Sayfalar

14 Eylül 2014 Pazar

Tuz Kokulu Filmlerin Ardından


Turgutreis'in pek sevdiğim açık hava sineması olan Cine-Marine Yazlık Sinema'da 5-11 
Eylül tarihleri arasında, "Deniz Filmleri Festivali" yapıldı.
Yedi filmden dört tanesini izleyebildik ve gerçekten çok ama çok keyifliydi.
Gösterimler tamamen ücretsizdi. 
Halkımızın ücretsiz olan her şeye karşı tutumunu çok iyi kavramış olan ben, "Amaan bu sezonda kimse kalmamıştır, bomboş olur, rahat rahat izleriz." diyen kocama karşılık olarak, "Hiç öyle olmaz, aksine yer bulabilmek için erken gitmemiz gerekir." dedim. 
İlk filmimizi festivalin ikinci akşamında izledik ve tabii ki ben haklı çıktım. Sezondaki -hatta ağustostaki- vizyon filmlerinde bile olmayan bir kalabalık vardı. Ama neyse ki erkence gittiğimiz için yer de bulduk, battaniye de.
Sonra bir gece atlayarak, festivalin dördüncü akşamında başka bir filme gittik, yine erkence bir saatte.
Amanın o da ne?!
Ne yer kalmış, ne de battaniye!
Mecburen en öne oturduk, sezonda bile serin serin esen ve battaniyeye sarınmamızı mecbur kılan açık sinemanın o geceki 'ısıtıcısı' ise canım kocam oldu. Film boyunca bana sarılmaktan ve oramı buramı ovuşturmaktan kolları tutuldu garibimin.
Anladık ki, kulaktan kulağa bir yayılmaca olmuş bu süre içinde.

- Sinema beleşmiş kanka!
- Hadi lenn, ciddi misin moruk?!
- He ya!
- İyi, manitaları da alalım, bu gece sinemaya akalım o zaman!
- Akalım kanka!

- Beey, beeey! Sinemada bedava film varmış, çoluğu çocuğu toparlayıp bi gidiverek.
- Essah mı diyon, parasız mı?
- Parasız beey, parasız.
- Abingillere de haber ediver o zaman, kamyonetin arkasına doluşup gidelim...

- Aşkıııım bu akşam sinemada belgesel varmış, çok keyifli, gidelim mi?
- Ne belgeseli ulen, napayım ben belgeseli?..
- Çok güzelmiş ama, su altı...
- Gel kız, ben seninle bi sualtı belgesel çekivereyim şimdiiii, seni seni...
- Ama ücretsizmiş aşkııım!
- Aha, hadi ya! Hadi kalk, toplan toplan toplan, bu gece sinemadayız!

Yani anlayacağınız, öyle bir kalabalık vardı ki, hani resmen ücretsiz olduğunu duyan gelmiş!
"Sezon filmlerinde aklınız neredeydi yavrucuğum?" dedirtecek cinsten.

Üçüncü gidişimizde nispeten tenhaydı, yani istediğimiz yere oturabileceğimiz kadar 
tenhaydı en azından. Meğer milli maç varmış o gece, ondanmış. Yukarıda diyaloglarını yazdıklarımın çoğu maç tercih etti tabii ki.

Son gece ise erken gitmemize rağmen yine yer bulamadık! 
En önde, battaniyesiz ama neyse ki bu sefer akıllanmış olarak, yani kazaklarımızla.
Ama kimse beni yanlış anlamasın, ne ücretsiz olmasına karşıydım, ne de ücretsiz olduğu için oluşan kalabalığa.
Festival organizasyonunu oldukça mutlu etmiştir bu kalabalık, eminim.
Hatta maddi durumu olmayıp da sinemaya gelemeyen kişiler için çok da güzel olmuş.
Ama gerçekten o kalabalığın içinde 'sırf ücretsiz olduğu için gelen' bir kitle de vardı.
Onların da canı sağ olsun, ne yapalım. Belki bu sayede sinemaya ilgileri oluşmuştur azıcık.:) 

Bu festival kapsamında izledğimiz filmlere gelince.

TABARLY. (Film isimlerine basınca IMDB sayfası açılır.)


Tekrar tekrar izleyeceğim şahane bir belgeseldi ve bu sayede Eric Tabarly'yi tanıdığım için gerçekten çok mutluyum. Bu filme özel yazı yazdığım için burada tekrar açıklama yapmayacağım. Yazısı burada, okumanızı öneririm.


Kocam yirmi yıl evvel izlemiş ama ben hiç izlememiştim. Yunanistan, Sicilya, Peru, Côte d'Azur arasında gidip gelen, çocukluklarından tanışan biri dünya şampiyonu iki usta serbest dalışçının heyecanlı, duygu dolu, bazen insanı geren, bazen kahkahalara boğan, çokça hüzünlendiren hikayesi. Filmi gerçekten çok ama çok başarılı buldum, çok etkilenmiş halde çıktım. Tekrar izleyeceğimden de eminim. İzlemeyenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. 

Norveç yapımı bu filmde, kendi yaptıkları sal ile Pasifik Okyanusu'nu 101 günde geçmeyi amaçlayan ama aslında denizden, denizcilikten pek anlamayan, son derece acemi beş arkadaşın hikayesi anlatılıyor. Asıl amaç ise, liderleri Thor Heyerdahl'ın, aslında Güney Amerikalıların, taa Kolomb öncesi zamanlarda Polinezya'yı keşfedip orada koloni kurmaya çalıştıklarını ispat etmek istemesi.
İlk olarak 1947'de çekilen Kon Tiki Oscar almış. Ama 2012 yapımı bu son film bence hayal kırıklığı idi. Evet, sürükleyiciydi, izledik, fena değildi. Ama kesinlikle beklediğimi bulamadım. (Artık ne beklediysem!)

Son gece gittiğimiz bu filmin, kocamla aramızda matrak bir geyiği oluştu, önce onu anlatayım. Kaptan Philips aslında bizim arşivimizde vardı ve yaklaşık bir aydır kocam izleyelim diyordu. Ama ben konusunu okumamıştım ve nasıl olduysa kocam bana bu film için "savaşlı film" dedi diye aklımda kalmış. Hani böyle deniz kuvvetleri savaşı falan gibi. Hal böyle olunca ben de her seferinde burnumu büküp, "İzlemem de izlememm! Ben o filmi izlemem!" diye tutturdum.
Ama ne bir açıp IMDB'den okudum, ne de kocam konuyu yanlış anladığımı fark etti. Böyle bir kısır döngünün içine girdik.
Ve sonuçta bu filmin festival kapsamında olduğunu öğrenen kocamı tuttu mu bir gülme!
Eh, ben açık hava sinemasının hastasıyım, bu da son gösterim, koca bir kış ayrı kalacağım oradan. Mecburen gidecektim, savaşlı, mavaşlı, ne yapalım.
Kocam da bu arada dalgasını geçiyor benimle, "Sana bütün yaz izletemediğim filme festivalde gidiyorsun ya, oh olsun" gibilerinden.:)
Böyle böyle geyik yaparak girdik filme.
Ve şu anda bütün kalbimle söylüyorum: İYİ Kİ GİTMİŞİM!!
Öncelikle belirteyim, konusunu ben tamamen kıçımdan anlamışım, afedersiniz.
Savaşlı, donanmalı vs.. ile alakası bile yoktu.
Uluslararası sularda yol alan, kaptanı Tom Hanks olan, çok büyük bir kargo gemisine, Somali açıklarında Somalili deniz korsanlarının 'dadanma' hikayesi.
Bilmiyorum bu filmi nasıl anlatabilirim size. (Spoiler yok, rahat olun.) Son zamanlarda izlediğim en heyecanlı, en harika filmlerden biriydi.
Koskoca bir yük gemisi ve onu ele geçirmeye çalışan minicik bir korsan teknesindeki üç-beş ilkel korsan.
"Ateş olsanız cürümünüz kadar yer yakarsınız! Hadi ordan, koca gemiyi nasıl ele geçireceksiniz?!" diyorsunuz. 
İlk başlarda küçümsediğiniz,  hani ne yapsanız da üstünüze üstünüze yapışan minik ama son derece arsız bir sivrisinek hissi veren ama CİDDEN baş belasına dönüşen bu korsanlarla, Kaptan Phillips ve mürettebatının inanılmaz mücadelesini mutlaka izleyin!
Ben gerçekten uzun zamandır bu kadar hop oturup hop kalkmamıştım bir filmi izlerken.
Heyecan, sinir, kızgınlık, öfke, adrenalin, yani her şeyi yaşıyorsunuz iki saatlik filmde ve tempo hiç düşmüyor, hiç!
Ve gerçek hikaye.
Gerçek Kaptan Phillips, tüm yaşadıklarından sonra bir kitap yazmış. Sonra da filmi çekilmiş.
Ve şimdi diyorum ki, iyi ki kocamın ısrarlarına kanıp evde izlememişim de, kocaman perdede izlemişim. Gerçekten muhteşemdi!
İzleyin, izleyin, izleyin!

Evet, sonuç olarak, Kon Tiki dışındaki tüm filmlere bayıldım. (Ama onun da Oscar almış olan ilk çekimini mutlaka bulup izleyeceğim.)
Bir festivali -çoook kalabalık da olsa- keyifle devirmiş olduk.
Ve son film ile açık hava sineması bu sezonluk kapandı.
Ve işte o anda, kapısından çıkarken, ilk defa yazın bittiğini hissettim. İçim hüzünle doldu.
Şimdi koca bir kış, önümüzdeki yazın filmlerinin hevesiyle yaşayacağım.

Teşekkürler Cine-Marine!
Tişikkirler Sipirmin! :P







7 Eylül 2014 Pazar

Seni Tanıdığıma Çok Memnun Oldum, TABARLY




Bu akşam hayatımda ilk defa, hangi filmi izleyeceğimi bilmeden sinemaya gittim.
Son anda yapılmış bir plan değildi. Bu akşam filme gideceğimi birkaç akşamdır biliyordum.
Ancak gel gör ki, neyi izleyeceğim hakkında gerçekten hiçbir bir fikrim yoktu. Bildiğim tek şey; denizle ilgili olacağıydı.

Çünkü, Turgutreis D-Marin'deki, pek düşkün olduğum açık hava sinemasında sezon kapanmış, normal vizyon gösterimleri bitmiş ama her akşam başka bir filmin gösterileceği, bir haftalık "Deniz Filmleri Festivali" başlamıştı.
Bir-iki tanesi haricinde (Jaws ve Deep Blue) filmlerin neler olduğu ve hangi güne hangi filmin denk geldiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Açıkçası bunun hiçbir önemi de yoktu.
Açık hava sinemasında (hele de son son) gösterilecek olmaları ve deniz temalı olmaları yeterdi benim için.
Hal böyle olunca, keyifli bir deniz gününün ardından duşlarımızı aldık, yemeğimizi yedik ve çıktık. Çıkmadan önce "İnternetten bakalım bu geceki filme." diyen kocama, "Yok bakma, bakarsan da bana söyleme. Süpriz olsun bu sefer." dedim.

Gerçekten çok güzel bir süpriz oldu!

Denize ve denizin üstünde seyreden her şeye aşık, uzun yıllar evvel babası evin teknesini sattığı için delice üzülen ve kocasıyla "Bir gün mutlaka teknemiz olsun." hayalleri kuran bir insanım. Ama birçok deniz tutkununun aksine, illa ki bir yelkenlim olsun gibi bir tutturmam da olmadı. Denizde seyretmemi sağlayacak ve mümkünse uluslararası sularda da gezebileceğim donanıma sahip herhangi bir 'şeyim' olması kafiydi. 
İşte bu yüzden de  yelken ve yelkencilerle ilgili detaylı bir bilgim ve kültürüm yok. Ve yine bu nedenle sinemaya girerken bugünün filmine ait afişteki yüz ve isim bana herhangi bir şey ifade etmedi.
Ta ki "Tabarly" adındaki film başlayana kadar.
Başladıktan kısa bir süre sonra, Eric Tabarly isimli dünyaca ünlü yelkencinin uzun metraj belgeseli olduğunu anladığımız bu film, gerçekten olağanüstüydü!
Küçücük yaşında babasının Pen Duick isimli yelkenlisiyle deniz ve yelken aşkı başlayan ve yaşadığı her günde, aldığı her solukta bu aşkını fersah fersah büyüten, kendi tasarladığı tekneleriyle yarışlardan yarışlara, başarılardan başarılara koşan, rekorlar kıran, bazen tek başına, bazen şahane ekibiyle dev dalgalarla ve türlü tehlikelerle savaşan, rüzgarlarla sevişen bir adam Tabarly.
Çekingen, fazla konuşmayı sevmeyen, hüzünlü ve mahçup bir gülümsemesi olan, fiziksel olarak da fazlasıyla çekici, inanılmaz tutkulu bir adam.
Onun denizle, daha doğrusu teknelerle olan bağını en iyi anlatan kelime gerçekten bu olur: Tutku.

Pierre Marcel'in yönetmenliğini yaptığı ve Yann Tiersen'in müzikleriyle bezeli bu film bir adamın sahip olduğu bu olağanüstü tutkuyu o kadar iyi veriyor ki, izlerken gerçekten büyüleniyorsunuz.
Ve bu belgeselin her saniyesi gerçek görüntülerden oluşuyor. Mizansen yok, canlandırma yok. 
Gerçek Eric Tabarly, gerçek tekneler, seyirler, yarışlar, maceralar, gerçek dalgalar, ve en güzeli gerçek gerilim ve huzur...
O kadar güzel bir kurgusu var ki her sahne insanın içine işliyor. Bazen yüreğin ağzına geliyor, yarış sahnelerini izlerken o dev dalgaların altında kalacakmışsın gibi ürperiyorsun, bazen de onların o anda içinde süzüldükleri denizin kokusu geliveriyor sanki burnuna. Teknede yedikleri salaş yemeğini tadını damağında,  bağırmalarını, kahkahalarını kulağında hissediyorsun. 

İnsan bu filmin her saniyesini gerçekten hayranlıkla izliyor. Ben çoğunlukla elim kalbimde, bazen nefesimi tutarak, bazen de gözlerim dolarak izledim.
Hikayesini izlediğim hayat muhteşemdi. Belki başka izleyicilere güzel gelmeyebilir, sonuçta adamın hayatının neredeyse tamamı denizde geçiyor. Ama diyorum ya, bu tutku gerçekten muhteşemdi. Her ne yapıyor olursak olalım şu hayatta, eminim ki böylesi bir tutkuyla yapıyorsak eğer, hayatımızın son günü geldiğinde, "Evet" deriz, "Ben bu hayatı dibine kadar güzel ve mutlu yaşadım."
Tamamen gerçek görüntüleriyle, film boyunca gözümüzün önünde yaşlanan bu harika adam, gerçekten harika bir hayat yaşamış. Ne mutlu ona.

Ve ne mutlu bize ki, yüreğimize bu kadar işleyen bir hayat hikayesini, böyle harika bir filmle keşfetmiş olduk.
Hepinize öneriyorum bu filmi ama söylemeden de geçemeyeceğim bir şey var. Bence bu filmi küçük ekranlardan izlemek, sizi içine alıveren o görsel şölene haksızlık olur.
Eğer mümkünse izleyebileceğiniz en büyük ekranda ya da perdede izleyin derim.

Böylesi bir güzelliği hak ettiği gibi büyük perdede ve üstelik esintili bir açık havada, hele de tepemizde eylül ayının bulutları ve dolunay olmaya çalışan bir ay varken izlediğimiz için çok şanslıyız.
Öyle güzel bir etki yarattı ki, film bitip de insanlar gittiğinde dahi ben bir süre minderimden kalkamadım. Boğum boğum oldu boğazım, gözümden yaşlar geldi.

Denize ve yelkene özel bir ilginiz olmaksızın, eminim sizde de izler bırakacaktır.
İzleyin, mutlaka izleyin.











4 Eylül 2014 Perşembe

Kitap Okuma. Kitap Sitesi Oku.



Şu son zamanlarda durumum işte aynen başlıkta yazdığım gibi!

Beni biraz tanıyanlar kitap okumayı çok sevdiğimi, kitapçılarda kendimden geçtiğimi ve eğer mesela birini bir süre beklemem gerekiyorsa ve eğer o esnada bir kitapçıya girmişsem, karşımdaki kişinin beni sınırsız bekletebileceğini bilir. (Normalde beklemeyi hiç sevmediğimi bilmem açıklamam gerekiyormu?:) )
Saatlerce kalabilirim kitapçılarda. Arka sayfaları okurum, kitapların içlerinden rastgele cümleler okurum, neler çıkmış bakarım, sevdiğim yazarların, sevmediğim yazarların, bilmediğim yazarların kitaplarını kurcalar dururum. 
Sayfaları açar, koklarım. (Yüzümün girdiği mest halden ötürü belki birilerinin alay konusu da olmuşumdur, kimbilir.)
Genelde de, raflarda duran kitap sırtlarını okumaya çalışma pozisyonundan dolayı, vücudum dik,
kafam doksan derece yana yatmış şekilde arşınlarım kitap koridorlarını. Boynum tutulabilir bundan dolayı. Olsun! 
Bazen ellerimle hafifçe dokuna dokuna gezerim, onlara değmeyi de severim çünkü.
Bazen alırım, bazen sonra almak için mimlerim, bazen de sadece bakarım.
Yani uzun lafın kısası, kitap okumak kadar keyif vericidir benim için kitap satan yerlerde dolaşmak. 

Son zamanlarda ise, kitap satan yerlerde gezinmek, kitap okumalarımı ciddi şekilde baltalar oldu!
Nasıl mı?
Tabii ki online satış siteleri yüzünden.
Eskiden girerdim kitapçıya, orada kalacağm maksimum zamanın illa ki bir sınırı olurdu. Bazen alacağımı alıp çıkana kadar, bazen yanımdaki kişi sıkılana kadar (benim sıkılmam pek mümkün olmuyor zaar), bazen bacaklarım yorulana ya da yapmam gereken başka bir şeyin saati gelene kadar, bazen de, ne bileyim, mesela tuvaletim gelene kadar!
Yani mutlaka bir şey oluyordu "Hadi tamam, yeter artık, çık." diyen.
Ama online kitap satış siteleri öyle mi?
Evindesin bir kere. Ayakta da değilsin. İşin gücün bitmiş, en rahat kanepene yayılmışsın. Yanında kahven, çayın, fonda müziğin. Kitap sırtı okuyacağım diye baykuş gibi kafanı eğmek zahmetine girmene de gerek yok!
Mağazanın kapanış saati yok, seni bekleyen yok, yok da yok!

İt gibi çalışmışsın mesela o gün, "Oooh yayılayım da kitabımı okuyayım." diye kanepene kuruluyorsun. Önünde kılçıksız dört-beş saat. Mis!
Ha amaaa, "Dur şu kitabın fiyatına bir bakayım, aa şu kitabın yazarı kimdi yahu?" gibi sebeplerle siteye ucundan bir girivermeye kalk, bitti o gece!
En azından benim için. 
Azılı bir örümceğe yem olmuş zavallı kelebek gibi, hüooop, sitenin dallı budaklı, katman katman sayfalarının içinde buluveriyorum kendimi. Dur ona da bakayım, hadi şunu da inceleyeyim, aaa bak bu kitap da varmış, şu yazarın diğer kitaplarına da azıcık bakıvereyim, derken...
Gitti mi kitap okuyacağım dört-beş saatin tümü!
Buyur buradan yak.
Hayır, işin en ironik tarafı nedir biliyor musunuz?
Ben yakın zamana kadar online kitap alışverişi yapmaktan nefret eden biriydim!
İlla ki kitapçıdan elleyerek, severek, dokunarak ve tabii ki en önemlisi koklayarak alacağım! Kasada torbasına koyacaklar kitabımı ve ben elimde en yakın arkadaşımı taşıyormuşum gibi heyecanlı bir şekilde eve varacağım!
Böyle bir tiptim ben. "Kitapçıya git, ben sana gitme mi diyorum. Ama kitapçıdan seç, internetten al." diyen kocamla yıllarca savaştım bu konuda. "Olmaz, koklayarak alacağım illa ki!" derdim hep. (Burnu düşesice, ne koklama merakım varmış benim de yahu!)
Neyse, gel zaman git zaman, kocam benim kanıma girdi.
Tabii ikna olmamda fiyatların da etkisi oldu. Kitapçıda 25 TL olan kitapların internette 17-18 lira olduğuna ve en kabaca hesapla, internetten alacağım üç kitapla en azından bir kitabı bedavaya getireceğime ayınca, işler değişti.
Tabii ki hala kitapçılardan da alışveriş yapıyorum ama eskiden burun büktüğüm online alışverişten de oldukça keyif almaya başladım artık. "Tamam koklayamıyorsun ama bunda da kargo bekleme hevesi var." diyorum şimdi, asrın Pollyanna'sı olarak.
Hal böyle olunca, giriş çıkış saati olmayan bir ortamda, bir rafta beş saat dikiliyorsun diye acayip acayip bakan görevlilerden de uzakta, ben bu sitelere dadandım arkadaşım!

Ve işin daha da kötü yanı, iş sadece online satış siteleriyle de sınırlı kalmadı.
Kitap blogları ya da herhangi bir blogun kitap tanıtım yazıları, Instagram'daki kitap fotoğrafları, sosyal medyadaki kitap hesapları, vs vs vs... derken benim elimdeki okunmayı bekleyen canım kitaplar oldu mu sana piç!
Normal şartlarda su gibi akıp gidecek, alt tarafı üç yüz sayfalık kitaplar yapıştı mı elime on beş gün boyunca!
Hadi bakalım!
Bak mesela şu anda ne yapıyorum ben?
Kitap okumak üzere kanepeme kurulmuşken, ne yapıyorum?
Kitap sitesinde değilim, kitap blogu vs. okumuyorum ama bu sefer de kitaplarla ilgili yazı yazıyorum!
İşte aynen böyleyim son zamanlarda. 

Lütfen biri acilen internet bağlantımı koparsın ya da evin elektriklerini kessin.
Şaka yapmıyorum bak.
Lütfen yahu, lütfen!

........

Ekleme: Yukarıdaki yazıyı yazdım, yayınladım.
Ne elektrik gitti, ne de internetim koptu.
Ben de tüm hızımla kendimi, takip ettiğim kitap bloglarına attım.
Oralardan kitap mimleyip, İdefix'teki favorilerime ekledim bütün gece.
Hala da devam ediyorum.
Yani geçmiş olsun, bu gece de kitabımı okuyamadım.







3 Eylül 2014 Çarşamba

Melek ve Şeytan


Bugün Turgutreis'te, para çekme yatırma işleri yapmak üzere arabayı kaldırım kenarına çektik, kocam Atm'ye gitti, ben arabada kaldım.
Beklerken bir yandan kucağımdaki kitaba göz atıyor, bir yandan da etrafımı seyrediyordum. Derken gözüm banka şubesinin önünde bekleyen tasmalı bir köpeciğe ilişti. Hayvancık şube kapısının önünde, kuyruğunu sallaya sallaya içeriye bakıyordu. Kapı açıldıkça şöyle girecek gibi yapıyor ama cesaret edemiyordu. Ama nasıl sevimli, nasıl tatlıydı anlatamam.
Belli ki sahibi bankadaydı ve yavrucağın da aklı fikri içerdeydi. Nasıl heyecanlı, nasıl sabırsızdı! Halbuki otursa oraya, sakin sakin beklese, değil mi?
Ama yok, annesi ya da babası çıkana kadar içeriye bakacak, o güzel kuyruğunu sallaya sallaya bekleyecek illa ki. Çünkü yüreğindeki sevgi ve bağlılık kocaman ve çok derin. Onun için hayattaki en kıymetli şey sahibi ve birkaç dakika bile olsa ayrı kalmaya dayanamıyor.

Bu arada girip çıkanlardan bazıları görmeden geçiyor, bazıları ise başını okşuyordu. 
Yavrucağın o tatlı telaşı, merakı ve içeri bakışı görülmeye değerdi gerçekten. Çok ama çok sevimliydi. Ben de kocaman bir gülümsemeyle seyrediyordum onu.
O esnada kapı açıldı. Yavrucak "Acaba sahibim mi çıktı?" umuduyla, kuyruğunu sallayarak kapıya yanaştı, elinde birtakım kağıtlarla bir kadın çıktı dışarı ve köpeciği görür görmez yaygarayı bastı:

"Hooooşşşt!"

Ben tabii dikildim hemen olduğum yerde.
Kadın hızını alamadı, yüzünde son derece rezil bir ifadeyle devam etti:
"Hoooşt! Çekilll, çekil şurdan! Şimdi sinirimi senden alıcam!"
Zavallı yavrucak ne olduğunu şaşırdı, kadına bakakaldı, ürkek ürkek.
Şimdi size kadının köpeğe bakarkenki, onu eliyle 'hoştlarkenki' ifadesini tarif etmek için en doğru sıfatı arıyorum ve evet, sanırım buldum.
İğrençti.
Kadın gerçekten iğrençti.
Arabadan kafamı uzatıp, "Niye öyle davranıyorsunuz köpeğe?!" diye bağırdım.
O da şimdi hatırlayamadığım bir şeyler dedi hınçla. Sadece büyük bir nefretle sarf ettiği son cümlesini duydum: "Turgutreis'te her yer köpek doldu!" 
Tabii bunu, sanki köpekler dünyanın en pis, en tiksindirici şeyleriymiş gibi söyledi. Ben de arkasından "Keşke dünya senin gibilerden temizlense!" dedim ama sanırım duymadı. Dönüp baktığımda, koca poposunu sallaya sallaya uzaklaşıyordu çünkü.

Kadının yüzüne hiç dikkat etmedim. 
Ama size gayet emin olarak söyleyebilirim ki, çok ama çok çirkindi. Gözlerindeki öfke ifadesi 
çok çirkindi bir kere her şeyin başında. Ayrıca kalbinde böyle bir nefreti taşıyan insanın yüzü de zaten güzel olamaz. Allah onu mükemmel hatlarla yaratmış bile olsa, kötü bir insanın güzel görünemeyeceğine inananlardanım ben. Bu yüzden bu kadın çekti gitti ama aklımda kalan onun çirkinliği oldu.
Düşünsenize, sırf sahibi bankada oyalanıyor diye dışarıda heyecanla, umutla ve büyük bir sevgiyle, yerinde duramadan onu bekleyen bir köpek.
Ve kendine hiçbir kötülüğü dokunmadığı halde, üstelik tam tersine sevgiyle kuyruk sallayan masum bir köpeğe bu derece çirkin davranan bir insan.(!)
Allah aşkına, elinizi vicdanınıza koyun da bir düşünün.
Sizce hangisi gerçekten iyi kalpli, hangisi kirli kalpli?
Ve en önemlisi...
Sizce hangisinden korkmalı?

1 Eylül 2014 Pazartesi

1 Eylül'ü Çok Sevmek



1 Mart'ı ilkbaharın, 1 Haziran'ı da yazın ilk günü olduğu için çok severim. 1 Aralık, yılbaşı dönemi başladığı için keyif verir bana.
1 Eylül ise yazın bitişini, tatile, dolayısıyla denize, kuma, gevşek ve sıcak günlere, her şeyden öte tembelliğe vedayı hatırlattığı için içimi burkardı hep. "Ne çabuk geçti gitti yine yaz!" diye hayıflanırdım 1 Eylül'lerde.
Ama dokuz yıldır hiç de böyle hissetmiyorum. Aksine, dokuz yıldır bu tarih benim için mutluluk demek, coşku, keyif, sevinç demek.
Yıllardır bu tarihte ben, birisini mutlu etmeye, sevindirmeye, heyecanladırıp gülümsetmeye çalışmanın coşkusunu yaşıyorum.
Sabahları gizliden gizliye hazırlıklar yapmanın, aman o uyanmadan işlerimi bitireyim diye heyecanlanmanın, balonlar şişirmenin, ortalığı süslemenin, sevimli notlar yazmanın, hediyeler paketlemenin, muzurluklar düşünmenin, pastalar pişirmenin doyasıya keyfine varıyorum. 
Sonra da o kişi bunları yaşarken yüzüne yapışan gülücükleri seyredip seyredip mutluluktan iyice uçuyorum!

Ve ben yıllardır bu tarihte hep şükrediyorum.
O var olduğu için.
Doğduğu, büyüdüğü ve hayatıma girdiği için. 
Nefes aldığı, bana sarıldığı, sevgisini en tatlı halleriyle bana hissettirdiği için şükürler olsun diyorum.

Artık bu tarihi çok seviyorum çünkü 1 Eylül benim canım kocamın doğum günü.
Hele de bugün, 40. doğum günü!
Her ne kadar o, "Ne ara kırk oldum yaa, öff, pöff.." diye ara ara homurdansa da ve hatta "Doğum günümde 'kırk' kelimesinin üstüne çok basmasak da olur.." diye espri yapsa da,  onu motive etmek için, kahvaltıda peynirin üstüne iliştirdiğim "Life begins at fourty. (Hayat kırkında başlar.)" sözünü görüp, "Hmmm... Bu aslında otuz için söylenmiyor muydu?!" dese de, ben onun kırkıncı doğum gününü kocaman bir gururla kutluyorum!

Biliyorum ki her günümüz bir sonrakinden daha anlamlı olacak. 
Biliyorum ki, bundan sonra da, kırk kere yürekten dileğimiz her şey (eh tamam, her şey olmasa da birçok şey:) ) gerçek olacak.
Biliyorum ki yaşların, sayıların önemi olmaksızın biz anları tatmaya, koklamaya ve hissetmeye devam edeceğiz.
O yüzden hiç oflayıp puflamasın benim canım kocam kırk oldu diye.
Çünkü ben çok iyi biliyorum ki kırklı yaşlar ona çok ama çok yakışacak!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...