Sayfalar

31 Aralık 2014 Çarşamba

Mutlu, Umutlu, Harika Yıllar!

Uzun, uzuuuuun bir aradan sonra merhaba.
Çok yoğundum.
Çok yoruldum.
Zaman deli bir hızla geçti ve ben bir oraya, bir buraya koşturup durdum.
Bazen kendimi bile unuttum, bazense sadece ve sadece dinelenebilmenin hayallerini kurdum.
Yoğun tempom nihayet bitti. En azından bir süre için.
Bu vesileyle biricik bloguma gelip, beni okuyan ya da şöyle bir uğramış olan herkese ses vereyim, mutlu, şahane yıllar dileyeyim dedim. :)

Biz bu gece maaile toplandık. Sohbet ediyoruz, içiyoruz, müzik dinliyoruz, yemekler yapıyoruz, yiyoruz, keyifleniyor, yeni yılı bekliyoruz.
Dilekler biriktiriyor, umutlarımızı çoğaltıyoruz. 
Ve hepinize pırıl pırıl günlerle, gerçeğe dönen hayallerle, mutlulukla, merhametle, adaletle, barışla, ferahlıkla, sağlıkla ve istediğiniz ne varsa hepsiyle dolu bir 2015 diliyoruz!

Yok yok... Tutamıyorum kendimi ben, yapmazsam tikler gelecek..
Önceden söylemiştim, yine söyleyeceğim, tutmayın beni:

"HAAAYDİ SENEYE GÖRÜŞÜRÜK!"
:)))


22 Kasım 2014 Cumartesi

Çağan Irmak, Kocamı Neden Ağlatamıyorsun?


Kocam, "Çağan Irmak ağlatma mühendisliği yapıyor." dedi dün gece.
Tam da, hangi filme gitsek diye internetten bakınırken ve Unutursam Fısılda ile Karışık Kaset arasında karar kılmaya çalışırken.
"Hah, buna gidersek yine ağlayacağız." dedi, Çağan Irmak'ın Unutursam Fısılda'sını kastederek.
"Sen ağlamazsın ki! Nerdeee, keşke ağlasan!" dedim ben de. 
Kocam bilir, filmlerde, dizilerde eşleriyle birlikte ağlayabilen adamlara özenmişimdir hep.  Ama sanmayın ki benim kocam duygusuz bir hırt. Hayır tabii ki öyle değil, tersine çok da hisli adamdır.
Ama bir filmin ağlamalı film olduğu baştan belliyse, hemen bünyesindeki alarmlar çalmaya başlar sanki... "Ağlama, ağlama, ağlama!! Herkes ağlayacağı için sen sakın ağlama! Hatta ağlayanlarla dalga geç!"
Nedendir bilmem ama bu genelde böyle.  Hal böyle olunca bana da geliyor bir kasılmalar. Kendimi "Öööğğuuuhuuu aaauuhuuuu!" diye bırakmak istediğim sahnelerde, böyle saçlarımı kafamın iki yanından yüzümü kapayacak şekilde çekiştirip kapamalar, burun çekme seslerim duyulmasın diye böyle nefesimi içime içime çekmeler, selpakları saklamalar, gözyaşlarımı içime akıtmalar, için için ağlamalar... .:)
Ve tabii bu arada yan gözle kocamın ifadesini kollamalar, "Acaba o da hisleniyor mu? Acaba onun da kalbine dokunuyor mu bu sahne? Yok, hislenmiyor gibi.. Ama niye, duygusuz mu benim kocam? Ay dur, burnunu çekti sanki, ağlamak istiyor da tutuyo gibi.. Bak gözleri de yaşlandı, azıcık parlayıverdi sanki... Yok yahu, ışık vurdu ondan oldu... Yok yok, onun da içi acıdı, bak derin derin nefes alıyor gibi.. Yoksa kemeri mi sıkıyor? Ayyy ne hissediyor bu adam yaaa oooff?!?" şeklinde triplere girip, filmi kendime zehir etmeler...
Ve çook sonra, "Eeeh yetti bea!" dediğim bir an...
Sen ağlamazsan ağlama sevgili kocam, ne yapayım, ben ağlayacağım bu sahnede, hatta bu filmim her saniyesinde! Hatta kimse ağlamasa bile ben ağlayacağım tamam mı? Göz benim, yaşı benim, burun benim, selpaklar benim yahu!!
:)
Her şey bir yana, tatlı kocam gerçekten böyle. Ama diğer yandan da gerçekten hisleniyor Çağan Irmak filmlerinde, biliyorum. Çok severek izliyor, onun da içine dokunuyor, fena oluyor. Sadece karısı kadar ağlamaklı ve titrek değil. :) 
Ama ben böyleyim. Hele de kendimi dolu hissettiğim bir dönemse ya da dolunay falan varsa ( aa siz benim dolunayda ağlamaklı kurt adam olduğumu hala bilmeyenlerden misiniz?), en abuk sabuk sabuk dizilerde bile ağlayabilirim, değil ki Çağan Irmak filmleri!

Dün, gecikmeli olarak Unutursam Fısılda'ya gittik. Hümeyra, Zeynep Farah Abdullah ve Mehmet Günsür, müzik, 70ler, 80ler, o eski günler...
Çok güzeldi.
Yalnız şöyle bir şey oldu, normalde benim bildiğim, tanıdığım Eylül'ün ağlaması gereken sahnelerde ben ağlamadım. Allah allah nooluyoruz yahu dedim. Hani tuzluğu silkelersin tuz dökülmez de biraz daha hızlı sallarsın ya, işte öyle silkeledim kendimi. Ama yok, ı-ıh, ağlama gelmedi.
Eyyyvahh dedim, benim adamı ağlatacağım diye umarken o mu beni kendine benzetti yoksa? 
"Haaayyııır, olamaaazzz! Bunu bana yapamaaaz!", derken.... Hümeyra'nın konseriyle şarıl şarıl açıldı benim musluklar!
Kocamdan saklamadım gözyaşlarımı.
Ama sol tarafımda yabancı bir kız oturuyordu, saçlarımı o yönden kapadım yüzüme bu sefer.
Ağladım, ağladım.
Çağan Irmak filmiydi sonuçta.
Seviyorum ben o adamı. Ağlatma mühendisiymiş, şuymuş, buymuş, olsun!
Demek ki bana hitap ediyor yaptıkları, yüreğime dokunabiliyor.
Kocam da çok sevdi bu filmi, gerçekten.

Ağlamadı ama olsun! :)


 


13 Kasım 2014 Perşembe

Giysi Bukalemunu Olmak




Başlığı okudunuz ve eminim ki neredeyse hepiniz "O nasıl şey öyle?" dediniz.
Ancak belki farkındasınız, belki de değilsiniz ama birçoğunuz giysi bukalemunusunuz.
Ben de öyleyim!
Peki nasıl bir şey giysi bukalemunu olmak?
Efendim, nasıl bukalemun canlısı girdiği mekana ve ortama göre renk değiştiriyorsa, biz de giydiğimiz giysiye göre 'ruh hali' değiştiriyoruz.
Yalnız yanlış anlaşılma olmasın, "Ruh halimize göre giyiniyoruz." demiyorum. Tabii ki onu da yapıyoruz ama benim bahsettiğim durum başka.
Birçoğumuz giydiğimiz giysinin ruhuna bürünüveriyoruz hemen.
Mesela ben...
Ayağımda spor ayakkabı, üstümde de eşofman, falan varsa, hemen kendimi çok hafif ve zinde hissetmeye başlarım! Sanki fazladan bilmemkaç kilom yokmuş gibi. Hatta bazen işi daha da abartıp, Amerikan filmerindeki sokak basketçileri gibi hissetmeye başlarım. Ver elime bir top, sektire sektire koşayım, efsane bir basket atayım! Güdük boyumun ve hayatımda hiç basket oynamamış olmamın ne önemi var canım!

Giydir üstüme ceketi - ki ben ceketlere bayılırımm - hemen yüzüme belli belirsiz bir ciddiyet ifadesi yerleşir. İş kadını havalarına giriveririm. (Peh!) İşte bu yüzden, yani fazla ciddiyet beni bozacağı için, ceketlerimi genelde jean ve basic tişörtlerle kombine ederim.

Bak bir de topuklu ayakkabı meselesi var, işte o beni benden alan bir konu. Daha önceki yazılarımdan bilirsiniz, sivri topuklu ayakkabı ile oldukça geç tanıştım ben. Ama tanıştıktan sonra da bir hevesler, böyle her yerde topuklu ayakkabı giyesimin gelmeleri, mağazalarda topuklu reyonlarına seğirtmeler... Anlayacağınız tam bir sonradan görme oldum. İsterse üstümde çuval olsun, ayağımda şöyle yüksek ve sivri topuklu bir ayakkabı varsa hemen modum değişiveriyor, daha havalı, daha seksi, daha kadın gibi hissediveriyorum hemen. Ha söyelemeden geçemeyeceğim, bir de tek ayağımı arkaya doğru kaldırıveresim geliyor hep. :) Sizde de var mı böyle tuhaf bir dürtü? (Ne olur var deyin!)

Ama aynı ben'e giydirin bir kaba yağmur çizmesi ve seyredip görün neye dönüşüyorum! Lap lap lap kocaman adımlar atan, yaldır yaldır yürüyen, bastığı yağmur sularını etrafa sıçratan ve hele ki bir de üstümden dökülen bol bir kaban falan giydiysem, buyrunuz size kadın mı, erkek mi belli olmayan bir acayip şehir magandası! Ay tamam bu konuyu geçelim, daha da uzatırsam korkacaksınız benden. :/

Neyse efendim...
Sonra mesela pofuduk kazaklar, hırkalar giydirin bana. Altımda yünlü bir tayt, ayağımda yumoş, kilim desenli ev botları ve yumuşacık çoraplar varsa değme keyfime! Anında - hani ingilizcede cozy denilen - sıcacık bir moda giriveriyorum. Sanki az önce o topuklu ayakkabıyla gülümseyerek tek ayağını arkaya kaldıran zilli ben değilim!
Yayılayım kanepeme - ahh hatta şömine başı olsaydı ne iyi olurdu ama yok:( - kocam ve biricik kuçularım da yanımda olsun.. Bir elimde sıcacık, mis kokulu kahvem, diğer elimde saatlerce okuyabileceğim harika bir roman. İşte tam bir kış keyfi!

Bu arada unutmadan, çantalarım değiştikçe de ruh halim değişiyor. Taktığım çanta ne kadar koyu renk olursa, ne kadar ciddi olursa, ben de o moda giriyorum. Bu nedenle kendimi rahat, neşeli ve sevimli hissetmek istediğimde mutlaka renkli, spor çantalar tercih ediyorum.

Ya da mesela böyle ifil ifil, uçuş uçuş bir elbise giyeyim, hoop hemen tatlı tatlı esen bir Bodrum evi terasındaymışım, karşımda şahane bir manzara varmış, fonda Yunan müzikleri çalarken pembe şarabımı yudumlayıp, deniz ve tuz kokusunu derin derin içime çekiyormuşum gibi oluyor. (Vallahi oluyor.)
Ya da abiye giyeyim mesela, kendimi kokoş teyze gibi hissediyorum. O nedenle modern kesimli ya da romantik, uçuşan abiyeleri tercih ediyorum.

Daha birçok örnek verebilirim bukalemunluk hallerime ama fazla da sıkmamayım sizi. Eminim sizler de okudukça "Aaa ben de böyleyiiim!" dediniz. Haksız mıyım? :)

Ama bence bu durumu dikkate almakta gerçekten fayda var.
Modasenin ruh halini etkiliyorsa, güçlü bir silah oluyor demektir ve onu en iyi şekilde, kendimizi en mutlu ve keyifli hissedecek şekilde yönlendirmek lazım gelir bence.
O gün seksi mi hissetmek istiyorsun ya da rahat ve gevşek mi? Belki de çok önemli karalar alan çook başarılı bir işkadını gibi.
Sabah kalk, geç dolabının başına ve seç modunu.
O gün ne giydiysen o ol ve öyle hisset! ;)

10 Kasım 2014 Pazartesi

Yüreğinde 10 Kasım'ı Hissedemeyenler



Bu sabah anma töreni okul saatlerime denk geldi. Son yıllarda genelde evde olduğum günlere denk geliyordu ve 9'u 5 geçe kendimi rahat rahat gözyaşlarıma bırakıyordum. Ama bugün öğrencilerle birlikte aşağıya indik, okulca Atatürk heykelimizin etrafında toplandık. 
Sirenler her zamanki gibi yüreğimi dağladı. Çok fena oluyorum siren seslerini duyunca, içim ürperiyor. Sıkışıyorum. Ardından gürül gürül gelen İstiklal Marşı ile de dayanamıyor, hep ama hep ağlıyorum. Bugün kendimi tutayım dedim, bir yandan gözlerimi kısıyorum, yaşlar dökülmesin diye, bir yandan titreyen ellerimi nereye koyacağımı şaşırıyorum. 
Böyle geçti işte bir anma töreni daha.
Bittiğinde etrafıma şöyle bir bakındım. Benim gibi gözleri dolmuş, çakmak çakmak olmuş olanlar vardı, yüzünde hüzün taşıyanlar da... Tabii ki ruh hali belli olmayanlar da.
Ama bir kısmı da vardı ki, İstiklal Marşı bittiği anda, sanki kırmızı trafik ışığı bitip de yeşil ışık yandığındaki hal ve tavırla, "Oh neyse, bitti." ifadesiyle girdiler içeri.
Onlar için 10 Kasım hiçbir şey ifade etmiyordu, belli. 
Ama yanlış anlaşılmasın, insanlar illa ki üzüntüsünü belli etmeli ya da ağlayıp kendini yerden yere atmalı demiyorum. 
Ama bazı bakışlar, neden orada olduğunu bile umursamayan tavırlar... İşte bunlar üzücü.
Zaten 10 Kasım beni hırpalayan bir gün oluyor hep, bir de insanların umursamazlığına tanık olmak daha da içimi acıtıyor.
Yazık diyorum, gerçekten yazık.

9 Kasım 2014 Pazar

Biz Bir Dal Çiçeğe Kıyamazken...


Günlerdir hepimiz - pardon, tabii ki hepimiz değil - birçoğumuz zeytin ağaçları için ağlıyoruz. Hunharca katledilen altı bin masum ağaç için. 
Onları korumak için kendini siper eden, dövülen, ambarlara kilitlenen, tartaklanan ve dededen toruna süregelen geçim kaynakları ellerinden bir anda kayıp giden köylüler için...
Ağzım açık kalarak, gönlüm yanarak, lanet ederek, ruhum sıkışarak okudum iki gündür konu ile ilgili haberleri. Ve o kadar nefret ettim ki tüm bu olup bitenden, bir kelime bile yazmak istemedim. Yazmazsam, tüm bu olanlar hiç yaşanmamış gibi olacaktı sanki. Ama tabii öyle olmuyor.
Gerçek, yazmasan da, düşünmemeye çalışsan da, bazen ellerinle gözünü kapamaya çalışsan da, bütün soğukluğuyla işte orada duruyor.
Gitti altı bin tane zeytin ağacı. 
Köklerinden sökülüp atıldı hepsi. Hiç var olmamışçasına, nesillerdir binlerce kişiye geçim kaynağı, on binlerce canlıya, böceklere, kuşlara yuva olmamışçasına, şu zalim dünyada bir kuruşluk değerleri yokmuşçasına katledildiler bir çırpıda.
Ağaçtı çünkü onlar. Sadece ağaç. Önemsiz, değersiz, rahatlıkla gözden çıkarılabilecek ot parçaları.
Paranın karşısında ne kıymetleri var değil mi? Hayatta en önemli şey para ve cep doldurmak olduğuna göre, ahlak, şeref, namus sadece bacak arası ile ölçüldüğüne göre, merhamet duygusunun ise bazılarınca çoktan son kullanma tarihi geldiğine göre, altı bin tane ot parçası yok olmuş, olmamış ne önemi var değil mi?
Yeter ki daha zengin, daha da zengin ve daha da zengin olsunlar. Merhamet, şeref, doğruluk, vicdan kimin umurunda? 

Yazıklar olsun. 
İnsanım diye gezen, yeri geldiğinde ahlak, namus deyince en baba ahkamları kesen bu adam müsveddelerine yazıklar olsun!
İnsan mısınız siz? Cidden soruyorum, insan mısınız siz?!?

Biz bir çiçeği bile koparmaya kıyamazken...
Altı bin ağacı çatır çatır katleden sizler?
Gerçekten merak ediyorum, biz insansak -ki öyleyiz- siz tam olarak nesiniz?!

31 Ekim 2014 Cuma

.. DÖNÜŞ ..


İstanbul'a geleli neredeyse bir buçuk ay olmuş, ben utanmadan "Dönüş" diye yazı yazıyorum.
Duyan da elimde valizimle evden içeri yeni girdim sanacak. Hoş, valizlerimi  hala tam olarak boşaltmadım, evimi adamakıllı toplamadım, arkadaşlarımın neredeyse hiçbirini göremedim, gezme amaçlı doğru düzgün dışarı çıktım bile sayılmaz ama evet, 20 Eylül'den beri İstanbul topraklarında yaşıyorum.

Bodrum'a veda etmek bu yaz daha bir zor oldu. "Üç ay kaldın, daha ne istiyorsun pis şımarık?!" diyenler olabilir, kızmam da, haklısınız. Ama ne yapayım, belki geçen sene yazı İstanbul'da geçirdiğimizden ya da belki bu sene ekim ayına (ki Bodrum'un en tatlı dönemidir) kalamadığımızdandır ya da belki de sadece ve sadece doyamadığımdandır, bilemiyorum, arkama baka baka döndüm bu sefer.
Ama geldiğim andan itibaren de "Ah canım evim, canım İstanbul'um, şuyum, buyum.." havasına giriverdim, Bodrum'a bay bay deyiverdim yani kafaca.

.. Koştur Eylül Koştur ..
Geldiğimden beri birçok şeye vakit ayıramadım, bloguma yazı girmek için uğrayamadım. Sadece başka blog arkadaşlarımın yazılarını okuyabildim, o da elimden geldiğince. Dediğim gibi, evimle adam gibi ilgilenemedim, yapmam gereken birçok şeyi ihmal ettim. Neden derseniz... Planlarımda olmayan çok yoğun bir tempoya giriverdim.

Ders verdiğim üniversitede ders saatim arttı ve üstüne başka bir üniversite daha eklendi. Yeni derslerim için haldır haldır içerikler hazırlamak, yeni okulumda hem gündüz hem de akşam öğretiminin derslerine girdiğim için çok tuhaf saatlerde okula koşturmak, örneğin sabahın köründe okula gidip gelip, sonra akşam bir daha gitmek ya da başka bir gün sabahın sekiz buçuğundan gecenin on buçuğuna kadar okulda kalıp, eve ceset gibi dönmek haftalık rutinlerim arasına girdi. 
Cızır cızır yanan ve gün sonunda pespembe olan gözlerim için göz doktoruna gitmeye henüz vakit bulamadım.
Faik'in tasmayı çekiştirmesi yüzünden sakatlanan sağ bileğimi göstermeye de tabii ki... Ki sağ elim yoksa, ben de yokum şu hayatta. Çizen, yazan, tasarımcı, illüstratör vs.. arkadaşlar ne demek istediğimi anlar.

Evime davet etmek istediğim, özlediğim birçok kişi var. Ama öncelikle ortalarda gezinen bavulları yerleştirmem (gerçekten bazıları hala boşaltılmadı, evet!), Bodrum'dan kargoyla yeni gelen - bakliyattan, kitaba, iş malzemesinden, tencere tavaya ve daha bir çok hırtı pırtı ile dolu olan - kolileri açmam ve çalışma günlerimin değişmesinden kaynaklı, temizliğe gelen kadınımdan mahrum olduğum ve yenisini bulamadığım için, evimi şöööyle bir güzel, dip köşe temizleyip, insan evine çevirmem lazım. Yani evime gelen demeli ki,  
"Evet burası bir ayı ini değil. Burada bir insan yaşıyor."

Şaka şaka, o kadar da vahim değil durum tabii. Çünkü dağınıklık ve çapul olarak elime ne geçtiyse heeepsini atölyeme tıkıştırdım bu bir ay boyunca. Orayı gözden çıkardım, hep salonda çalıştım ve atölye de oldu sana çöp ev!
"Kızım hiç mi boş vaktin yoktu, bir ucundan girişip hallediverseydin!!" diyor olabilirsiniz.
Ama boş vaktim o kadar azdı ki, o  miniminnacık boş vakitlerimde de sadece ve sadece popomu yayıp yatmak istedim, dürüst olmam gerekirse.

Ahhh! Bir de yüksek lisansa başladım bu dönem! 
Haftada iki akşam gitmem lazım. Lazım diyorum çünkü aslında sadece bir buçuk akşam gidebiliyorum, derslerden birinin tamamı, diğerinin de yarısı, hocalık yaptığım ders saatleriyle çakışıyor, onu nasıl halledeceğim diye kara kara düşünüyorum. Tabii sadece derslere gitmekle de olmuyor. Ödevlerimi ve projelerimi de en iyi şekilde yapıp teslim etmem lazım.
Yani böyle çapraşık işler. İki ayağım, yok yok, hatta iki ayağım ve iki kolum hepsi birden bir pabuca girdi şu son dönemde.
Ama alışıyorum. Bir kere en büyük şansım, her konuda yardımcı olan bir kocam var. (Maşallah diyeyim. Siz de deyin bakayım. Demeyen alt satıra geçmesin. :p)


 İlk başlarda "Eyvahlar olsun, hepsini birden nasıl idare edeceğim!?!" dediğim şeyler rayına oturmaya başladı. Her şeyden önce kafaca daha rahat olmaya, kendimi germemeye, elimden gelenin en iyisini yapmaya ama ruhumu da çok bunaltmamaya karar verdim.
Ve bir de atölyemi toparlamaya! 
İki gün önce ya allah deyip giriştim. Bir yandan da sevdiğim bir diziyi açtım. Sevdiğim yiyecekleri servis ettim ara ara kendime. Biraz yorucu oldu ama bir günde hallettim.
Ve atölyemi kullanıma açtıktan sonra yüreğime huzur doldu. Gerçekten. Her şey gözüme daha kolay gelmeye başladı.
Değil yılmak, yorulmak, her konuda çalışma isteğim daha da arttı. Meğer minik atölyemi ne de çok severmişim, aman da amannn.:))

Şu anda size oradan yazıyorum.
Fonda çook sevdiğim Jazz Radio Cafe Paris. Sıcacık limonlu çayımı içiyorum. Masamın etrafındaki mini mini renkli ışıklarımı da yaktım. Sabah parktan topladığım kıpkırmızı sonbahar yapraklarımı da etrafa saçtım. Olmaktan en mutlu olduğum yerlerden birindeyim. 
Yapacak çok şey var. 
Beni heyecanlandıran, umutlandıran, harekete geçiren çok şey var.
Şu an yaptıklarımın bazıları, yapmayı özellikle çok istediğim şeyleri biraz geciktirebilir. 
Olsun. 
İstemediğim hiçbir şey yok şu anda hayatımda, önemli olan bu. 
Tüm yorgunluğuyla ve koşturmacasıyla da olsa hepsi kendi seçimim.
Hayallerimi de teker teker sıraya sokup hayatımın içine dahil edeceğim.;)

Bodrum'dan erken dönmek, İstanbul'un sonbaharını yaşamak adına bir fırsat olacak diyorduk ama pek olamadı bu koşturmacadan. Bundan sonra olur inşallah.
Umarım sonbahar ve kış hepimiz için - tabii ki sokaklarda barınmak zorunda olan tüm canlılar için de - sıcacık geçer.
Umarım hayallerimizin gerçekleşerek hayatımıza dolduğu, sevdiklerimizle birlikte tatlı tatlı yaşayacağımız, mis kokulu kurabiyeler pişireceğimiz, ağaç altlarına mamalar bırakacağımız, oyunlar oynayıp keyifleneceğimiz, kitap okurken tatlı rüyalara dalacağımız, battaniyeler altında filmler izleyeceğimiz, tarçınlı bitki çayı ya da yeni demlenmiş taze kahve kokusunun bütün odamızı saracağı, pıtır pıtır mısırlar patlatacağımız - ama çok yiyip de işin b.kunu çıkarmayacağımız:) -, sevdiklerimize daha çok vakit ayıracağımız ve yapmaktan gerçeten keyif aldığımız şeyleri ihmal etmeyerek, mümkün olduğunca günlerimize dahil ederek kendimizi şımartacağımız, kocaman sevgilerle dolu bir kış olur hepimiz için!

Artık döndüm.
İstanbul'a, yepyeni bir döneme, evime, yuvama, dostlarıma...
Ve canım, biricik bloguma.
Artık buralardayım. 
Ve sık sık ses vereceğim.

Okuyan herkese teşekkürler, görüşmek üzere!


14 Eylül 2014 Pazar

Tuz Kokulu Filmlerin Ardından


Turgutreis'in pek sevdiğim açık hava sineması olan Cine-Marine Yazlık Sinema'da 5-11 
Eylül tarihleri arasında, "Deniz Filmleri Festivali" yapıldı.
Yedi filmden dört tanesini izleyebildik ve gerçekten çok ama çok keyifliydi.
Gösterimler tamamen ücretsizdi. 
Halkımızın ücretsiz olan her şeye karşı tutumunu çok iyi kavramış olan ben, "Amaan bu sezonda kimse kalmamıştır, bomboş olur, rahat rahat izleriz." diyen kocama karşılık olarak, "Hiç öyle olmaz, aksine yer bulabilmek için erken gitmemiz gerekir." dedim. 
İlk filmimizi festivalin ikinci akşamında izledik ve tabii ki ben haklı çıktım. Sezondaki -hatta ağustostaki- vizyon filmlerinde bile olmayan bir kalabalık vardı. Ama neyse ki erkence gittiğimiz için yer de bulduk, battaniye de.
Sonra bir gece atlayarak, festivalin dördüncü akşamında başka bir filme gittik, yine erkence bir saatte.
Amanın o da ne?!
Ne yer kalmış, ne de battaniye!
Mecburen en öne oturduk, sezonda bile serin serin esen ve battaniyeye sarınmamızı mecbur kılan açık sinemanın o geceki 'ısıtıcısı' ise canım kocam oldu. Film boyunca bana sarılmaktan ve oramı buramı ovuşturmaktan kolları tutuldu garibimin.
Anladık ki, kulaktan kulağa bir yayılmaca olmuş bu süre içinde.

- Sinema beleşmiş kanka!
- Hadi lenn, ciddi misin moruk?!
- He ya!
- İyi, manitaları da alalım, bu gece sinemaya akalım o zaman!
- Akalım kanka!

- Beey, beeey! Sinemada bedava film varmış, çoluğu çocuğu toparlayıp bi gidiverek.
- Essah mı diyon, parasız mı?
- Parasız beey, parasız.
- Abingillere de haber ediver o zaman, kamyonetin arkasına doluşup gidelim...

- Aşkıııım bu akşam sinemada belgesel varmış, çok keyifli, gidelim mi?
- Ne belgeseli ulen, napayım ben belgeseli?..
- Çok güzelmiş ama, su altı...
- Gel kız, ben seninle bi sualtı belgesel çekivereyim şimdiiii, seni seni...
- Ama ücretsizmiş aşkııım!
- Aha, hadi ya! Hadi kalk, toplan toplan toplan, bu gece sinemadayız!

Yani anlayacağınız, öyle bir kalabalık vardı ki, hani resmen ücretsiz olduğunu duyan gelmiş!
"Sezon filmlerinde aklınız neredeydi yavrucuğum?" dedirtecek cinsten.

Üçüncü gidişimizde nispeten tenhaydı, yani istediğimiz yere oturabileceğimiz kadar 
tenhaydı en azından. Meğer milli maç varmış o gece, ondanmış. Yukarıda diyaloglarını yazdıklarımın çoğu maç tercih etti tabii ki.

Son gece ise erken gitmemize rağmen yine yer bulamadık! 
En önde, battaniyesiz ama neyse ki bu sefer akıllanmış olarak, yani kazaklarımızla.
Ama kimse beni yanlış anlamasın, ne ücretsiz olmasına karşıydım, ne de ücretsiz olduğu için oluşan kalabalığa.
Festival organizasyonunu oldukça mutlu etmiştir bu kalabalık, eminim.
Hatta maddi durumu olmayıp da sinemaya gelemeyen kişiler için çok da güzel olmuş.
Ama gerçekten o kalabalığın içinde 'sırf ücretsiz olduğu için gelen' bir kitle de vardı.
Onların da canı sağ olsun, ne yapalım. Belki bu sayede sinemaya ilgileri oluşmuştur azıcık.:) 

Bu festival kapsamında izledğimiz filmlere gelince.

TABARLY. (Film isimlerine basınca IMDB sayfası açılır.)


Tekrar tekrar izleyeceğim şahane bir belgeseldi ve bu sayede Eric Tabarly'yi tanıdığım için gerçekten çok mutluyum. Bu filme özel yazı yazdığım için burada tekrar açıklama yapmayacağım. Yazısı burada, okumanızı öneririm.


Kocam yirmi yıl evvel izlemiş ama ben hiç izlememiştim. Yunanistan, Sicilya, Peru, Côte d'Azur arasında gidip gelen, çocukluklarından tanışan biri dünya şampiyonu iki usta serbest dalışçının heyecanlı, duygu dolu, bazen insanı geren, bazen kahkahalara boğan, çokça hüzünlendiren hikayesi. Filmi gerçekten çok ama çok başarılı buldum, çok etkilenmiş halde çıktım. Tekrar izleyeceğimden de eminim. İzlemeyenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. 

Norveç yapımı bu filmde, kendi yaptıkları sal ile Pasifik Okyanusu'nu 101 günde geçmeyi amaçlayan ama aslında denizden, denizcilikten pek anlamayan, son derece acemi beş arkadaşın hikayesi anlatılıyor. Asıl amaç ise, liderleri Thor Heyerdahl'ın, aslında Güney Amerikalıların, taa Kolomb öncesi zamanlarda Polinezya'yı keşfedip orada koloni kurmaya çalıştıklarını ispat etmek istemesi.
İlk olarak 1947'de çekilen Kon Tiki Oscar almış. Ama 2012 yapımı bu son film bence hayal kırıklığı idi. Evet, sürükleyiciydi, izledik, fena değildi. Ama kesinlikle beklediğimi bulamadım. (Artık ne beklediysem!)

Son gece gittiğimiz bu filmin, kocamla aramızda matrak bir geyiği oluştu, önce onu anlatayım. Kaptan Philips aslında bizim arşivimizde vardı ve yaklaşık bir aydır kocam izleyelim diyordu. Ama ben konusunu okumamıştım ve nasıl olduysa kocam bana bu film için "savaşlı film" dedi diye aklımda kalmış. Hani böyle deniz kuvvetleri savaşı falan gibi. Hal böyle olunca ben de her seferinde burnumu büküp, "İzlemem de izlememm! Ben o filmi izlemem!" diye tutturdum.
Ama ne bir açıp IMDB'den okudum, ne de kocam konuyu yanlış anladığımı fark etti. Böyle bir kısır döngünün içine girdik.
Ve sonuçta bu filmin festival kapsamında olduğunu öğrenen kocamı tuttu mu bir gülme!
Eh, ben açık hava sinemasının hastasıyım, bu da son gösterim, koca bir kış ayrı kalacağım oradan. Mecburen gidecektim, savaşlı, mavaşlı, ne yapalım.
Kocam da bu arada dalgasını geçiyor benimle, "Sana bütün yaz izletemediğim filme festivalde gidiyorsun ya, oh olsun" gibilerinden.:)
Böyle böyle geyik yaparak girdik filme.
Ve şu anda bütün kalbimle söylüyorum: İYİ Kİ GİTMİŞİM!!
Öncelikle belirteyim, konusunu ben tamamen kıçımdan anlamışım, afedersiniz.
Savaşlı, donanmalı vs.. ile alakası bile yoktu.
Uluslararası sularda yol alan, kaptanı Tom Hanks olan, çok büyük bir kargo gemisine, Somali açıklarında Somalili deniz korsanlarının 'dadanma' hikayesi.
Bilmiyorum bu filmi nasıl anlatabilirim size. (Spoiler yok, rahat olun.) Son zamanlarda izlediğim en heyecanlı, en harika filmlerden biriydi.
Koskoca bir yük gemisi ve onu ele geçirmeye çalışan minicik bir korsan teknesindeki üç-beş ilkel korsan.
"Ateş olsanız cürümünüz kadar yer yakarsınız! Hadi ordan, koca gemiyi nasıl ele geçireceksiniz?!" diyorsunuz. 
İlk başlarda küçümsediğiniz,  hani ne yapsanız da üstünüze üstünüze yapışan minik ama son derece arsız bir sivrisinek hissi veren ama CİDDEN baş belasına dönüşen bu korsanlarla, Kaptan Phillips ve mürettebatının inanılmaz mücadelesini mutlaka izleyin!
Ben gerçekten uzun zamandır bu kadar hop oturup hop kalkmamıştım bir filmi izlerken.
Heyecan, sinir, kızgınlık, öfke, adrenalin, yani her şeyi yaşıyorsunuz iki saatlik filmde ve tempo hiç düşmüyor, hiç!
Ve gerçek hikaye.
Gerçek Kaptan Phillips, tüm yaşadıklarından sonra bir kitap yazmış. Sonra da filmi çekilmiş.
Ve şimdi diyorum ki, iyi ki kocamın ısrarlarına kanıp evde izlememişim de, kocaman perdede izlemişim. Gerçekten muhteşemdi!
İzleyin, izleyin, izleyin!

Evet, sonuç olarak, Kon Tiki dışındaki tüm filmlere bayıldım. (Ama onun da Oscar almış olan ilk çekimini mutlaka bulup izleyeceğim.)
Bir festivali -çoook kalabalık da olsa- keyifle devirmiş olduk.
Ve son film ile açık hava sineması bu sezonluk kapandı.
Ve işte o anda, kapısından çıkarken, ilk defa yazın bittiğini hissettim. İçim hüzünle doldu.
Şimdi koca bir kış, önümüzdeki yazın filmlerinin hevesiyle yaşayacağım.

Teşekkürler Cine-Marine!
Tişikkirler Sipirmin! :P







7 Eylül 2014 Pazar

Seni Tanıdığıma Çok Memnun Oldum, TABARLY




Bu akşam hayatımda ilk defa, hangi filmi izleyeceğimi bilmeden sinemaya gittim.
Son anda yapılmış bir plan değildi. Bu akşam filme gideceğimi birkaç akşamdır biliyordum.
Ancak gel gör ki, neyi izleyeceğim hakkında gerçekten hiçbir bir fikrim yoktu. Bildiğim tek şey; denizle ilgili olacağıydı.

Çünkü, Turgutreis D-Marin'deki, pek düşkün olduğum açık hava sinemasında sezon kapanmış, normal vizyon gösterimleri bitmiş ama her akşam başka bir filmin gösterileceği, bir haftalık "Deniz Filmleri Festivali" başlamıştı.
Bir-iki tanesi haricinde (Jaws ve Deep Blue) filmlerin neler olduğu ve hangi güne hangi filmin denk geldiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Açıkçası bunun hiçbir önemi de yoktu.
Açık hava sinemasında (hele de son son) gösterilecek olmaları ve deniz temalı olmaları yeterdi benim için.
Hal böyle olunca, keyifli bir deniz gününün ardından duşlarımızı aldık, yemeğimizi yedik ve çıktık. Çıkmadan önce "İnternetten bakalım bu geceki filme." diyen kocama, "Yok bakma, bakarsan da bana söyleme. Süpriz olsun bu sefer." dedim.

Gerçekten çok güzel bir süpriz oldu!

Denize ve denizin üstünde seyreden her şeye aşık, uzun yıllar evvel babası evin teknesini sattığı için delice üzülen ve kocasıyla "Bir gün mutlaka teknemiz olsun." hayalleri kuran bir insanım. Ama birçok deniz tutkununun aksine, illa ki bir yelkenlim olsun gibi bir tutturmam da olmadı. Denizde seyretmemi sağlayacak ve mümkünse uluslararası sularda da gezebileceğim donanıma sahip herhangi bir 'şeyim' olması kafiydi. 
İşte bu yüzden de  yelken ve yelkencilerle ilgili detaylı bir bilgim ve kültürüm yok. Ve yine bu nedenle sinemaya girerken bugünün filmine ait afişteki yüz ve isim bana herhangi bir şey ifade etmedi.
Ta ki "Tabarly" adındaki film başlayana kadar.
Başladıktan kısa bir süre sonra, Eric Tabarly isimli dünyaca ünlü yelkencinin uzun metraj belgeseli olduğunu anladığımız bu film, gerçekten olağanüstüydü!
Küçücük yaşında babasının Pen Duick isimli yelkenlisiyle deniz ve yelken aşkı başlayan ve yaşadığı her günde, aldığı her solukta bu aşkını fersah fersah büyüten, kendi tasarladığı tekneleriyle yarışlardan yarışlara, başarılardan başarılara koşan, rekorlar kıran, bazen tek başına, bazen şahane ekibiyle dev dalgalarla ve türlü tehlikelerle savaşan, rüzgarlarla sevişen bir adam Tabarly.
Çekingen, fazla konuşmayı sevmeyen, hüzünlü ve mahçup bir gülümsemesi olan, fiziksel olarak da fazlasıyla çekici, inanılmaz tutkulu bir adam.
Onun denizle, daha doğrusu teknelerle olan bağını en iyi anlatan kelime gerçekten bu olur: Tutku.

Pierre Marcel'in yönetmenliğini yaptığı ve Yann Tiersen'in müzikleriyle bezeli bu film bir adamın sahip olduğu bu olağanüstü tutkuyu o kadar iyi veriyor ki, izlerken gerçekten büyüleniyorsunuz.
Ve bu belgeselin her saniyesi gerçek görüntülerden oluşuyor. Mizansen yok, canlandırma yok. 
Gerçek Eric Tabarly, gerçek tekneler, seyirler, yarışlar, maceralar, gerçek dalgalar, ve en güzeli gerçek gerilim ve huzur...
O kadar güzel bir kurgusu var ki her sahne insanın içine işliyor. Bazen yüreğin ağzına geliyor, yarış sahnelerini izlerken o dev dalgaların altında kalacakmışsın gibi ürperiyorsun, bazen de onların o anda içinde süzüldükleri denizin kokusu geliveriyor sanki burnuna. Teknede yedikleri salaş yemeğini tadını damağında,  bağırmalarını, kahkahalarını kulağında hissediyorsun. 

İnsan bu filmin her saniyesini gerçekten hayranlıkla izliyor. Ben çoğunlukla elim kalbimde, bazen nefesimi tutarak, bazen de gözlerim dolarak izledim.
Hikayesini izlediğim hayat muhteşemdi. Belki başka izleyicilere güzel gelmeyebilir, sonuçta adamın hayatının neredeyse tamamı denizde geçiyor. Ama diyorum ya, bu tutku gerçekten muhteşemdi. Her ne yapıyor olursak olalım şu hayatta, eminim ki böylesi bir tutkuyla yapıyorsak eğer, hayatımızın son günü geldiğinde, "Evet" deriz, "Ben bu hayatı dibine kadar güzel ve mutlu yaşadım."
Tamamen gerçek görüntüleriyle, film boyunca gözümüzün önünde yaşlanan bu harika adam, gerçekten harika bir hayat yaşamış. Ne mutlu ona.

Ve ne mutlu bize ki, yüreğimize bu kadar işleyen bir hayat hikayesini, böyle harika bir filmle keşfetmiş olduk.
Hepinize öneriyorum bu filmi ama söylemeden de geçemeyeceğim bir şey var. Bence bu filmi küçük ekranlardan izlemek, sizi içine alıveren o görsel şölene haksızlık olur.
Eğer mümkünse izleyebileceğiniz en büyük ekranda ya da perdede izleyin derim.

Böylesi bir güzelliği hak ettiği gibi büyük perdede ve üstelik esintili bir açık havada, hele de tepemizde eylül ayının bulutları ve dolunay olmaya çalışan bir ay varken izlediğimiz için çok şanslıyız.
Öyle güzel bir etki yarattı ki, film bitip de insanlar gittiğinde dahi ben bir süre minderimden kalkamadım. Boğum boğum oldu boğazım, gözümden yaşlar geldi.

Denize ve yelkene özel bir ilginiz olmaksızın, eminim sizde de izler bırakacaktır.
İzleyin, mutlaka izleyin.











4 Eylül 2014 Perşembe

Kitap Okuma. Kitap Sitesi Oku.



Şu son zamanlarda durumum işte aynen başlıkta yazdığım gibi!

Beni biraz tanıyanlar kitap okumayı çok sevdiğimi, kitapçılarda kendimden geçtiğimi ve eğer mesela birini bir süre beklemem gerekiyorsa ve eğer o esnada bir kitapçıya girmişsem, karşımdaki kişinin beni sınırsız bekletebileceğini bilir. (Normalde beklemeyi hiç sevmediğimi bilmem açıklamam gerekiyormu?:) )
Saatlerce kalabilirim kitapçılarda. Arka sayfaları okurum, kitapların içlerinden rastgele cümleler okurum, neler çıkmış bakarım, sevdiğim yazarların, sevmediğim yazarların, bilmediğim yazarların kitaplarını kurcalar dururum. 
Sayfaları açar, koklarım. (Yüzümün girdiği mest halden ötürü belki birilerinin alay konusu da olmuşumdur, kimbilir.)
Genelde de, raflarda duran kitap sırtlarını okumaya çalışma pozisyonundan dolayı, vücudum dik,
kafam doksan derece yana yatmış şekilde arşınlarım kitap koridorlarını. Boynum tutulabilir bundan dolayı. Olsun! 
Bazen ellerimle hafifçe dokuna dokuna gezerim, onlara değmeyi de severim çünkü.
Bazen alırım, bazen sonra almak için mimlerim, bazen de sadece bakarım.
Yani uzun lafın kısası, kitap okumak kadar keyif vericidir benim için kitap satan yerlerde dolaşmak. 

Son zamanlarda ise, kitap satan yerlerde gezinmek, kitap okumalarımı ciddi şekilde baltalar oldu!
Nasıl mı?
Tabii ki online satış siteleri yüzünden.
Eskiden girerdim kitapçıya, orada kalacağm maksimum zamanın illa ki bir sınırı olurdu. Bazen alacağımı alıp çıkana kadar, bazen yanımdaki kişi sıkılana kadar (benim sıkılmam pek mümkün olmuyor zaar), bazen bacaklarım yorulana ya da yapmam gereken başka bir şeyin saati gelene kadar, bazen de, ne bileyim, mesela tuvaletim gelene kadar!
Yani mutlaka bir şey oluyordu "Hadi tamam, yeter artık, çık." diyen.
Ama online kitap satış siteleri öyle mi?
Evindesin bir kere. Ayakta da değilsin. İşin gücün bitmiş, en rahat kanepene yayılmışsın. Yanında kahven, çayın, fonda müziğin. Kitap sırtı okuyacağım diye baykuş gibi kafanı eğmek zahmetine girmene de gerek yok!
Mağazanın kapanış saati yok, seni bekleyen yok, yok da yok!

İt gibi çalışmışsın mesela o gün, "Oooh yayılayım da kitabımı okuyayım." diye kanepene kuruluyorsun. Önünde kılçıksız dört-beş saat. Mis!
Ha amaaa, "Dur şu kitabın fiyatına bir bakayım, aa şu kitabın yazarı kimdi yahu?" gibi sebeplerle siteye ucundan bir girivermeye kalk, bitti o gece!
En azından benim için. 
Azılı bir örümceğe yem olmuş zavallı kelebek gibi, hüooop, sitenin dallı budaklı, katman katman sayfalarının içinde buluveriyorum kendimi. Dur ona da bakayım, hadi şunu da inceleyeyim, aaa bak bu kitap da varmış, şu yazarın diğer kitaplarına da azıcık bakıvereyim, derken...
Gitti mi kitap okuyacağım dört-beş saatin tümü!
Buyur buradan yak.
Hayır, işin en ironik tarafı nedir biliyor musunuz?
Ben yakın zamana kadar online kitap alışverişi yapmaktan nefret eden biriydim!
İlla ki kitapçıdan elleyerek, severek, dokunarak ve tabii ki en önemlisi koklayarak alacağım! Kasada torbasına koyacaklar kitabımı ve ben elimde en yakın arkadaşımı taşıyormuşum gibi heyecanlı bir şekilde eve varacağım!
Böyle bir tiptim ben. "Kitapçıya git, ben sana gitme mi diyorum. Ama kitapçıdan seç, internetten al." diyen kocamla yıllarca savaştım bu konuda. "Olmaz, koklayarak alacağım illa ki!" derdim hep. (Burnu düşesice, ne koklama merakım varmış benim de yahu!)
Neyse, gel zaman git zaman, kocam benim kanıma girdi.
Tabii ikna olmamda fiyatların da etkisi oldu. Kitapçıda 25 TL olan kitapların internette 17-18 lira olduğuna ve en kabaca hesapla, internetten alacağım üç kitapla en azından bir kitabı bedavaya getireceğime ayınca, işler değişti.
Tabii ki hala kitapçılardan da alışveriş yapıyorum ama eskiden burun büktüğüm online alışverişten de oldukça keyif almaya başladım artık. "Tamam koklayamıyorsun ama bunda da kargo bekleme hevesi var." diyorum şimdi, asrın Pollyanna'sı olarak.
Hal böyle olunca, giriş çıkış saati olmayan bir ortamda, bir rafta beş saat dikiliyorsun diye acayip acayip bakan görevlilerden de uzakta, ben bu sitelere dadandım arkadaşım!

Ve işin daha da kötü yanı, iş sadece online satış siteleriyle de sınırlı kalmadı.
Kitap blogları ya da herhangi bir blogun kitap tanıtım yazıları, Instagram'daki kitap fotoğrafları, sosyal medyadaki kitap hesapları, vs vs vs... derken benim elimdeki okunmayı bekleyen canım kitaplar oldu mu sana piç!
Normal şartlarda su gibi akıp gidecek, alt tarafı üç yüz sayfalık kitaplar yapıştı mı elime on beş gün boyunca!
Hadi bakalım!
Bak mesela şu anda ne yapıyorum ben?
Kitap okumak üzere kanepeme kurulmuşken, ne yapıyorum?
Kitap sitesinde değilim, kitap blogu vs. okumuyorum ama bu sefer de kitaplarla ilgili yazı yazıyorum!
İşte aynen böyleyim son zamanlarda. 

Lütfen biri acilen internet bağlantımı koparsın ya da evin elektriklerini kessin.
Şaka yapmıyorum bak.
Lütfen yahu, lütfen!

........

Ekleme: Yukarıdaki yazıyı yazdım, yayınladım.
Ne elektrik gitti, ne de internetim koptu.
Ben de tüm hızımla kendimi, takip ettiğim kitap bloglarına attım.
Oralardan kitap mimleyip, İdefix'teki favorilerime ekledim bütün gece.
Hala da devam ediyorum.
Yani geçmiş olsun, bu gece de kitabımı okuyamadım.







3 Eylül 2014 Çarşamba

Melek ve Şeytan


Bugün Turgutreis'te, para çekme yatırma işleri yapmak üzere arabayı kaldırım kenarına çektik, kocam Atm'ye gitti, ben arabada kaldım.
Beklerken bir yandan kucağımdaki kitaba göz atıyor, bir yandan da etrafımı seyrediyordum. Derken gözüm banka şubesinin önünde bekleyen tasmalı bir köpeciğe ilişti. Hayvancık şube kapısının önünde, kuyruğunu sallaya sallaya içeriye bakıyordu. Kapı açıldıkça şöyle girecek gibi yapıyor ama cesaret edemiyordu. Ama nasıl sevimli, nasıl tatlıydı anlatamam.
Belli ki sahibi bankadaydı ve yavrucağın da aklı fikri içerdeydi. Nasıl heyecanlı, nasıl sabırsızdı! Halbuki otursa oraya, sakin sakin beklese, değil mi?
Ama yok, annesi ya da babası çıkana kadar içeriye bakacak, o güzel kuyruğunu sallaya sallaya bekleyecek illa ki. Çünkü yüreğindeki sevgi ve bağlılık kocaman ve çok derin. Onun için hayattaki en kıymetli şey sahibi ve birkaç dakika bile olsa ayrı kalmaya dayanamıyor.

Bu arada girip çıkanlardan bazıları görmeden geçiyor, bazıları ise başını okşuyordu. 
Yavrucağın o tatlı telaşı, merakı ve içeri bakışı görülmeye değerdi gerçekten. Çok ama çok sevimliydi. Ben de kocaman bir gülümsemeyle seyrediyordum onu.
O esnada kapı açıldı. Yavrucak "Acaba sahibim mi çıktı?" umuduyla, kuyruğunu sallayarak kapıya yanaştı, elinde birtakım kağıtlarla bir kadın çıktı dışarı ve köpeciği görür görmez yaygarayı bastı:

"Hooooşşşt!"

Ben tabii dikildim hemen olduğum yerde.
Kadın hızını alamadı, yüzünde son derece rezil bir ifadeyle devam etti:
"Hoooşt! Çekilll, çekil şurdan! Şimdi sinirimi senden alıcam!"
Zavallı yavrucak ne olduğunu şaşırdı, kadına bakakaldı, ürkek ürkek.
Şimdi size kadının köpeğe bakarkenki, onu eliyle 'hoştlarkenki' ifadesini tarif etmek için en doğru sıfatı arıyorum ve evet, sanırım buldum.
İğrençti.
Kadın gerçekten iğrençti.
Arabadan kafamı uzatıp, "Niye öyle davranıyorsunuz köpeğe?!" diye bağırdım.
O da şimdi hatırlayamadığım bir şeyler dedi hınçla. Sadece büyük bir nefretle sarf ettiği son cümlesini duydum: "Turgutreis'te her yer köpek doldu!" 
Tabii bunu, sanki köpekler dünyanın en pis, en tiksindirici şeyleriymiş gibi söyledi. Ben de arkasından "Keşke dünya senin gibilerden temizlense!" dedim ama sanırım duymadı. Dönüp baktığımda, koca poposunu sallaya sallaya uzaklaşıyordu çünkü.

Kadının yüzüne hiç dikkat etmedim. 
Ama size gayet emin olarak söyleyebilirim ki, çok ama çok çirkindi. Gözlerindeki öfke ifadesi 
çok çirkindi bir kere her şeyin başında. Ayrıca kalbinde böyle bir nefreti taşıyan insanın yüzü de zaten güzel olamaz. Allah onu mükemmel hatlarla yaratmış bile olsa, kötü bir insanın güzel görünemeyeceğine inananlardanım ben. Bu yüzden bu kadın çekti gitti ama aklımda kalan onun çirkinliği oldu.
Düşünsenize, sırf sahibi bankada oyalanıyor diye dışarıda heyecanla, umutla ve büyük bir sevgiyle, yerinde duramadan onu bekleyen bir köpek.
Ve kendine hiçbir kötülüğü dokunmadığı halde, üstelik tam tersine sevgiyle kuyruk sallayan masum bir köpeğe bu derece çirkin davranan bir insan.(!)
Allah aşkına, elinizi vicdanınıza koyun da bir düşünün.
Sizce hangisi gerçekten iyi kalpli, hangisi kirli kalpli?
Ve en önemlisi...
Sizce hangisinden korkmalı?

1 Eylül 2014 Pazartesi

1 Eylül'ü Çok Sevmek



1 Mart'ı ilkbaharın, 1 Haziran'ı da yazın ilk günü olduğu için çok severim. 1 Aralık, yılbaşı dönemi başladığı için keyif verir bana.
1 Eylül ise yazın bitişini, tatile, dolayısıyla denize, kuma, gevşek ve sıcak günlere, her şeyden öte tembelliğe vedayı hatırlattığı için içimi burkardı hep. "Ne çabuk geçti gitti yine yaz!" diye hayıflanırdım 1 Eylül'lerde.
Ama dokuz yıldır hiç de böyle hissetmiyorum. Aksine, dokuz yıldır bu tarih benim için mutluluk demek, coşku, keyif, sevinç demek.
Yıllardır bu tarihte ben, birisini mutlu etmeye, sevindirmeye, heyecanladırıp gülümsetmeye çalışmanın coşkusunu yaşıyorum.
Sabahları gizliden gizliye hazırlıklar yapmanın, aman o uyanmadan işlerimi bitireyim diye heyecanlanmanın, balonlar şişirmenin, ortalığı süslemenin, sevimli notlar yazmanın, hediyeler paketlemenin, muzurluklar düşünmenin, pastalar pişirmenin doyasıya keyfine varıyorum. 
Sonra da o kişi bunları yaşarken yüzüne yapışan gülücükleri seyredip seyredip mutluluktan iyice uçuyorum!

Ve ben yıllardır bu tarihte hep şükrediyorum.
O var olduğu için.
Doğduğu, büyüdüğü ve hayatıma girdiği için. 
Nefes aldığı, bana sarıldığı, sevgisini en tatlı halleriyle bana hissettirdiği için şükürler olsun diyorum.

Artık bu tarihi çok seviyorum çünkü 1 Eylül benim canım kocamın doğum günü.
Hele de bugün, 40. doğum günü!
Her ne kadar o, "Ne ara kırk oldum yaa, öff, pöff.." diye ara ara homurdansa da ve hatta "Doğum günümde 'kırk' kelimesinin üstüne çok basmasak da olur.." diye espri yapsa da,  onu motive etmek için, kahvaltıda peynirin üstüne iliştirdiğim "Life begins at fourty. (Hayat kırkında başlar.)" sözünü görüp, "Hmmm... Bu aslında otuz için söylenmiyor muydu?!" dese de, ben onun kırkıncı doğum gününü kocaman bir gururla kutluyorum!

Biliyorum ki her günümüz bir sonrakinden daha anlamlı olacak. 
Biliyorum ki, bundan sonra da, kırk kere yürekten dileğimiz her şey (eh tamam, her şey olmasa da birçok şey:) ) gerçek olacak.
Biliyorum ki yaşların, sayıların önemi olmaksızın biz anları tatmaya, koklamaya ve hissetmeye devam edeceğiz.
O yüzden hiç oflayıp puflamasın benim canım kocam kırk oldu diye.
Çünkü ben çok iyi biliyorum ki kırklı yaşlar ona çok ama çok yakışacak!

29 Ağustos 2014 Cuma

Yatacak Yeri Olmayanlar



Şşt bana bak bi. Sana söylüyorum. Evet evet sana.
Sen kendini bilirsin. Dinle bir beni.
Sana Angel'ın birkaç günlük hikayesini anlatacağım. Tanıdık geliyorsa, muhattabım sensin.
Sen ve senin gibileri.
Ben size, 'yatacak yeri olmayanlar' diyorum.

Angel, bir Alman kurdu. Güzeller güzeli. Kurabiye gibi, kadife gibi kepçe kulakları, kapkara bir suratı ve her köpek gibi yüce sevgisi olan bir kız.
Ama sevgisini gösterebilecek mecali yok. O güzel kuyruğunu bile sallayamayacak kadar halsiz. Çünkü hasta. Çok ama çok hasta. Üstelik çok bakımsız. Neden biliyor musun?
Çünkü sokağa terk edilmiş. 
Safkan bir Alman kurdu sokaktaki köpeklerden doğamayacağına göre, bir zamanlar bir yuvası, ailesi ya da en azından bir sahibi, bakanı varmış.
Ama sonra o kalleş, kendince bir sebeple atmış Angel'ı sokağa. Sen ve senin gibi yüreği olmayan, köpeğe mal gözüyle, bekçi gözüyle bakan, it gözüyle bakan bir kalleş!
Angel zayıflamış, bitkin düşmüş.
Keneler musallat olmuş garibanın bedenine. Ve o kenelerden bir ya da birkaçı, hastalık taşıyormuş.
Kan paraziti. 
Yemişler, içten içe mahvetmişler Angel'ı.
Senin işin bitince sokağa attığın o masum hayvanı ele geçirmişler, başıboş ve savunmasız bulunca...

Çok geç olmuştu arkadaşım onu bulduğunda. Bitkin, yorgun ve dermansızdı. Akıntıları vardı, 42 dereceye çıkmıştı ateşi.
Günlerce dayandı. Burnundan kanlar geldi, kustu, perişan oldu. İshal kakalar yaptı, kanlı kakalar yaptı, aklına gelebilecek her türlü paraziti döktü. 
Feciydi, feci. 
Nefes alamamaya başladı sonra.
Senin yüzünden! 
Sen onu alıp, kullanıp sonra da paçavra gibi sokağa attığın için!
Senin yüzünden hasta oldu. 
Ah bir dakika.. Belki de hasta olduğu için atmışsındır. Çünkü öyle birisin sen. Sen ve senin gibiler.
Ama ben sana bir şey diyeyim mi... Angel iki gün önce, biraz iyiyken, biz yanından ayrılırken bile arkamızdan öyle hüzünlü ve meraklı bakmıştı ki, o bakışı içimizi parça parça etti.
Sadece birkaç gündür tanıdığımız köpeğin arkamızdan öyle bakmasına perişan olduk. Ertesi gün tekrar göreceğimiz halde. Yüreğimiz kavruldu.
Peki sen nasıl yaptın? 
Sen nasıl bir yaratıksın ki, onu temelli bırakabildin? Nasıl bir insansın ki sen, canın hiç yanmadı? Çünkü eminim sana da öyle bakmıştır. Hatta çok daha acı, telaşlı ve üzgün bakmıştır sana. Senin ne kalleş olduğundan habersiz, kardeş bilmiştir seni. Dost bilmiştir, anne, baba bilmiştir.
Nasıl, nasıl, nasıl yapabildin?

Senin bir adın yok ama varsın biliyorum. Şu dünyada bir yerlerde, belki bize çok yakın bir yerlerde salına salına dolaşıyorsun. Yiyip, içip, dışkılıyorsun. Sokağa terk ettiğin köpeği çoktan unutmuş olarak bir yerlerde pis kahkahalar atıp, bizim doğamızda, bizim dünyamızda, aslında hiç de hak etmediğin bir hayatı yaşıyorsun. O melekler acılar içinde yaşarken, sen gerreksizce çoğalıyorsun. 
Senin adın yok ama senden çok var.

Angel'ın da adı yoktu. İsim koymaya bile zamanımız olamamıştı.
Ve o, senin arkana bakmadan terk ettiğin o güzel kız, dün akşam kanlar kusarak öldü.
Doktorları her şeyi yaptılar ama olmadı, olamadı. Çünkü sen... Sen onu baştan terk ettiğin için. Onun bu hallere düşmesine neden olduğun için.

Onu bulan arkadaşım dün gece uyku uyuyamadı. Kendi evladını kaybetmiş gibi oldu, toparlanamadı. Bizim canımızdan can koptu son iki günde, sen biliyor musun?
Bilmezsin. Bilsen de umursamazsın değil mi?
Sen insan değilsin çünkü. 
Sen bir defosun. Çürük malsın.

Bilmeyi hiç hak etmiyorsun ama söyleyeyim... Angel çok güzel bir yerde uyuyor şu anda. Çok acı çekti ama huzura erdi nihayet.
Sen huzur bulabilecek misin ömründe? 
Bana bir de bakayım. Ha?
Hayır bulamayacaksın. Nedeni bilmeyeceksin belki ama çırpınıp çırpınıp batacaksın.
Ve inşallah en muhtaç olduğun anda el uzatanın da olmayacak. Bak buraya yazıyorum.

Angel'ımız güzel bir yerde yatıyor şükür.
Ama sen ve senin gibiler?
Sizin ne bu dünyada, ne başka yerde... 
Yatacak yeriniz yok.




25 Ağustos 2014 Pazartesi

Şimdinin Güzelliği ve Şaşkınlığı


Bazı anlar oluyor, ne yapacağımı şaşırıyorum...
Ama telaş içinde olduğum, acele karar vermem gereken bir durumla boğuştuğum ya da şuursuz olduğum anlar değil bunlar. 
Aksine dingin, mutlu ve olabildiğine şahane anlar...
Belki de, bir filmin içinde olsaydı, durdurulup derin bir nefes alarak, içine çeke çeke seyredilmesi gereken kareler gibi anlar.
Ama işte böyle anlarda ben bazen gerçekten ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. Elim ayağıma, zihnim kalbime dolanıveriyor.
Tam şu anda olduğu gibi.
Günbatımını izlemek ve sevdiğim bir yazıyı okumak için balkona çıktım, bir kupa sıcacık çay ile. Ama gün yine o kadar güzel battı ki, bu güzelliğe karşı okumayı hayal ettiğim yazıyı okuyamadım.
Sonra koştura koştura içeri gidip fotoğraf makinemi alıp birkaç kare fotoğrafını çektim karşımdaki kırmızılığın.
Ve dedim ki kendime, makineyi bırak, sadece anın güzelliğini yaşa.
Peki diye cevapladım kendimi yine ve güneşin ardında bıraktığı tonlara verdim kendimi.
Gevşedim.
Sonra baktım, kocaman kocaman dalgalar aşağıdaki kayalıklara çarpıyor, şahane köpükler yaratıyor. Muhteşem bir seyirlik. Doğanın her bir ayrıntısına çılgıncasına aşık bir insan olan benim için, büyüleyici bir şey. Evimin aşağısında, her gün görüyorum ama her seferinde ilk kez görüyormuşçasına ya da son kez görüyormuşçasına etkiliyor beni.
Yine aynı etkiyi yarattı.
Sonra koştur koştur yine salona gittim, bıraktığım fotoğraf makinesini geri aldım, başladım bu sefer köpükleri yakalamaya çalışmaya.
Sonra iç sesim yine uyardı, "Tamam yeter, çektin. Artık sadece seyret."
Gidip bıraktım geri, salona.
Hayran hayran tekrar dalgalara ve günbatımına dalmışken, aklıma okumak istediğim yazı geldi, açtım bir iki satır okumaya başladım... Ama bu sefer de aklım denizde kaldı. Öylesine güzel renkler oluşmuştu ki, hiçbir saniyesini kaçırmak istemedim.
Yazıyı kapadım yine.
Gökyüzü iyice kızardı. Tam fotoğraflıktı. Popom yerden azıcık havalandı, salona seğirtecektim makineyi almak için, vazgeçtim.
"Şu yazıyı da okuyaydım iyiydi" dedim, ondan da vazgeçtim.
O kadar coşkulu hissettim ki, bunu yazmalıyım dedim sonra. Şu anları satırlara dökmem lazım, hemen şimdi, dedim.
Yok dedim sonra, yazma, sadece yaşa.
Sonra bıraktım yine kendimi manzaraya.
Her gün gördüğüm halde beni hep başka başka etkileyen manzaraya.
Baktım hava koyulaşmaya başladıkça bir iki yıldız beliriverdi tepede. 
Biri yıldız değilmiş ama, uçakmış. Balkondan kafamı tepe aşağı sarkıtıp, gözümden kaybolana kadar baktım uçağın minicik ışığına.
İçinde kimler var diye düşündüm... 
Acaba heyecanlılar mı şu anda, nereye gidiyorlar acaba diye, şu anda benim olduğum kadar mutlular mı diye düşündüm.
İnşallah öylelerdir dedim.
Sonra o kadar hoşuma gitti ki içinde bulunduğum kare, gözlerim doldu, hatta bir iki damla da firar etti.
Kendine güldüm o an, "Seni hassas turşu, yine buldun ağlayacak bir şey.."
Sonra keşke dedim, keşke hep böyle anlarda aksa gözyaşlarımız.

Derken hava karardı.
Güneşin ardından battığı dağlar kayboldu.
Kayalara vuran dalgalar, köpükleriyle birlikte gözünmez oldular.
Ama hala oradalar, o güzelim sesleri kaldı bana.
Haydi dedim sonra, yazacaksan şimdi yaz, sonra da salona geç, uzan, okuyamadığın yazıya bırak kendini.

Bilmem size de oluyor mu benim bu akşam yaşadığım gibi gelip gitmeler. Şahane bir anı yaşarken içinizin içinize sığamadığı zamanlar? 
Öyle güzel bir noktadasınız ki, onu sadece yaşamak istiyor bir yanınız. Ama diğer yanınız görsel olarak, başka bir yanınız ise satırlara dökerek belgelemek, somutlaştırmak istiyor. İstiyor ki kaybolup gitmesin o mutluluk. 
Ama belgeleme telaşı içinde doğallığından mı kopuyoruz anın?
Belki de.
Sonra yazayım desem, duygudan çıkacağım. 
Fotoğrafını sonra çekmek ise zaten imkansız.
Bilemedim ne yapmak lazım.

İyisi mi her şeyi oluruna, doğalına bırakmam lazım.
Ben de öyle yapacağım.
Şimdi içeri geçip bir kupa daha çay koyacağım. Kocamın yanağına kocaman bir öpücük kondurup, kendimi kanepeye atacağım.
Sonra ise canım her ne istiyorsa kendimi ona bırakacağım...



24 Ağustos 2014 Pazar

Gümüşlük'ün En Güzel Hediyesi


Kendimi bildim bileli Bodrum'da en sevdiğim yer Gümüşlük'tür. Her adımımı atışımda beni kokusuyla, sesleriyle, manzarasıyla, dingin atmosferiyle ve sahip olduğu her güzelliğiyle saran, içine alan bir belde Gümüşlük. Ama ben bu yazımda size bu güzel beldeyi tanıtmayacağım.
Bu yazıda ben size bir tanışma hikayesi anlatacağım.
Gümüşlük'te başlayan bir dostluk bağının hikayesi.

Yıllardan 2010. Son on yıldır olduğu gibi, o yıl da Gümüşlük Sanat Evi'nde sergimiz vardı. Her yıl büyük bir keyifle sergimizi kurar, sonra yan kahveden çaylarımızı söyler, karşı bakkaldan da elmalı çöreklerimizi alır, bir hafta boyunca açık olan sergimizin keyifli sürecine bırakırdık kendimizi. Yılın en sevdiğim zamanlarındandı.
Yine sergimizi kurduk. Bu sefer acıkmıştık ve annemi galeride bırakıp, Gökhan'la hemen yakındaki restorana bir şeyler atıştırmaya gittik. Karnımızı doyurduk, ardından çaylar geldi. O zamanlar sigara da içiyordum, tellendirdim bir tane, keyfime diyecek yoktu.
Derken, restoranın sahibi amcayla konuşurken beni resmen kalbimden vuran, yüreğimi sert kayalara çarpan bir haber aldım.
Baharda bazı Allah'ın cezası reziller tarafından o civarda köpekler zehirlenmiş. Bunu duymanın acısı yetmiyormuş gibi bir de aralarında esnafa ait olan -yıllardır bakmaktan bile inanılmaz keyif aldığım- iki adet minik, kepçe kulaklı siyah kuçunun da olduğunu öğrendim. Sevmelere doyamadığım yavrucaklar ölmüşler.
Kendimi galeriye nasıl attığımı bilemedim. Kuytuda bir duvar köşesine sinip başladım hüngür hüngür ağlamaya... Günlerce atamadım üstümden bunun etkisini. Her ne kadar güzel anlar yaşadıysak da, bu olayın etkisiyle puslu geçti o sergi dönemi benim için. Bunları neden yazıyorsun derseniz, sebebi var. Azıcık sabır.
Günler geçti, serginin son akşamı geldi. Galerinin arka verandasında takılıp, keyif yapıyorduk. Derken içeri bir köpek girdi. Kıvırcık tüylü, salaş bir terrier. Boynunda kırmızı bir tasma.
Herhalde kahveye gelen müşterilerden birinin kuçusudur diye düşündüm.
O sırada annem "Eylül bu köpek aç galiba, yediklerimize özeniyor." dedi içeriden. Bende de köpek maması yoktu, kedi yaş maması varmış üstümde, ondan verdim, yedi.
Sonra başladı oralarda takılmaya. Gökhan fotoğrafını çekmek istedi, flaş ışığına havladı, kızdı, coştu. Bize de eğlence çıktı. Bir yandan seviyorduk, bir yandan ışıkla oynatıyorduk.
Sonra, sergiyi toplamamıza kısa bir süre kala, galeriyi gezen bir hanımın anneme söyledği şey kulağıma çalındı.
"Yazık, çok bakımsız. Bence atmışlar bunu, sahipsiz bu, belli..."
İrkildim o an. Tatil beldelerine terk edilen köpeklerin dramını en iyi bilenlerden olmama rağmen, onun terk edilmiş olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gümüşlük'te gerek ziyaretçilerin, gerekse esnafın köpekleri var çünkü öyle etrafta gezinen.
Ama kadın haklı olabilirdi çünkü bu köpeği önceden hiç görmemiştim. Ve gerçekten pasaklı ve partaldı.
İçime bir kurt düştü.  O andan itibaren gözüm bu çocuğa kilitlendi. 
Baharda zehirlenen köpekleri düşündüm o an. Öldüklerine hala inanamadığım kepçe kulaklı kara anne-oğul kuçuları düşündüm.
"Ya bu garibin sonu da onlar gibi olursa?" diye düşündüm.
Yüreğim sıkıştı.
Dört yıldır ailemden ayrı, Gökhan'la yaşıyordum ama ne kedim, ne köpeğim vardı. Çılgınca hayvan sevdiğimi bilen arkadaşlarım hayretler içinde kalıyorlardı, "Sen nasıl oluyor da hala köpek sahiplenmedin?" diye.
"Bir canlının sorumluluğunu en iyi şekilde alacak duruma gelebilmeliyim, maddi, manevi hazır olmalıyım ki ona iyi bir hayat verebileyim. Ona iyi bakamazsam kahrolurum." derdim ben de hep.
Ve işte o günler, bir canın sorumluluğunu artık alabilecek duruma geldiğim günlerdi.
Bu nedenle bir başka baktım ona. "Acaba?" dedim.
"Acaba onu evlat edinsek mi?"

Kafamdan böyle bir düşüncenin geçtiğini anlayan ve o anda buna hazır olmayan Gökhan şaşkındı, ben ise o garibana bir şekilde bağlanmıştım ama o gece onu orada bırakıp gitmek zorunda kalacağım için çok buruktum. Onu öylece alamazdık. Hem bu büyük sorumluluk için Gökhan'la konuşup karar vermemiz gerekirdi,  hem de belki de hayvan zaten sahipliydi, kimbilir! 
O ise tüm bu düşüncelerden habersiz, ona verdiğimiz kemiği duvar diplerine, boş kolilerin içine saklamaya çalışıyordu. "Yesene çocuğum." diyordum, koliden çıkarıp önüne koyuyordum, bu sefer alıp başka bir yere, kendince (!) daha derine saklıyordu.
Sonunda tüm eşyaları, tabloları topladık, arabaya yükledik. Karşı bakkala uğrayıp, "Bu köpeği biraz izleyin, sahibi falan var mıdır, kayıp mıdır, birileri arıyor mudur... Birkaç gün sonra tekrar haberleşelim.." dedik. Artık galerinin ışıklarını söndürme ve çıkıp kapısını kilitleme zamanıydı. Ama o içerideydi ve çıkmaya hiç de niyetli görünmüyordu. Kendince korunaklı, sıcak bir bölge bulmuştu sanırım geceyi geçirmek için.
Ama mecburen, zorla dışarı çıkardım. Kemiğini de ağzına tutuşturdum. Şöyle bir baktı bana ve "Peki öyle olsun, demek yine sokakta yatacağım." der gibi döndü gitti.
Ya da bana öyle geldi.
Yıllardır her Gümüşlük sergisi bitirişimizde, annemle tablolarımızı ve ürünlerimizi arabımıza doldurur, keyifli ve başarılı geçmiş bir süreci bitirmenin hüznü ama daha da çok coşkusuyla, müziğimizi de açar, neşeyle dönüş yoluna koyulurduk.
Yine doldurduk arabamızı, yine müziğimizi açıp, yola koyulduk. Ama bu sefer diğer her yıldan farklı olarak, bir baktım, gözlerimden yaşlar süzülüyor.
O kıvrım kıvrım Gümüşlük yollarından bu sefer coşkuyla değil, sızıyla, ağlaya ağlaya geçiyorum.
O, orada kaldığı için. 
Ben gittiğim ve o geride kaldığı için.
Hayatım boyunca sayısız köpek besledim sokakta. Sayısız köpeğin, yemeğini yedikten sonra "Daha kalaydın iyiydi be abla, keşke hiç gitmesen..." bakışına maruz kaldım, içim yana yana. Her hayvansever bilir bu iç burgusunu. Arkamızdan bakan bir sokak köpeğinin gözleri dağlar içimizi.

Ama bu seferki daha da başkaydı.
Ben o gece o köpeğe bağlandım. Belki de korktum, paniğe kapıldım kimbilir... Onun da sonu zehirlenme olursa diye...
Onu bırakıp gitmek yüreğimi yaktı.

Birkaç gün geçti. Ben Gökhan'ı zorla ikna ettim. Zaten "Artık yavaş yavaş hazırız bir can evlat edinmeye..." demeye başlamıştım ama o yine de o sorumluluğa tam hazır değildi. "Sana kalsa hiç hazır olmayacaksın, ben istiyorum o çocuğu!" dedim ve karar verilmiş oldu.
Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı da yanımıza alıp, bir gece Gümüşlük'e, 'onu almaya' gittik.
O sırada galeride başka tanıdıklarımızın sergisi vardı. Köpeği tarif ettik, "Aa evet buralarda dolanıyordu. Ama bir kadın sahiplendi onu." dediler.
Şok oldum. Ne hissedeceğimi bilemedim. Onun için sevineyim mi, kendim için üzüleyim mi şaşırdım.
Baktım Gökhan'da bir rahatlama... Ona da kızayım mı, ne diyeyim bilemedim. Boynum bükük kaldım öyle o akşam. Ne yapalım, mecburen döndük evimize.
Bu akşamdan da birkaç gün sonra, 23 Ağustos gecesi, galerideki tanıdığımız beni aradı.
"Eylül o köpek yine buralarda geziniyor. Geri bırakmışlar." dedi.
"Hay Allah'ın cezaları!" dedim içimden, "Tamam abla, ben yarın ilk iş geliyorum oraya." dedim dışımdan.
Ve konuştuğum şeyi tahmin eden, tek kaşı havada beni dinleyen Gökhan'a döndüm:
"Yarın gidip alıyoruz o köpeği Gökhan. O artık bizim kaderimiz." dedim.

Ertesi gün, durumu artık kabullenmiş olan Gökhan ile, hayvancağızın ilk gece çektiğimiz bir iki fotoğrafını elimize alıp, bütün esnafa sorma başladık, "Bu köpeği gördünüz mü?"
Balık restoranları, el sanatları standları, bakkallar... Hepsine sorduk, hiçbiri görmemişti.
Tam umutsuzluğa kapılacaktık ki, izini Club Gümüşlük'te bulduk. 
Meğer oralara dadanır, Reks diye çağrılırmış. Ama sahipsiz bir garibanmış. Hani ortalıkta gezinen, biri bir şey verirse yiyen cinsten.
Yukarıdaki bir siteden bir aile ara sıra ilgileniyormuş ama sahiplenemiyorlarmış, zaten şehre döneceklermiş, keşke bir sahip çıkan olsa diye bakınıyorlarmış.
Bizim köpeği aradığımızı duyan bir kişi, bu aileye ulaştı ve saat beşte Club Gümüşlük'te buluşmak üzere sözleşildi.

Beşe kadar saat nasıl geçti hatırlamıyorum. Hele bardaki o son dakikalar... Bir yandan naneli limonatamı içiyordum, bir yandan da her  gelene, "Acaba onlar mı?" diye bakıyordum. Saat beş oldu, biraz geçti, heyecandan bayılacak gibiydim.
Ve sonunda kumsaldan doğru bir kadın, bir adam, ellerinde bir terrierle bize doğru yürümeye başladılar.
"O mu, o mu?  O galiba! Geliyor geliyor!" diye yerimde duramayışım görmeye değerdi.
Ve geldiler.
Bir süre konuştuk. Sonra o'nu bize teslim edip gittiler.
Ona, 'benim evladım' olarak ilk kez baktım... İlk kez dokundum...
Tasmasını taktık, yanımıza katıp otoparka götürdük. Azıcık mama yedirip arabaya bindirdik. Kuzu gibi bindi yavrum. Turgutreis'e giden yol boyunca beş saniyede bir arkama dönüp dönüp ona baktım.
"O bizim oğlumuz mu şimdi? Gerçekten evlat edindik mi onu?"

O gece şaşkındık. Biraz tedirgin, bolca "Bakalım nasıl olacak?" hallerinde ama mutlu.
Gökhan'a "İsmini sen koy." dedim.
O koysun ki, bağlanması daha kolay olsun.
Biraz düşündü, o mu olsa bu mu olsa diye.
Sonra, "Buldum!" dedi. "Mısır olsun." 
"Tamam!" dedim. Harika bir isimdi. "Mısır olsun, peki!"

Dört kocaman yıl geçti adını Mısır koyalı, onu ailemize katalı.
Koskoca dört yıl.
Ve dört yıl içinde her şeyimiz oldu o bizim. İlk günlerde çekimser olan Gökhan, "Allah ona benim ömrümden versin." diyor uzun zamandır. Onu "Oğlummmm... Canımmm..." diye bir sevişi var ki, gözlerim doluyor bazen onlara bakınca...
Ben, onsuz bir hayatı hayal bile edemiyorum. O kadar kocaman, o kadar kıymetli bir yer kaplıyor ki yaşamımızda, gönlümüzde, sergimize girdiği o geceye şükrediyorum hep. 
Onunla hayatımız çok matrak, çok tatlı, çok başka. Hatta "Mısır ile Hayat" adlı başka bir yazıda tüm bu ayrıntılara girmeyi düşünüyorum.
Ama bugün onun doğum günü. Hangi gün doğduğunu bilmesek de, bizim için doğum günü bugün.
Dört yıldır hayatımızda olan ve uzuuuuuuun bir ömürle daha nice nice yıllar yanımızda olmasını dilediğimiz pofuduk oğlumuza buradan, "İyi ki doğmuşsun!" diyorum.
"İyi ki doğmuşsun kuzum. İyi ki dönmüş, dolaşmış bizi bulmuşsun. İyi ki sana yuvamızı açma şansını elde edebilmişiz ve iyi ki senin gibi muhteşem bir varlığı tanıyacak kadar şanslı olmuşuz. Tanrı'm sana uzun ömürler versin. Tanrı'm sana benim ömrümden de versin. Sen çok yaşa, hep bizimle ol, hep böyle mutlu ol. Çok isteyip de yiyemediğin cipsler, çıldırğın ve azıcık da olsa yiyebildiğin karpuzlar ve olmadık yerlere gömmeye devam ettiğin tüm kemikler adına! Seni kıvır kıvır, tatlı mı tatlı tüylerinden de çok, sonsuzluk kadar çok seviyoruz! Mutlu yaşlar sana biricik oğluşumuz, Mısır'ımız!"

(Aşağıdakiler, Mısır'ın birkaç gün önce çekilmiş bir fotosu ve sergiye girdiği 'o ilk gece' çekilen gariban fotolarından biri.)












Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...