Sayfalar

30 Kasım 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Komik Bıyıklı Kediler


Merhabaa!
Bu hafta Tatlı Pazartesi'nin konuğu, birçoğumuzun internette komik video ve fotoğraflarına bakmaktan çok keyif aldığımız, canımız cicimiz, komik mi komik kediler!
Ama bunlar öyle bildiğiniz kediler değil: Bıyıklı kediler!

"Bıyıksız kedi mi olurmuş ki?" dediğinizi duyuyorum. Tabii ki olmaz ama bunların bıyıkları başka bıyık!
Pala bıyıktan, Hitler bıyığına, Şarlo bıyığından, bıçkın sokak serserisi bıyığına, kıro bıyığından janti jön bıyığına kadar hepsi var.
Siz de benim gibi komik kedi görsellerine bayılıyorsanız, hadi bir göz atın o zaman. :)

Herkese sağlık dolu, keyifli ve güzel bir hafta dilerim.

(Not: Şaşırarak fark ediyorum ki bıyıklı kedilerin çoğu siyah-beyaz.
 Not2: Yayının sonuna yedi adet de bıyıklı köpek fotosu ekledim, onlar da pek şeker. :) )







23 Kasım 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Tüyap Artist 2015'in Ardından


Merhabalar!
Bu hafta Tatlı Pazartesi'nin konuğu aslında bir hafta kadar gecikmeli geldi maalesef.

Bundan bir önceki haftasonu Artist 2015'i gezmek için Tüyap'a gittik. Hatta cumartesi günü gittik, ben gecesinde fotoğrafları blogda paylaşırım, belki pazar gitmek isteyen birilerinin işine yarar diye düşünmüştüm. Ama fuar dönüşü kameramı annemlerin arabasında unutunca :( ne yazık ki bu planım suya düştü
Eh, bir hafta gecikmeli de olsa paylaşayım bari dedim ve bir hinlik yaparak Tatlı Pazartesi ile de birleştirmiş oldum ;)

Eserler burada benim gezme yani fotoğraf çekme sıramla yer alıyor. Ve tabii ki beni cezbeden eserleri çektim. Ah tabii çok beğendiğim ve fotoğrafı iyi çık(a)mamış olanlar da var, onları paylaşamıyorum maalesef.

Herkese çok güzel, rengarenk, yaratıcı bir hafta dilerim.











16 Kasım 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Sokak Sanatından Yaratıcı ve Muzip Örnekler -1-


Merhaba!
Bu haftaya ülkece ve dünyaca pek de moralli başladığımız söylenemez değil mi? 
Terörün olduğu bir dünyada huzurla, güvenle nefes alabilmek ne mümkün!
Kötülüğün kol gezdiği şu hayatta, sanat ile, müzik ile, edebiyat ile, doğa, dostluk, aşk ve sevgi ile kendi küçük ama kıymetli hayatlarımızı renklendirip, iç huzurumuzu koruyabilirsek ne mutlu bize.

Bugün Tatlı Pazartesi'de yüzümüze tatlı bir tebessüm yerleştirecek bir seri var.
İngilizcede "Street Art" olarak bildiğimiz sokak sanatı çalışmalarına oldum olası çok düşkünüm. Tabii sokak sanatının yelpazesi oldukça geniş. Mesela dudak uçuklatacak güzellikte duvar resimleri sokakları muhteşem bir havaya sokarken, ben onlara başka bir seride yer vereceğim.

Bugün ise daha çok, sokaktaki sıradan hatta alakasız obje ve öğelerin sanatçılar tarafından çok yaratıcı ve muzip şekilde dönüştürülmüş ve uyarlanmış hallerine bir göz atalım istiyorum. Bu çalışmaları gerçekten çok ama çok seviyorum, izlemekten inanılmaz zevk alıyorum.
Keşke bizim sokaklarımız da bu örneklerle dolup taşsa.
Sabahın köründe işe giderken, köşeyi dönüp de böyle sevimli, yaratıcı, sivri zeka örneklerini görüp de gülümsemeyi kim istemez ki?

Hayat espri ile, mizah ile, sanat ile güzel. 
Bizim ülkede bu uygulamaları yapsanız, birçok belediye gelir, hemen üstünü kapatır.
Gelişmiş ülkelerde sanata çok değer veriliyor deriz hep. Eh, adamlar sanatı yücelttikleri için gelişebilmişler işte. Denklem bu kadar basit. Sanata uzak olan insan da hödük kalıyor, beyinen güdük kalıyor, eller havaya çemberinin içinde sıkışıp kalıyor işte, yazık.

Herkese güzel, keyifli, muzip ve tatlı bir hafta dilerim.

(Not: Yazının başlığında -1- yazıyor. Yani ne demek? İleriki haftalarda bu serinin devamı gelecek demek.;) )







9 Kasım 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi: RAFAL OLBINSKI -1-


Merhaba!
Tatlı Pazartesi geri döndü! 
Hazırlamak ve yayınlamaktan çok keyif aldığım bu tatlı seri, bugünden itibaren her pazartesi sabahı sizlerle buluşacak ve eminim ki her seferinde "Acaba bu haftanın konusu kim / ne?" diye sizleri meraklandıracak.

Evet, madem başladık, bu haftanın tatlısı, 1943 yılında Polonya'da doğan ve 1981 yılından beri Amerika'da yaşayan, sürrealist ressam / illüstratör Rafal Olbinski.
Sanatçının Wikipedia sayfası için sizi buraya alayım.
Malum, sanatçı / tasarımcılarla ilgili uzun ve detaylı bilgi girmiyorum, merak edeni google'a havale ediyorum.:)

Bu arada, çok aşırı görsel yüklemesi yaparak sizi sıkmamak ve yormamak adına, Rafal Olbinski'nin çalışmalarını iki bölüme ayırarak yayınlayacağım. İkinci bölüm başka bir haftaya.

Hepinize harika bir yeni hafta ve gerçek üstü güzel ve keyifli geçecek günler diliyorum! 






7 Kasım 2015 Cumartesi

"TATLI PAZARTESİ" GERİ DÖNÜYOR!


Herkese merhaba!
Ruhumuzu pazartesi sendromundan kurtarmak, haftanın ilk gününe tatlı bir gülümsemeyle ve içimiz açılarak başlayabilmek için, bazen illüstratörlerden, tasarımcı ve sanatçılardan çalışmalar, bazen de sadece bize keyif verecek ilginç toplama görseller paylaştığım Tatlı Pazartesi serisine uzunca bir süre ara vermiştim.
Oysa hem ben çok keyif alıyordum bu seriyi yapmaktan, hem de ziyaretçilerimin de pek keyifle takip ettiğini biliyordum.
Hal böyle olunca, aynı keyifle ve tatlılıkla Tatlı Pazartesi'yi önümüzdeki pazartesi günü yeniden başlatma ve artık her hafta başında aksatmadan sizlerle buluşturma kararı aldım.

Eh, o zaman ne diyelim?
Pazartesi görümek üzere. :)


İllüstratör / Illustrator: Marie Desbons

Bodrum, İstanbul ve Bir Kadın

 
Şu anda Bodrum'dayım. Yine.
Canım gibi sevdiğim, içinde olmaktan en çok mutlu olduğum yerlerden birinde, balkonumdayım. Denize, dalgalara karşı. Yine.
Arada İstanbul'a gittim, üç hafta kalıp geri döndüm. Yarın sabah şehre uçuyorum. Hatta siz bunu okuduğunuzda ben İstanbul'da olacağım.
Yine.

Güzel Yaz, Acı Yaz
 
Her sene olduğu gibi, bu yaz da pılımızı pırtımızı, işimizi, gücümüzü toplayıp Bodrum'a geldik ve yaklaşık üç ay yaşadık burada. 
Çok güzel bir yazdı. Çalıştık, dinlendik, denize girdik, denize baktık, şaraplar içtik, mis kokulu sabah kahveleri ile uyandık, kıpkırmızı yaz domateslerine doyduk, aile toplaşmacaları yaptık, açık hava sinemalarına yayıldık, sevdiklerimizi gördük, doğum günlerimizi kutladık, mumlar üfledik, pastalar yaptık.
Tenimiz güneşle buluştu, kolumuza denizin tuzları yapıştı, onlarca güneş batırdık, dolunaylara daldık, yazdık, çizdik, hayaller kurduk, mutlu olduk, güldük.

Diğer yandan bazı acılar yaşadık. 
Yıllardır zevkle izlediğimiz denizimiz, bu yaz, yerlerinden, yuvalarından kopup yeni bir hayata kaçmaya çalışan çoluk çocuk Suriyelilerin kaçış yolu oldu. 
Bizim kumsalımız, ne yazık ki bir kaçakçılık "işletmesine" döndü. Çokça gecemiz, kulağımızı birtakım seslere kabartmaya çalışarak ve hangi durumda ne yapacağımızı kestirmeye çalışarak geçti. Sitece allak bullak olduk.
Kocamla bir gece feryatlara uyandık. Bilmediğimiz bir dilde çığlıklar atan adamların sesleri evimize doldu. Ya yakınını kaybetmiş olan ya da yaralı olan adamaların.
Sabaha kadar aklımızı yedik. Sahil güvenlik gecikti, adamcağızlar kaçtı, ertesi gün karşımızdan batık botu çıkardılar.
Ve bir sonraki gün minik Aylan'ın, masum kuzunun cesedi yan sahile vurdu.
Aklımı oynatacaktım, acaba o çığlıklar atan adam Aylan'ın babası mıydı diye. Ama hesap ettim, kitap ettim, o değildi, haberlere göre onlar bir gün sonra açılmışlardı.
Ama fark eder miydi? 
Kim bilir o adam hangi yakınını kaybetti ve kim bilir kaç kişi bizim denizimizde boğulup, kıyıya da vurmayarak bilinmezliğe, hiçliğe karışıp gitti.
Ve Aylan benim denizimde, dibimde öldü, belki ben o an manzaraya bakıp kahkaha atarken, o son nefesini veriyordu.
Bunun acısının tarifi yok.

Kaç şehit verdik? Kaç ocağa kara bulutlar çöktü, kaç kalbe kor ateşler düştü? Kaç evlat daha bir genç kızı bile öpemeden, sevdiğinin elini bile tutamadan parça parça olup öldü gitti...
Kendi yuvamızda, kendi dünyamızda mutluluklar, keyifler yaşasak da, aslında çok acı bir yazdı bu yaz. Olmaması gereken ne çok şey yaşandı, ülkece nasıl da canımız yandı...
Çaresizlik ne zor şey...

Ah İstabul...

Ülkede olanlar, internette psikolojimi bombalayanlar, dünyanın ve insanların zalimlikleri bir yana, ben son zamanlarda değişik bir huy geliştirdim. Tek bir cümleyle özetlersek şöyle diyebiliriz:
"İnadına iyi ol." 

Çünkü hayat belki zor, belki zalim ama hayat tek. Ben hayatımın hiçbir zamanında umursamaz ve duyarsız bir insan olmadım, bundan sonra da olmam mümkün değil, hamurumda yok çünkü. Lakin gama, kedere kapılıp da sorunlarımı çözebildiğim hiçbir anım da olmadı hayatımda. Üstelik hep daha beter oldum. İşte bu nedenle - kocama da söylediğim ve gülüştüğümüz gibi - baskıya gelince büyüyen, güçlenen, güzelleşen bir organizmaya dönüştüm ben. Çünkü ancak güçlü olursak, iyi olursak çözüm var. Aksi taktirde balçık içinde debelenir dururuz. İşte güçlü olmak ile umursamaz ve duyarsız olmak arasındaki fark da budur.
Hal böyle olunca, ben büyük bir motivasyonla, kocaman hayaller, planlar ve hedeflerle döndüm İstanbul'a. 
Hayallerimi hemen hayata sokmak ve kendime vakit yaratmak uğruna, hocalık yaptığım okuldan bana verilen birçok dersi geri çevirip, kalan dersleri de hayvan gibi yorulma pahasına tek güne sıkıştırtıp, ya Allah deyip şehir hayatıma daldım.
Ama şehir, uzun süre Bodrum'da kaldığım için bana gücenmiş olacak ki, gel seni bir güzel hasta edeyim, mikroplarımdan, virüslerimden ikram edeyim, kanepeye mıhlayayım da gör sen gününü dedi!
Cidden. 
Daha döndüğümün ilk haftasında, herhalde mevsim değişikliği ve hem ani, hem düzensiz fiziksel yorgunluğun etkisiyle, yatağa çakıldım. Sonra düzeldim. Sonra yine okula gittim, bu sefer daha beter hastalanıp günlerce mıhlandım.
Hayaller ve planlar için adım atmak bir yana, evimi bile toparlayamadım, çalışma odama, atölyeme adımımı bile atamadım! Bavullar bile ortada kaldı yahu. 
Ve kendimi çoook kötü hissettim çok! Fiziksel yetersizlik, hastalık, yapmak istediğin şeylere bedensel olarak yetişememek çok boktan bir şeymiş. Sağolsun kocam her şeye yardımcı oldu, yemekler, çorbalar, ıhlamurlar yaptı, köpekleri hep o çıkarttı ama yine de pek fena hissettim kendimi, işlerimi aksattığım için. Sonra biraz toparlandığımda, hemen master tezimle ilgili ayarlamalarımı, araştırmalarımı ve müracatlarımı yaptım, tek bir günde gezebildiğim kadar bienal gezip sonra bir iki parça eşyamı toplayıp hoooop tekrar Bodrum'a uçtum!

Bodrum Aşk, Kocaman Bir Aşk

Hastalık yüzünden İstanbul'a geldiğimi bile idrak edemeden, cuma öğlen havalanıp, bir saat içinde Bodrum'a indim. 
Hem hiç terk etmemişim gibi yakın, hem de sanki aylarca ayrı kalmışım gibi özlem doluydum.
Servisten inip, kulağımda müzikle yürüyerek markete gittim. Bira, şarap, ekmek, su, peynir, domates, makarna ve cips aldım. Sonra dolmuşa bindim. Kalmasını beklerken, burnuma, sadece buralarda olan bir deniz kokusu geldi, İstabul'da asla olmayan. Gözlerim yaşardı.
Evime girdim. Sadece yirmi küsür gün kapalı kalmış olmasına rağmen, o bayıldığım, evimize has rutubet ve deniz karışımı koku doldu burnuma. Ağlayacaktım mutluluktan.
Yerleri süpürdüm, şarabı buzluğa attım, duş aldım, kaşarlı ekmek yaptım kendime, ayak üstü komşumla sohbet ettim, mis kokulu bir kahve yaptım, balkona kuruldum hemen. Ahh nasıl güzeldi ahh.
İnternetsiz geldim Bodrum'a. Ne evde açıktı internet, ne de tabletimde. Özellikle böyle tercih ettim.
Ne Facebook olsun, ne Instagram, ne mail, ne şu, ne bu... Pinterest bile olmasın. Ulaşmak istediğim kişilere de telefonla ulaşırdım nasılsa, gerisi kalsındı.
Sonra gün batımında şarabımı açtım, müziğimi koydum, defterimi, kalemimi aldım, yazmak, bolca yazmak için.
Ama yazamadım. Çünkü gözümü gökyüzünden ayıramadım. Sanki yirmi küsür gün önce burada olan ben değilmişim gibi, sanki yıllardır görmemişim gibi. Hava kararana, son grilikler koyulana ve gecenin siyahına karışana, hiçbir şey gözükmeyene kadar baktım. 
 
Mutluluk bazen sadece bu kadar basit bir şey.
 
Sonra gece saat kaçtı hatırlamıyorum, kadehimi de alayım sahile ineyim diye evden çıktım, tesadüfen bir komşumla karşılaştım, hadi gel içelim dedim, tamam şişemi kapıp geliyorum dedi, geldi ve sabahın dördüne kadar sohbetin dibine vurduk.
İki kafa dengi kadını birkaç şişe şarap ve müzikle bir mekana koy, işte sonuç budur. Çok spontan ve çok güzeldi, çok mutlu oldum.
Tabii sabah mide, kafa namına bir şey kalmamıştı bizde ama olsun. :)
İkinci gün önce ailemle sonra kendimle baş başa, son gün yani bugün, önce oy verme işlemiyle, sonra aile dostlarımızla keyif ve yapılan bazı 'önemli' sohbetlerle geçti.
Ve akşam günbatımında yine evimde, yalnız, internetsiz, tvsiz ve gökyüzümle, şarabımla, müziğimle baş başayım.
Seçim sonuçlarının gidişini annem ve kocamdan telle aldım.
Ama bu gece bunu düşünmeyeceğim. Zaten düşünecek (ya da şaşıracak) olsaydım kendimi evimde izole etmezdim. Onlarla sonra ilgileneceğim.

Yarın öğlen uçağıyla şehre dönüyorum. Tabii internetim olmadığı ve bunu şimdi yayınlayamayacağım için, siz bunu okurken ben çooook yakınlarda olacağım. :)

Ve yine çok motive şekilde dönüyorum.

Yapacak çok şey var. Ve bir saat boyunca balkonda maruz kaldığım rüzgar dolayısıyla yine hasta olmazsam, hepsini teker teker hayata sokmaya başlayacağım.
Bodrum müthiş, Bodrum benim için tam anlamıyla aşk. Evime, balkonuma delice aşığım. Burada kendimi müthiş hissediyorum. 
Ama İstanbul'a da aşığım. Çünkü İstanbul'da kaldığım sürece Bodrum'umu özleyebiliyorum. :) Ve bence en güzel kavuşma, özlemden sonra gelen.
Ve ayrıca İstanbul bence ritm demek, tempo demek, evet belki bolca koşturmaca ama koştura koştura bir yerlere ulaşmak demek.
Çaba, gayret ve hayallerin gerçekleştiği yer demek. 
Çalışmak demek. 
Ki eğer çalışmayı benim gibi seviyorsanız ve "Artık aşkla çalışacağım işin ne olduğunu biliyorum ve ona gidiyorum" diyorsanız, İstanbul aslında gerçekten hayat demek.

Ve ben hayatımı sevgiyle yaşamaya, her geçen günle kendime ve bize yeni güzellikler katmaya, büyümeye, uçmaya, coşmaya geliyorum.

Tutabilene aşkolsun!
Sonbahar ve kışımız pek güzel olsun! :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...