Sayfalar

15 Eylül 2015 Salı

Her An'ıma Aşığım





Bu geceyi kendime, 'balkonda keyif' gecesi olarak tahsis ettim.
Kocam bilgisayarının başında çalışırken ve ara ara face'te gezinirken, tüylü evlatlarım evin içinde 'itlik' peşinde koşarken, bir şişe kırmızı şarabı kaptım, mumlarımı yaktım, kulağıma heeer türden şarkıdan oluşan bir karışık playlist taktım ve balkonumdaki kocaman saksından bozma kanepeme kuruldum.
Evet bu gece benim gecem.

Di.
Evet, "di."

Çünkü aslında gecem bitti, az sonra yatacağım.

İçtim, içtim.
Müzik dinledim, hayal kurdum. 
Eylül geldi ya, gündüz güneşi yakar, gece soğuğu titretir,  (Benim gibi dengesiz!) o yüzden, sırtıma sırtıma esen rüzgardan korunmak için sarınıp sarmalandım.

Yaktığım dört mumdan sadece biri kaldı.
Ve sadece bir kadehlik şarabım.
Kocam ve tüylülerim çoktaaan uyudu. Ev karardı.
Balkonda sadece direnen son mumun ışığı kaldı.

Az önce elimde kadehle gevşeyip kendimi gökyüzüne bıraktım. Bulutlar çok acayipti, muhteşemdiler. Böyle beyaz-gri renkte, kocaman ve delik delik... Tarif edemiyorum. Çok güzellerdi!
İzledim, izledim..

Sonra kalkıp mutfağa gittim. Biraz oyalandım. Su falan aldım. Uyuyan Mısır'ı sevdim.

Balkona döndüğümde bulutlar gitmişti.
Bir baktım gökyüzü kapkaranlık. 
Sanki o bulutlar hiç olmamış gibi.
Zaten yıldız da yoktu bu gece. Sadece o masalsı acayip gri bulutlar vardı.
Ama bir su alıp geldim, kaybolmuşlar...

Bombok oldum önce. Daha seyredecektim çünkü onları!
Şarabımı içip, müziğime dalıp, o bulutları seyrederek kim bilir ne hayaller kuracaktım!
Ama gitmişler!
Zaten bana kalacaklarının sözünü de vermemişlerdi.
Sen git içeride takıl Eylül, suyunu al, köpeğini sev, aynada aylak aylak saçlarını düzelt, budolabına bak, şu dondurmayı yesem mi acaba diye düşün, yeme, sonra da ayaklarını sürüye sürüye balkona geri dön, biz yine burada senin emrine amade olacağız dememişlerdi.

Demiyorlar.
Hiçbir an, kalıcı olacağının garantisini vermiyor. Hiçbir zaman.
Ama ne acayiptir ki biz her zaman o 'anları' sanki hiç sonları olmayacakmış gibi, son derece değersizlermiş gibi, her istediğimiz an elimizin altında hazır bulacakmışız gibi harcıyoruz da harcıyoruz!

Sanki yüz yaşımıza kadar yaşayacakmışız gibi!  Tekrar görürüm, tekrar yaşarım, tekrar koklarım, tekrar severim, tekrar deneyimlerim, tekrar elde ederim diye diye diye.... 
Gencim daha, daha çok zamanım var... Nasılsa yaşarım... Nasılsa yaparım... Şundan sonra yaparım, bundan sonra yaparım...

Bok yaparsın.

Yapamazsın. 

Bugüne ait o 'anı' yarın yaşayamazsın. Hatta şu ana ait bir şeyi, beş dakika sonra yapamazsın. 
Çünkü o bu ana ait. Tadını çıkart ya da vazgeç.
Bak, nasıl yok oluyor bulutlar! Seni mi bekleyecek?

İşte böyleyim ben son zamanlarda.
Bakmayın bulutları kaçırdığıma, aslında su almaya gitmeden önce doya doya içime çekmiştim hepsini.
Ama yine de döndüğümde bulurum sanıyordum, bulamadım...

Ama her anımı seviyorum. Çünkü hepsi eşsiz. Bazen çok bunalıyorum, çok ağlıyorum ama onlar da benim gözyaşlarım. Benim!
Her saniyesiyle bu hayat benim.
Her anıyla.
İyi yanımla, kötü yanımla, kocaman kahkahalarımla ve  her türlü ahmaklığımla.
En güzel hislerimle ve en hissetmemem gereken duygularla.
Doğrularım, yanlışlarım, uçmalarım, coşmalarım ve en olmadık yerde tökezlemelerimle.
Söylediklerim, söylemek isteyip de söyleyemediklerim ve söylememem gerekip de söylediklerimle.
Bazen dimdik, güzel ve parlayan, bazen de eciş bücüş bir şeyim.

Ama benim bu, benim!
Her saniyem eşsiz benim.
Ve ben, yaşadığı en kıymetli an kadar sıradan ve en hüzünlü hatıram kadar güzelim.




7 Eylül 2015 Pazartesi

Bir Geceden Sabaha


Son birkaç gündür hiç yapamamış olsam da, kafam iyiden iyiye güzel gezmek, dibine kadar ve delicesine sarhoş olmak istiyorum. 

Ne sahilimde çığlık çığlığa bağıran Suriyeli adamın sesini, ne yan plajımda kıyıya vuran ve kalbimi dağlayan bebeği, ne sürekli üstümüze üstümüze ışık tutan sahil güvenlik botlarını, ne gecenin derinliğimden gelen siren seslerini, ne de daha on sekizinde, yirmisinde, belki daha hayalleri bile olamadan patlayarak, parçalanarak can veren genç adamları düşünmek istiyorum. 

Birkaç saatliğine ya da geceden sabaha kadar, başka bir gezegene, başka bir gerçekliğe ışınlanmak istiyorum. Çığlıklar atarak koşmak, üstümü başımı çıkarıp, gecenin bir yarısı kendimi denize, dalgaların içine atmak, köpüklerle oynaşmak, asla gidemeyeceğim kadar uzaklara yüzmek, yıldızlarla konuşmak, ay ışığında denizde sırt üstü yatmak, karanlık sokaklarda şarkı söyleyerek dans etmek istiyorum. Çölde su bulmuş gibi, en büyük hayalim gerçek olmuş gibi, en ummadık anda aşık olmuş gibi, yeniden küçücük bir çocuk olmuş gibi hoplamak, zıplamak, havalara uçmak ve masalsı bulutlara tutunmak istiyorum.

Gerçek dünya, bugünlerde yaşadıklarımız olmasın, bunların hepsi kurmaca olsun, gerçek hayat aslında... gerçek dışı olsun istiyorum!

Denizin kokusu burnuma dolduğunda, ellerimi yumuşacık kumlara göndüğümde, tatlı bir uykuya daldığımda ve güzel bir çörek kokusuyla o uykudan uyandığımda hissettiğim gibi... 
Sevdiğime sarılıp uyuduğumda, bir parça ekmeği zeytinyağına bandığımda, sabahın ilk kahvesini yudumladığımda, bir minik kedinin doyduğunu gördüğümde, köpeklerim sevgiyle ve çıkarsızca kuyruk salladıklarında duyumsadığım gibi olsun dünya, böyle olsun gerçekler de.

Kötülük her köşe başında gezinmesin, hayat böyle zalim, gerçekler bu kadar acı 
olmasın istiyorum.

Sadece bir geceden sabaha, gerçek olmayan bir dünyayı, gerçekmişçesine içime çekerek yaşamak istiyorum.



Klavye Başında Acılarımız


Uyumak üzere yatarken, sabah gözünü açacağın günün lanet bir gün olacağını bilmek ne acı. Bunu hepimiz yaşadık dün gece, Dağlıca haberini aldıktan sonra. 

Ama o acıyı bir de ateşin düştüğü yerlere sor! 

Hepimizden geçip gidecek bu acı, kimse inkar  etmesin, ha belki çabuk, belki uzun süre sonra. 
Ama geçecek. 
Teker teker kaldıracağız o kara profil resimlerimizi. Gündelik, hatta eğlencelik paylaşımlarımıza döneceğiz. Hatta bir çoğumuz, sabah sosyal medyada profilini karartırken, gece gezmelere akacak. Siyah foto orada dururken, hoppala hoppala dans edecek. Belki bir yandan Facebook'ta terörü lanetlerken, yandaki tabda Youtube'tan komik videolar izleyecek. 
Ve inanın ki bunu kınamak için söylemiyorum. 

O kadar allak bullak olduk ki... Hani bir Çin işkencesi varmış, kafasına önce sıcak su, sonra soğuk su damlatırlarmış adamın. İşte aynen o durumdayız milletçe. Bir gün huzur buluyorsak, ertesi gün tokadı yiyoruz suratımızın ortasına. 
Zaten bir cahil  delinin elinde kepaze olmuşuz, aydınlık ruhlar olarak her allahın günü bunun bulantısını yaşıyoruz midemizde. 
İnsanlık dersen resmen çürümüş. Her türlü riya, ahlaksızlık, çekememezlik, kin, nefret kol geziyor. Cehaletin nasıl da tehlikeli bir şey olduğunu görmek için, sosyal medyada bir iki tur atmak, 13-15 yaşlarındaki ergenlerin, ünlü ya da ünsüz, hiç tanımadıkları kişilere nasıl galiz küfürler, pislik çukurundan çıkmışçasına iğrenç laflar attıklarına tanık olmak yetiyor. 
Bunları gördükçe, bir insanın nasıl bu kadar şerefsiz, hadsiz ve kötü olabileceğine inanamıyorum.
Sonra hayvanlara, çocuklara, kadınlara yapılan onca işkence, kötülük ve bunu yapan kişilerin dinden, namustan dem vurup, ağızlarından köpükler saçarak ahlak dersi vermesi! 
Hani ölür müsün, öldürür müsün derler ya, tam o cinsten, insanı çıldırtacak kadar riyakar durumlar, her köşe başında.
Hadi bakalım, sonra gel de normal insan ol!
Zaten ülkedeki her şey yeterince çapraşık ve zor. Bir de deste deste masumlar ölüyor.
Ve bizler her gelen gün ile bunları idrak etmeye ve sindirmeye çalışıyoruz. 

İşte tam bu noktada, eskiden tüm bunlar olurken saçını başını yolan, çığlıklar atan, isyanlar eden bir kişi olarak, artık tüm bunların ne kadar boş ve faydasız olduğunu gördüm. 
Çünkü bir olay oluyor, hooop hepimiz internet başına geçip bir şeyleri 'kınıyoruz!!', 'lanetliyoruz!!', 'isyan ediyoruz!', 'istifaya çağırıyoruz!'. Tvit atıyoruz, facebook başında sabahlıyoruz, hep aynı aynı aynı cümleleri, başkalarının kelimelerini, fikirlerini 'beğeniyoruz', repost  yaparak paylaşıyoruz da paylaşıyoruz!! Bunları yapmayanlara saldırıyoruz. Kumsal fotosu paylaşanlara laf sokuyoruz, sonra kendimiz kumsala inip yağlarımızı sürünüp denizlere cupluyoruz. Sorumlulara küfrediyoruz, içimizi boşaltıyoruz, sayıp sövüyoruz ve her seferinde 'sözün bittiği yere' geliyoruz.
Ee sonra?
Hadi silbaştan hep aynı şeyler.
"Aksiyon lazım" diyoruz ama kimsede klavye başından kalkacak derman kalmamış.

Bu nedenle ben kendi adıma, bu yaz kendimi geri çektim. Sosyal medya, özellikle hayatımın son birkaç senesinde beni o kadar yordu ki psikolojik olarak, "Görmeyeceksin Eylül." dedim.
Bir kere ben politikadan ne anlarım, ne de anlarmış gibi geçinip kendimi komik şekillere sokarım. Ve üstelik de nefret ederim. Hal böyle olunca, politik söylemlere giremem.
Haber niteliği taşımayan, herkesin birbirinden görüp de "paylaş"a bastığı yazı ve fotoları paylaşmak da bir işe yaramıyor görüyoruz.

Ben artık klavye başında acı çekmek istemiyorum.
Hatta ben acıları değil, mümkünse mutlulukları büyütmek istiyorum. 
"Savaşa hayır!" diye bağırdıkça, savaşı beslersin derler hep.
Barışı isitiyorsan, barış diye bağıracaksın, savaşa hayır diye değil. 
Sağlıklı kalmak için, "Hasta olmayayım" diye değil, "Hep iyi olayım" diye dilemek gerektiği gibi.

Gazete almıyorum, tv izlemiyorum, haberleri 'kendi istediğim zamanlarda' takip ediyorum. Ve açıkçası günlerimi mutlu, keyifli ve kaliteli geçirmeye çalışıyorum. Sosyal medyadan uzak durmak ise büyük ölçüde bunu başarmamı sağlıyor. Küçük ama aydınlık, vicdanlı, hedef ve hayallerle dolu, çok sıkı çalışacağım ve emeklerimin karşılığını alacağım bir dünya kurmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden de canımı sıkacak şeylerden kendimi uzak tutmaya çalışıyorum çünkü kendimi, sosyal medyadaki sonu gelmeyen "hep aynı cümleleri paylaşma" kahramanlıklarına kaptırırsam, güçlü ve sağlam duramam ve şu dünyada kimseye bir faydam olmaz.
Peki yanmıyor mu canım? 
Tüm bu uzak kalma çabama rağmen asla duyarsız bir insan olmadığımı ve asla da olamayacağımı, beni yıllardır tanıyanlar, kalbimin içini görebilenler çok iyi bilirler. (Geri kalanlar da vız gelir bana zaten.)

Yani, çok canım yanıyor.
Sadece artık gereksiz naralar atmaktan bıktım. Her ne kadar sivri dilimi törpülemekte zorlansam da ve hatta gerektiğinde kullanmaktan zerre kadar çekinmesem de, gereksiz yere bıdı bıdı bıdı yaptığımı ve moralimin bozulduğunu hissettiğim anlarda kendimi frenlemek istiyorum.
Varsa yapabileceğimiz elle tutulur bir aksiyon - oy vermek ve yürüyüşlerde bağırmanın da dışında- yapalım. 
Yoksa eğer, herkes kendini güçlü, akıllı, birikimli, bilgili ve aydınlık kılacak ne varsa onunla uğraşsın bir zahmet.

Çünkü gün gelecek, sadece ve sadece bu gücümüz ve aydınlığımızla çıkacağız bu pisliğin içinden. 
Başkalarının tek kalıptan çıkmış paylaşımlarını ve kelimelerini tekrar tekrar paylaşarak değil.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...