimyasal ürünlerinizin şişelerini ağzı açık olarak atmayın, mümkünse torbalayıp - ve tabii ki yiyeceklerden ayrı bir çöp torbasına -  atın.
- Kesici ürünlerinizi başıboş atmayın, en azından kesici olan kısımları kamufle ediverin.

Bunları yapmak hiç zor değil. Ve bence üşendiğiniz anlarda, "Amaan şimdi kim uğraşacak yaa?!" dediğiniz zamanlarda, sadeceve  sadece, sizin attığınız cisim yüzünden yaralanabilecek (ve hatta ölebilecek) o masum canlıyı gözünüzün önüne getirin.
Unutmayın, içtiğinizde sizi zehirleyebilecek bir kimyasal madde o miniğe kim bilir ne yapar?
Sizin canınızı fena yakan bir kesici ya da delici cisim onun canını çok daha fazla yakacaktır ve üstelik onun koşturup kendini tedavi ettirebileceği bir doktoru da yok. Acıya terk.
Yazıktır.
Eminim sizin yüzünüzden bir canlının yaralanmasına gönlünüz razı gelmeyecektir.
Birçok kişi çöpe attıklarının nasıl ölüm saçtığının farkında bile değil.
Ama bu konuyu ne kadar gündeme getirirsek, anlatırsak, yayarsak, insanlar da o kadar bilinçlenecektir. Dikkat edecektir.
Ve böylece de, attıkları çöplerin başka canlılara zarar vermediğini bilerek gönülleri rahat olacaktır.

Foto kaynak.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...