Sayfalar

29 Ağustos 2014 Cuma

Yatacak Yeri Olmayanlar



Şşt bana bak bi. Sana söylüyorum. Evet evet sana.
Sen kendini bilirsin. Dinle bir beni.
Sana Angel'ın birkaç günlük hikayesini anlatacağım. Tanıdık geliyorsa, muhattabım sensin.
Sen ve senin gibileri.
Ben size, 'yatacak yeri olmayanlar' diyorum.

Angel, bir Alman kurdu. Güzeller güzeli. Kurabiye gibi, kadife gibi kepçe kulakları, kapkara bir suratı ve her köpek gibi yüce sevgisi olan bir kız.
Ama sevgisini gösterebilecek mecali yok. O güzel kuyruğunu bile sallayamayacak kadar halsiz. Çünkü hasta. Çok ama çok hasta. Üstelik çok bakımsız. Neden biliyor musun?
Çünkü sokağa terk edilmiş. 
Safkan bir Alman kurdu sokaktaki köpeklerden doğamayacağına göre, bir zamanlar bir yuvası, ailesi ya da en azından bir sahibi, bakanı varmış.
Ama sonra o kalleş, kendince bir sebeple atmış Angel'ı sokağa. Sen ve senin gibi yüreği olmayan, köpeğe mal gözüyle, bekçi gözüyle bakan, it gözüyle bakan bir kalleş!
Angel zayıflamış, bitkin düşmüş.
Keneler musallat olmuş garibanın bedenine. Ve o kenelerden bir ya da birkaçı, hastalık taşıyormuş.
Kan paraziti. 
Yemişler, içten içe mahvetmişler Angel'ı.
Senin işin bitince sokağa attığın o masum hayvanı ele geçirmişler, başıboş ve savunmasız bulunca...

Çok geç olmuştu arkadaşım onu bulduğunda. Bitkin, yorgun ve dermansızdı. Akıntıları vardı, 42 dereceye çıkmıştı ateşi.
Günlerce dayandı. Burnundan kanlar geldi, kustu, perişan oldu. İshal kakalar yaptı, kanlı kakalar yaptı, aklına gelebilecek her türlü paraziti döktü. 
Feciydi, feci. 
Nefes alamamaya başladı sonra.
Senin yüzünden! 
Sen onu alıp, kullanıp sonra da paçavra gibi sokağa attığın için!
Senin yüzünden hasta oldu. 
Ah bir dakika.. Belki de hasta olduğu için atmışsındır. Çünkü öyle birisin sen. Sen ve senin gibiler.
Ama ben sana bir şey diyeyim mi... Angel iki gün önce, biraz iyiyken, biz yanından ayrılırken bile arkamızdan öyle hüzünlü ve meraklı bakmıştı ki, o bakışı içimizi parça parça etti.
Sadece birkaç gündür tanıdığımız köpeğin arkamızdan öyle bakmasına perişan olduk. Ertesi gün tekrar göreceğimiz halde. Yüreğimiz kavruldu.
Peki sen nasıl yaptın? 
Sen nasıl bir yaratıksın ki, onu temelli bırakabildin? Nasıl bir insansın ki sen, canın hiç yanmadı? Çünkü eminim sana da öyle bakmıştır. Hatta çok daha acı, telaşlı ve üzgün bakmıştır sana. Senin ne kalleş olduğundan habersiz, kardeş bilmiştir seni. Dost bilmiştir, anne, baba bilmiştir.
Nasıl, nasıl, nasıl yapabildin?

Senin bir adın yok ama varsın biliyorum. Şu dünyada bir yerlerde, belki bize çok yakın bir yerlerde salına salına dolaşıyorsun. Yiyip, içip, dışkılıyorsun. Sokağa terk ettiğin köpeği çoktan unutmuş olarak bir yerlerde pis kahkahalar atıp, bizim doğamızda, bizim dünyamızda, aslında hiç de hak etmediğin bir hayatı yaşıyorsun. O melekler acılar içinde yaşarken, sen gerreksizce çoğalıyorsun. 
Senin adın yok ama senden çok var.

Angel'ın da adı yoktu. İsim koymaya bile zamanımız olamamıştı.
Ve o, senin arkana bakmadan terk ettiğin o güzel kız, dün akşam kanlar kusarak öldü.
Doktorları her şeyi yaptılar ama olmadı, olamadı. Çünkü sen... Sen onu baştan terk ettiğin için. Onun bu hallere düşmesine neden olduğun için.

Onu bulan arkadaşım dün gece uyku uyuyamadı. Kendi evladını kaybetmiş gibi oldu, toparlanamadı. Bizim canımızdan can koptu son iki günde, sen biliyor musun?
Bilmezsin. Bilsen de umursamazsın değil mi?
Sen insan değilsin çünkü. 
Sen bir defosun. Çürük malsın.

Bilmeyi hiç hak etmiyorsun ama söyleyeyim... Angel çok güzel bir yerde uyuyor şu anda. Çok acı çekti ama huzura erdi nihayet.
Sen huzur bulabilecek misin ömründe? 
Bana bir de bakayım. Ha?
Hayır bulamayacaksın. Nedeni bilmeyeceksin belki ama çırpınıp çırpınıp batacaksın.
Ve inşallah en muhtaç olduğun anda el uzatanın da olmayacak. Bak buraya yazıyorum.

Angel'ımız güzel bir yerde yatıyor şükür.
Ama sen ve senin gibiler?
Sizin ne bu dünyada, ne başka yerde... 
Yatacak yeriniz yok.




25 Ağustos 2014 Pazartesi

Şimdinin Güzelliği ve Şaşkınlığı


Bazı anlar oluyor, ne yapacağımı şaşırıyorum...
Ama telaş içinde olduğum, acele karar vermem gereken bir durumla boğuştuğum ya da şuursuz olduğum anlar değil bunlar. 
Aksine dingin, mutlu ve olabildiğine şahane anlar...
Belki de, bir filmin içinde olsaydı, durdurulup derin bir nefes alarak, içine çeke çeke seyredilmesi gereken kareler gibi anlar.
Ama işte böyle anlarda ben bazen gerçekten ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. Elim ayağıma, zihnim kalbime dolanıveriyor.
Tam şu anda olduğu gibi.
Günbatımını izlemek ve sevdiğim bir yazıyı okumak için balkona çıktım, bir kupa sıcacık çay ile. Ama gün yine o kadar güzel battı ki, bu güzelliğe karşı okumayı hayal ettiğim yazıyı okuyamadım.
Sonra koştura koştura içeri gidip fotoğraf makinemi alıp birkaç kare fotoğrafını çektim karşımdaki kırmızılığın.
Ve dedim ki kendime, makineyi bırak, sadece anın güzelliğini yaşa.
Peki diye cevapladım kendimi yine ve güneşin ardında bıraktığı tonlara verdim kendimi.
Gevşedim.
Sonra baktım, kocaman kocaman dalgalar aşağıdaki kayalıklara çarpıyor, şahane köpükler yaratıyor. Muhteşem bir seyirlik. Doğanın her bir ayrıntısına çılgıncasına aşık bir insan olan benim için, büyüleyici bir şey. Evimin aşağısında, her gün görüyorum ama her seferinde ilk kez görüyormuşçasına ya da son kez görüyormuşçasına etkiliyor beni.
Yine aynı etkiyi yarattı.
Sonra koştur koştur yine salona gittim, bıraktığım fotoğraf makinesini geri aldım, başladım bu sefer köpükleri yakalamaya çalışmaya.
Sonra iç sesim yine uyardı, "Tamam yeter, çektin. Artık sadece seyret."
Gidip bıraktım geri, salona.
Hayran hayran tekrar dalgalara ve günbatımına dalmışken, aklıma okumak istediğim yazı geldi, açtım bir iki satır okumaya başladım... Ama bu sefer de aklım denizde kaldı. Öylesine güzel renkler oluşmuştu ki, hiçbir saniyesini kaçırmak istemedim.
Yazıyı kapadım yine.
Gökyüzü iyice kızardı. Tam fotoğraflıktı. Popom yerden azıcık havalandı, salona seğirtecektim makineyi almak için, vazgeçtim.
"Şu yazıyı da okuyaydım iyiydi" dedim, ondan da vazgeçtim.
O kadar coşkulu hissettim ki, bunu yazmalıyım dedim sonra. Şu anları satırlara dökmem lazım, hemen şimdi, dedim.
Yok dedim sonra, yazma, sadece yaşa.
Sonra bıraktım yine kendimi manzaraya.
Her gün gördüğüm halde beni hep başka başka etkileyen manzaraya.
Baktım hava koyulaşmaya başladıkça bir iki yıldız beliriverdi tepede. 
Biri yıldız değilmiş ama, uçakmış. Balkondan kafamı tepe aşağı sarkıtıp, gözümden kaybolana kadar baktım uçağın minicik ışığına.
İçinde kimler var diye düşündüm... 
Acaba heyecanlılar mı şu anda, nereye gidiyorlar acaba diye, şu anda benim olduğum kadar mutlular mı diye düşündüm.
İnşallah öylelerdir dedim.
Sonra o kadar hoşuma gitti ki içinde bulunduğum kare, gözlerim doldu, hatta bir iki damla da firar etti.
Kendine güldüm o an, "Seni hassas turşu, yine buldun ağlayacak bir şey.."
Sonra keşke dedim, keşke hep böyle anlarda aksa gözyaşlarımız.

Derken hava karardı.
Güneşin ardından battığı dağlar kayboldu.
Kayalara vuran dalgalar, köpükleriyle birlikte gözünmez oldular.
Ama hala oradalar, o güzelim sesleri kaldı bana.
Haydi dedim sonra, yazacaksan şimdi yaz, sonra da salona geç, uzan, okuyamadığın yazıya bırak kendini.

Bilmem size de oluyor mu benim bu akşam yaşadığım gibi gelip gitmeler. Şahane bir anı yaşarken içinizin içinize sığamadığı zamanlar? 
Öyle güzel bir noktadasınız ki, onu sadece yaşamak istiyor bir yanınız. Ama diğer yanınız görsel olarak, başka bir yanınız ise satırlara dökerek belgelemek, somutlaştırmak istiyor. İstiyor ki kaybolup gitmesin o mutluluk. 
Ama belgeleme telaşı içinde doğallığından mı kopuyoruz anın?
Belki de.
Sonra yazayım desem, duygudan çıkacağım. 
Fotoğrafını sonra çekmek ise zaten imkansız.
Bilemedim ne yapmak lazım.

İyisi mi her şeyi oluruna, doğalına bırakmam lazım.
Ben de öyle yapacağım.
Şimdi içeri geçip bir kupa daha çay koyacağım. Kocamın yanağına kocaman bir öpücük kondurup, kendimi kanepeye atacağım.
Sonra ise canım her ne istiyorsa kendimi ona bırakacağım...



24 Ağustos 2014 Pazar

Gümüşlük'ün En Güzel Hediyesi


Kendimi bildim bileli Bodrum'da en sevdiğim yer Gümüşlük'tür. Her adımımı atışımda beni kokusuyla, sesleriyle, manzarasıyla, dingin atmosferiyle ve sahip olduğu her güzelliğiyle saran, içine alan bir belde Gümüşlük. Ama ben bu yazımda size bu güzel beldeyi tanıtmayacağım.
Bu yazıda ben size bir tanışma hikayesi anlatacağım.
Gümüşlük'te başlayan bir dostluk bağının hikayesi.

Yıllardan 2010. Son on yıldır olduğu gibi, o yıl da Gümüşlük Sanat Evi'nde sergimiz vardı. Her yıl büyük bir keyifle sergimizi kurar, sonra yan kahveden çaylarımızı söyler, karşı bakkaldan da elmalı çöreklerimizi alır, bir hafta boyunca açık olan sergimizin keyifli sürecine bırakırdık kendimizi. Yılın en sevdiğim zamanlarındandı.
Yine sergimizi kurduk. Bu sefer acıkmıştık ve annemi galeride bırakıp, Gökhan'la hemen yakındaki restorana bir şeyler atıştırmaya gittik. Karnımızı doyurduk, ardından çaylar geldi. O zamanlar sigara da içiyordum, tellendirdim bir tane, keyfime diyecek yoktu.
Derken, restoranın sahibi amcayla konuşurken beni resmen kalbimden vuran, yüreğimi sert kayalara çarpan bir haber aldım.
Baharda bazı Allah'ın cezası reziller tarafından o civarda köpekler zehirlenmiş. Bunu duymanın acısı yetmiyormuş gibi bir de aralarında esnafa ait olan -yıllardır bakmaktan bile inanılmaz keyif aldığım- iki adet minik, kepçe kulaklı siyah kuçunun da olduğunu öğrendim. Sevmelere doyamadığım yavrucaklar ölmüşler.
Kendimi galeriye nasıl attığımı bilemedim. Kuytuda bir duvar köşesine sinip başladım hüngür hüngür ağlamaya... Günlerce atamadım üstümden bunun etkisini. Her ne kadar güzel anlar yaşadıysak da, bu olayın etkisiyle puslu geçti o sergi dönemi benim için. Bunları neden yazıyorsun derseniz, sebebi var. Azıcık sabır.
Günler geçti, serginin son akşamı geldi. Galerinin arka verandasında takılıp, keyif yapıyorduk. Derken içeri bir köpek girdi. Kıvırcık tüylü, salaş bir terrier. Boynunda kırmızı bir tasma.
Herhalde kahveye gelen müşterilerden birinin kuçusudur diye düşündüm.
O sırada annem "Eylül bu köpek aç galiba, yediklerimize özeniyor." dedi içeriden. Bende de köpek maması yoktu, kedi yaş maması varmış üstümde, ondan verdim, yedi.
Sonra başladı oralarda takılmaya. Gökhan fotoğrafını çekmek istedi, flaş ışığına havladı, kızdı, coştu. Bize de eğlence çıktı. Bir yandan seviyorduk, bir yandan ışıkla oynatıyorduk.
Sonra, sergiyi toplamamıza kısa bir süre kala, galeriyi gezen bir hanımın anneme söyledği şey kulağıma çalındı.
"Yazık, çok bakımsız. Bence atmışlar bunu, sahipsiz bu, belli..."
İrkildim o an. Tatil beldelerine terk edilen köpeklerin dramını en iyi bilenlerden olmama rağmen, onun terk edilmiş olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gümüşlük'te gerek ziyaretçilerin, gerekse esnafın köpekleri var çünkü öyle etrafta gezinen.
Ama kadın haklı olabilirdi çünkü bu köpeği önceden hiç görmemiştim. Ve gerçekten pasaklı ve partaldı.
İçime bir kurt düştü.  O andan itibaren gözüm bu çocuğa kilitlendi. 
Baharda zehirlenen köpekleri düşündüm o an. Öldüklerine hala inanamadığım kepçe kulaklı kara anne-oğul kuçuları düşündüm.
"Ya bu garibin sonu da onlar gibi olursa?" diye düşündüm.
Yüreğim sıkıştı.
Dört yıldır ailemden ayrı, Gökhan'la yaşıyordum ama ne kedim, ne köpeğim vardı. Çılgınca hayvan sevdiğimi bilen arkadaşlarım hayretler içinde kalıyorlardı, "Sen nasıl oluyor da hala köpek sahiplenmedin?" diye.
"Bir canlının sorumluluğunu en iyi şekilde alacak duruma gelebilmeliyim, maddi, manevi hazır olmalıyım ki ona iyi bir hayat verebileyim. Ona iyi bakamazsam kahrolurum." derdim ben de hep.
Ve işte o günler, bir canın sorumluluğunu artık alabilecek duruma geldiğim günlerdi.
Bu nedenle bir başka baktım ona. "Acaba?" dedim.
"Acaba onu evlat edinsek mi?"

Kafamdan böyle bir düşüncenin geçtiğini anlayan ve o anda buna hazır olmayan Gökhan şaşkındı, ben ise o garibana bir şekilde bağlanmıştım ama o gece onu orada bırakıp gitmek zorunda kalacağım için çok buruktum. Onu öylece alamazdık. Hem bu büyük sorumluluk için Gökhan'la konuşup karar vermemiz gerekirdi,  hem de belki de hayvan zaten sahipliydi, kimbilir! 
O ise tüm bu düşüncelerden habersiz, ona verdiğimiz kemiği duvar diplerine, boş kolilerin içine saklamaya çalışıyordu. "Yesene çocuğum." diyordum, koliden çıkarıp önüne koyuyordum, bu sefer alıp başka bir yere, kendince (!) daha derine saklıyordu.
Sonunda tüm eşyaları, tabloları topladık, arabaya yükledik. Karşı bakkala uğrayıp, "Bu köpeği biraz izleyin, sahibi falan var mıdır, kayıp mıdır, birileri arıyor mudur... Birkaç gün sonra tekrar haberleşelim.." dedik. Artık galerinin ışıklarını söndürme ve çıkıp kapısını kilitleme zamanıydı. Ama o içerideydi ve çıkmaya hiç de niyetli görünmüyordu. Kendince korunaklı, sıcak bir bölge bulmuştu sanırım geceyi geçirmek için.
Ama mecburen, zorla dışarı çıkardım. Kemiğini de ağzına tutuşturdum. Şöyle bir baktı bana ve "Peki öyle olsun, demek yine sokakta yatacağım." der gibi döndü gitti.
Ya da bana öyle geldi.
Yıllardır her Gümüşlük sergisi bitirişimizde, annemle tablolarımızı ve ürünlerimizi arabımıza doldurur, keyifli ve başarılı geçmiş bir süreci bitirmenin hüznü ama daha da çok coşkusuyla, müziğimizi de açar, neşeyle dönüş yoluna koyulurduk.
Yine doldurduk arabamızı, yine müziğimizi açıp, yola koyulduk. Ama bu sefer diğer her yıldan farklı olarak, bir baktım, gözlerimden yaşlar süzülüyor.
O kıvrım kıvrım Gümüşlük yollarından bu sefer coşkuyla değil, sızıyla, ağlaya ağlaya geçiyorum.
O, orada kaldığı için. 
Ben gittiğim ve o geride kaldığı için.
Hayatım boyunca sayısız köpek besledim sokakta. Sayısız köpeğin, yemeğini yedikten sonra "Daha kalaydın iyiydi be abla, keşke hiç gitmesen..." bakışına maruz kaldım, içim yana yana. Her hayvansever bilir bu iç burgusunu. Arkamızdan bakan bir sokak köpeğinin gözleri dağlar içimizi.

Ama bu seferki daha da başkaydı.
Ben o gece o köpeğe bağlandım. Belki de korktum, paniğe kapıldım kimbilir... Onun da sonu zehirlenme olursa diye...
Onu bırakıp gitmek yüreğimi yaktı.

Birkaç gün geçti. Ben Gökhan'ı zorla ikna ettim. Zaten "Artık yavaş yavaş hazırız bir can evlat edinmeye..." demeye başlamıştım ama o yine de o sorumluluğa tam hazır değildi. "Sana kalsa hiç hazır olmayacaksın, ben istiyorum o çocuğu!" dedim ve karar verilmiş oldu.
Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı da yanımıza alıp, bir gece Gümüşlük'e, 'onu almaya' gittik.
O sırada galeride başka tanıdıklarımızın sergisi vardı. Köpeği tarif ettik, "Aa evet buralarda dolanıyordu. Ama bir kadın sahiplendi onu." dediler.
Şok oldum. Ne hissedeceğimi bilemedim. Onun için sevineyim mi, kendim için üzüleyim mi şaşırdım.
Baktım Gökhan'da bir rahatlama... Ona da kızayım mı, ne diyeyim bilemedim. Boynum bükük kaldım öyle o akşam. Ne yapalım, mecburen döndük evimize.
Bu akşamdan da birkaç gün sonra, 23 Ağustos gecesi, galerideki tanıdığımız beni aradı.
"Eylül o köpek yine buralarda geziniyor. Geri bırakmışlar." dedi.
"Hay Allah'ın cezaları!" dedim içimden, "Tamam abla, ben yarın ilk iş geliyorum oraya." dedim dışımdan.
Ve konuştuğum şeyi tahmin eden, tek kaşı havada beni dinleyen Gökhan'a döndüm:
"Yarın gidip alıyoruz o köpeği Gökhan. O artık bizim kaderimiz." dedim.

Ertesi gün, durumu artık kabullenmiş olan Gökhan ile, hayvancağızın ilk gece çektiğimiz bir iki fotoğrafını elimize alıp, bütün esnafa sorma başladık, "Bu köpeği gördünüz mü?"
Balık restoranları, el sanatları standları, bakkallar... Hepsine sorduk, hiçbiri görmemişti.
Tam umutsuzluğa kapılacaktık ki, izini Club Gümüşlük'te bulduk. 
Meğer oralara dadanır, Reks diye çağrılırmış. Ama sahipsiz bir garibanmış. Hani ortalıkta gezinen, biri bir şey verirse yiyen cinsten.
Yukarıdaki bir siteden bir aile ara sıra ilgileniyormuş ama sahiplenemiyorlarmış, zaten şehre döneceklermiş, keşke bir sahip çıkan olsa diye bakınıyorlarmış.
Bizim köpeği aradığımızı duyan bir kişi, bu aileye ulaştı ve saat beşte Club Gümüşlük'te buluşmak üzere sözleşildi.

Beşe kadar saat nasıl geçti hatırlamıyorum. Hele bardaki o son dakikalar... Bir yandan naneli limonatamı içiyordum, bir yandan da her  gelene, "Acaba onlar mı?" diye bakıyordum. Saat beş oldu, biraz geçti, heyecandan bayılacak gibiydim.
Ve sonunda kumsaldan doğru bir kadın, bir adam, ellerinde bir terrierle bize doğru yürümeye başladılar.
"O mu, o mu?  O galiba! Geliyor geliyor!" diye yerimde duramayışım görmeye değerdi.
Ve geldiler.
Bir süre konuştuk. Sonra o'nu bize teslim edip gittiler.
Ona, 'benim evladım' olarak ilk kez baktım... İlk kez dokundum...
Tasmasını taktık, yanımıza katıp otoparka götürdük. Azıcık mama yedirip arabaya bindirdik. Kuzu gibi bindi yavrum. Turgutreis'e giden yol boyunca beş saniyede bir arkama dönüp dönüp ona baktım.
"O bizim oğlumuz mu şimdi? Gerçekten evlat edindik mi onu?"

O gece şaşkındık. Biraz tedirgin, bolca "Bakalım nasıl olacak?" hallerinde ama mutlu.
Gökhan'a "İsmini sen koy." dedim.
O koysun ki, bağlanması daha kolay olsun.
Biraz düşündü, o mu olsa bu mu olsa diye.
Sonra, "Buldum!" dedi. "Mısır olsun." 
"Tamam!" dedim. Harika bir isimdi. "Mısır olsun, peki!"

Dört kocaman yıl geçti adını Mısır koyalı, onu ailemize katalı.
Koskoca dört yıl.
Ve dört yıl içinde her şeyimiz oldu o bizim. İlk günlerde çekimser olan Gökhan, "Allah ona benim ömrümden versin." diyor uzun zamandır. Onu "Oğlummmm... Canımmm..." diye bir sevişi var ki, gözlerim doluyor bazen onlara bakınca...
Ben, onsuz bir hayatı hayal bile edemiyorum. O kadar kocaman, o kadar kıymetli bir yer kaplıyor ki yaşamımızda, gönlümüzde, sergimize girdiği o geceye şükrediyorum hep. 
Onunla hayatımız çok matrak, çok tatlı, çok başka. Hatta "Mısır ile Hayat" adlı başka bir yazıda tüm bu ayrıntılara girmeyi düşünüyorum.
Ama bugün onun doğum günü. Hangi gün doğduğunu bilmesek de, bizim için doğum günü bugün.
Dört yıldır hayatımızda olan ve uzuuuuuuun bir ömürle daha nice nice yıllar yanımızda olmasını dilediğimiz pofuduk oğlumuza buradan, "İyi ki doğmuşsun!" diyorum.
"İyi ki doğmuşsun kuzum. İyi ki dönmüş, dolaşmış bizi bulmuşsun. İyi ki sana yuvamızı açma şansını elde edebilmişiz ve iyi ki senin gibi muhteşem bir varlığı tanıyacak kadar şanslı olmuşuz. Tanrı'm sana uzun ömürler versin. Tanrı'm sana benim ömrümden de versin. Sen çok yaşa, hep bizimle ol, hep böyle mutlu ol. Çok isteyip de yiyemediğin cipsler, çıldırğın ve azıcık da olsa yiyebildiğin karpuzlar ve olmadık yerlere gömmeye devam ettiğin tüm kemikler adına! Seni kıvır kıvır, tatlı mı tatlı tüylerinden de çok, sonsuzluk kadar çok seviyoruz! Mutlu yaşlar sana biricik oğluşumuz, Mısır'ımız!"

(Aşağıdakiler, Mısır'ın birkaç gün önce çekilmiş bir fotosu ve sergiye girdiği 'o ilk gece' çekilen gariban fotolarından biri.)












9 Ağustos 2014 Cumartesi

Ekime Kadar Serbest Uçuş



Kendime ekime kadar özgürlük hediye ediyorum!
Nasıl bir özgürlük derseniz, ekime kadar cumartesi ve pazartesi günlerine bağlı kalmadan, özgürce yazmak istiyorum.
Bodrum'a geldiğim günden beri kendimde, Cumartesi Yazısı yazma ve Tatlı Pazartesi yapma konusunda bir -nasıl diyeyim- tutukluk hissediyorum.
Yani, sürekli yazı günlerimi unutuyorum ve "Aaa cuma gecesi olmuş, ben yazımı yazmadım eyvah!", "Amanın bugün pazartesi, ben Tatlı Pazartesi yaptım mı? Yok, yapmadım yahu, Allah kahretmesin beni!"  hallerine girip duruyorum.
Ya da hafta ortasında aklıma güzel bir konu geliyor, hadi hemen oturup şunu yazayım diyorum ama içimin uyanık ve sinsi kısmı anında devreye girip şunu deyiveriyor:
"Dur dur, şimdi yazıp da harcama bu konuyu, cumartesi yazısına sakla!" diyor. Ama bunu söylerken keşke konuyu bir yere not etmemi de tembihlese, çünkü ben anında unutuyorum ve cuma gecesinin saat bilmem kaçı olduğunda, uykudan süründüğüm bir anda yazı yazmam gerektiği aklıma geliyor ve tabii ki geçmiş ola!
Tatlı Pazartesi yapmak ise başlı başına bir iş, ona hiç girmeyeyim zaten.
Neyse.
Yani ben hayatta yapmaktan en ama en çok keyif aldığım şeyi, yazmayı, böyle kalıplara sokmak istemiyorum. En azından ekim ayına kadar.
Ekime kadar tamamen özgür olmak, canım ne zaman isterse o zaman yazmak istiyorum. İçimden geldiğinde sadece bir satır bile olsa ses vermek istiyorum. Ya da belki bir paragrafla, o anki hislerimi size aktarmak, kısacası bazen sadece bir merhaba deyip kaçabilmek istiyorum.
Haftada bir güne bağlı kaldığım zaman, kendimden beklentim de yükseliyor. Bu kötü bir şey mi, tabii ki hayır. Ama sadece cumartesileri yazdığımda, kısacık, bir iki cümlelik bir paylaşım yapıp kaçmak içime sinmiyor. 
Bu da -en azından şu sıralar- beni biraz daraltıyor!

Şimdi önümde iki seçenek var. 
Birincisi, ekime kadar gayet özgür ama aksatmadan, arayı açmadan yayın yapacağım ve eğer hepimizin hoşuna giderse, her şeyden önemlisi bu şekilde de disiplinimi sağlayabilirsem, ekimden sonra da böyle devam edeceğim.
Ya da, duruma göre, ekimde yine Cumartesi Yazısı + Tatlı Pazartesi olarak devam edeceğim. (Bu arada, ne olursa olsun, ekim ayında Tatlı Pazartesi aynı şekilde devam edecek, onda değişiklik olmayacak.)

Bu iki yoldan hangisine gideceğimi beraberce göreceğiz. 
Ama ben bu yeni sürecin bana çok keyif vereceğini düşünüyorum. 
Umarım sizler de keyif alırsınız.

Bundan sonra hangi gün yazacağım belli olmadığından, yazılarımı kaçırmamak için blogumu sağ sütundan Gökkuşağı Dosyası'nı takibe alabilirsiniz. Ya da Facebook sayfamı takip edebilirsiniz. 


Bodrum'dan püfür püfür rüzgarlarla birlikte miss gibi deniz kokusu yolluyorum size!
Herkese süper bir haftasonu dilerim.


6 Ağustos 2014 Çarşamba

Takip Ettiğim Bloglarımı Özledim Ben!!



Keyifle takip ettiğim blogları uzuuun zamandır okuyamadım.
Nedenine gelince, ilk başlarda çok yoğundum.
Kontrol panelimden bloggerların yeni yeni yazıları geçtikçe, "Ahh şunları bir güzel biriktireyim, rahat zamanımda keyifle saydırarak okuyayım." dedim.
Huyum kurusun, yabancı dizileri de biriktirip izlemeye bayılıyorum! :)
Yani aslında her birine kıymet verdiğim için, karambole gelmeden, şööyle çayımla, kahvemle rahatça yayılarak okumak istedğim için böyle oldu.
Ama kaç haftadır bir türlü okumaya fırsat olamadı. Dinlenme vakitlerimde ise kitaplarımı bile genelde hep uykuyla savaşarak okudum. Gündüz, gece fark etmeksizin iki sayfa okuduktan sonra kafam düşer oldu. Temiz hava mı çarptı ne?
Hal böyle olunca, okuyacağım blog yazıları epeyce birikti ve ben şu an onlara başlamak için sabırsızlanıyorum! Hepsini tabii ki bir günde okuyamam ama en eskiden başlayarak - yanında kahvemi de hüpleterek - hepsini teker teker okuyacağım için çok mutluyum.
Evet biriktiler ama benim için koca bir sepet dolusu elma gibi oldular, ne güzel!

Bu arada Bodrum'la ilgili paylaşımlar yaparım demiştim ama çok da fazla dışarılara çıkmadık açıkçası. Genelde hep çalıştık ve de evimizde dinlendik çoğu zaman. Hava ise son günlerde öldürücü
derecede sıcaktı. Hala da öyle. Nem de çok fazla. Bir markete gidip geliyorsun, duşa kendini zor atıyorsun.
Bu nedenle - hiç sevmememe rağmen - yine de yaşasın klima diyorum şu günlerde.

İşte böyle. Bugünden itibaren blog yazılarını saydırmaya başlıyorum, oh ne güzel! Ve artık bu kadar ara verip biriktirmemeye, zamanında okumaya da kararlıyım. Ama önce bir eskileri eriteyim değil mi? :)
Herkese güzel günler dilerim!



2 Ağustos 2014 Cumartesi

Aaa Burası Boooş!


- Hmmm... Bugün cumartesi yazısı yok gibi sanki...
- Evet yaa, koymamış.
- Bu saate kadar yazmadıysa yazmaz herhalde...
- Önceden de geç yayınladığı oluyordu ama... Belki bir ihtimal?
- Yok yahu, bırak allasen, Bodrum modrum iyice cıvıdı bu... 
- Deme öyle yaa, alma kızın günahını.
- Yalan mı? Şuna bak, bir heves geliyoruz yazı okuyacağız diye, fıss. Yazının yerinde yeller esiyor.
- Bir işi çıkmıştır belki.
- İş miş bahane, aval aval denize bakıyodur bu yine.
- Bir iş yetiştirmesi gerekiyormuş diye duydum ama.. Kocasıyla çalışacakmış galiba bugün... 
- Yahu bırak, gelme bu ayaklara, bir saat çalışır, beş saat uyur bu, bilmez miyim... 
- Çok üstüne gidiyosun bence...
- Valla ben bilmem, yazı diye geldim yazı yok, bi daha da gelmem.
- Aman iyi sen git. Ben beklerim bi dahaki cumartesiyi.
- Enayi. Sen bekle daha.
- Hadi yürü git sen, sinirimi bozma. Eylül yazamadıysa sebebi vardır.
- Aman iyi.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...