Sayfalar

28 Nisan 2014 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Dondurma Aşkı!


Beni ellerimden, ayaklarımdan tutun, sallayın, sallayın, sallayın ve dondurma havuzlarına atın!.. 
Hiç çekinmeyin, kafamı batırıp batırıp çıkarın dondurmaların içine!
Çünkü ben gerçekten dondurma için ölebilirim!
Ve dondurma yiyebilme kapasitemin bir sınırı yok!..
Külah külah, tabak tabak yiyebilirim.
Ağzım buruşana, dişlerim donana kadar.

Dün pazar keyfi yaparken Pinterest'te geziniyordum, öylesine aklıma geldi ve dondurma panosu açayım dedim. Eh yaz da geliyor, tam zamanı.:)
Açmaz olaydım!
İnsan kendine böyle işkence eder mi?! O dondurmalara bakarken ekrandan uçup içlerine dalasım geldi. Hızımı alamayıp, kısa bir sürede yüz tane eklemişim panoya!
Ve bu süreçte kaç kere yutkunduğumu sayamadım bile. Ağlamaklı oldum resmen.
Keşke bu güzel yaratıklar bu kadar kalorili olmasaydı, ah ah keşke!
Neyse.
Fotoğraflarına bakmak kalorili değil ya!
Hatta bu güzelliklerden bir Tatlı Pazartesi çıkartmak hiç değil.:)
Artık hoşunuza mı gider, bana küfür mü edersiniz, orası size kalmış.
Haydi bakalım, bu tatlı şeylerin seyrine dalalım!
Daha fazlası için Pinterest'teki Ice Cream Love! panoma tıklayabilirsiniz.
Muhhhteşem haftalar dilerim herkese! 


26 Nisan 2014 Cumartesi

Takıntı mı Dedin?? Bana Gel Bana!

(Yazı öncesinde belirtmem gereken bir şey var. Bilmeyen okuyucular için, blog camiasında mim denilen bir şey var, birisi bir konu ya da soru(lar) belirliyor ve seçtiği kişilere gönderiyor, o kişiler cevaplıyor ve onlar da birilerine gönderiyor, böyle yayılıyor. Ben daha önce mim yapmadım ve cevaplamadım. Mimlenmedim de. Açıkçası sıcak baktığım bir şey de değildi çünkü blogumdaki her içerik illa ki benim yüreğimden çıkmalı diye düşünüyorum, birisi cevaplamamı istedi diye değil.  Ancak Bücürük ve Ben ve Kedici Teyze bloglarının sahibesi sevgili Müjde Abla beni "Takıntılar" konulu mimine ekleyince, açıkçası çok mutlu oldum. Çünkü bunu keyifle cevaplayacağımı ve takıntılarım konusunda yazı yazmaktan çok keyif alacağımı düşündüm. Yani sinekten yağ çıkarmak tadında, mimden yazı çıkarmak oldu benimki. Buna vesile olduğu için Müjde Abla'ya çok teşekkür ediyorum tekrar!:) Herkese iyi okumalar!)


Şu hayatta insanın yaşam kalitesini büyük ölçüde düşüren bir şey var: Takıntı sahibi olmak!
Adı üstünde işte, takıyorsun, takılıp kalıyorsun ve neye taktığın çok da fark etmeksizin, o noktada duraksıyor, bloke oluyorsun. Hayatının akıcılığı kısa bir süre için bile olsa askıya alınıyor.
Fena şey.
Benim de zaman zaman bana zarar veren takıntılarım oldu, hala da oluyor ama bu konuda çok hassasım ve bunlarla güzel savaşıyorum, alt ediyorum çoğunu.
Ancak takık olduğum bazı şeyler var ki kolay kolay terk edemem ve hepsi tek kelimeyle evlere şenlik! Yakınlarımı ara ara deli etsem de, çokça güldürüyorum bu hallerimle.

..Her Yer Solucan, Her Yer Böcek..
Öncelikle şunu belirtmeliyim, bu "bir acayip" sınıfındaki takıntılarımın çoğu hayvansal. Yani hayvan odaklı. Şöyle ki:
Hani bazıları vardır, yürürken çizgilere basamaz. Benim takıntımda çizgilerin yerini bilimum böcekler, karıncalar, özellikle de soluncanlar alıyor.
Takıntım tabii ki onlara basmamak değil, insan olan her insan basmamaya özen gösterir zaten. Fakat ben işi bir tık ileri taşıyorum, yani, basmadan dikkatlice geçmek beni kesmiyor!
Yoldaki o böcek arkadaşı illa ki kenara çekeceğim. Ki başkası basmasın! Yani bende onları bırakıp gidememe takıntısı var!
Hızlı yürüyen böceklerde ya da tek tek gezen karıncalarda sorun yok... Ama sümüklü böcek gibi, soluncan gibi mıyıl mıyıl, pazar gezintisine çıkmış edasıyla gezen yaratıkları, hele de yürüyüş yolundaysalar, almadan edemiyorum. Sanki benden sonra birisi basarsa vebali bende kalacak gibi geliyor. Ha ama eskiden ne yapıyordum biliyor musunuz?! Hayvanı alıp, ne taraftan geliyorsa oraya geri koyuyordum! Salaklığıma bakın. Yahu kızım bir akıllı olsana, hayvan belli ki bir yere gidiyor, sen niye tutup onu başlangıç noktasına geri koyuyorsun?! O ana kadar harcadığı çabaya yazık garibin. Zavallım belki de o yolu bir daha tepecek ve belki de ezilmeyeceği varsa da ezilecek bu sefer. Buna dank ettikten sonra, "Gideceğin yere bırakayım kardeş." hesabı, tutup gidiş yönünde bir yerlere bırakmaya başladım, minnoşun da işi kolaylaşıyor böylelikle fena mı.:)
Neyse.
Tahmin edersiniz ki yağmurlu havalar - hele de ortam sümüklü böcek açısından zenginse - benim için pek sıkıntılı oluyor. Seke seke yürüyen, sümüklü böcükleri ve solucanları toplayıp toplayıp gidecekleri yöne bırakan bir Eylül ve sürekli "Dikkatli ol, basma!" diye ikaz edilen zavallı kocası! 
Arkadaşalarım da bu durumumdan çokça nasiplerini aldılar. Yıllar evvel, canım arkadaşımı - sanırım ayağında da topuklu bir şeyler vardı - "Ayyy basmaaaa!" diyerek haart diye itip, yol kenarındaki şimşirlerin içine düşürmüşlüğüm var!
O solucan ezilmeyecek ya, arkadaş markadaş görmedi gözüm yeminle! Kaktırıverdim kızı oracığa! Hala ara ara hatırlar güleriz.

Mesela aynı anda benimle bir yürüyüş parkurunda spor yapmanız gerekirse, siz siz olun, arkamdan gelmeyin! Zira 120 ile gidip de aniden kazık fren yapan bir araba tadında, zınk diye durup bir anda yere eğilebilirim! Solucan vardır ve onu almak lazım gelir çünkü. Siz de daha ne olduğunuzu anlayamadan arkadan üstüme çullanabilirsiniz! Hoş, başıma gelmedi böyle bir rezillik ama çoğu kez ramak kalmıştır, eminim. Ben sizi uyarayım. İlla arkamdan gelecekseniz de, bir zahmet takip mesafenizi koruyunuz efendim.:) Sokak ortasında şık olmayan şekillere girmeyelim.

..Gidin Bahçenizde Sevişin Kardeşim!..
Geçen yaz bizim parkta yürüyordum. Baktım şöyle yaklaşık iki santim uzunluğunda, incecik, kenarlardan bol bacaklı, siyah bir böcek kardeş geziniyor, aheste aheste... Hatta duruyor adeta... Eh yol yürüyüş yolu. Bulduğum bir çam iğnesiyle şunu kenara ittireyim dedim. 
Aha o da ne!? 
Kaktırdığım gibi bunlar iki tane olmazlar mı! Meğer iki kişiymişler, iş üstündelermiş yahu! Tabii ortamı bozmuş oldum, bir yandan - tabii ki içimden - sabotajım için özür diliyorum, "Ben sizi şu çimene iteyim de siz orada bulursunuz yine birbirinizi" diyorum. Diğer yandan da, beraberken (!) son derece mıy mıy olan ama ayrılınca, paparazzi görmüş ünlü tadında, torpil gibi bir o yana, bir bu yana kaçışan genç çifti ayrı ayrı çimenlere ittirmeye çalışıyorum! Sağımdan solumdan geçen, acayip bakışlı insanlar da cabası. (Evet, ben acayip değilim, onlar acayip!:))
Ve inanır mısınız, ben sonrasında da defalarca o böcekten gördüm ve kenara çekme çabalarımın çoğunda bunlar yine iki kişi oldular!.. Akılları fikirleri oynaşta, bir tuhaf böcek türü. Gidin bahçenize, deliğinize orada fiti fitileyin arkadaşım, ne b.k işiniz var yürüyüş yolunda! Sizin peşinizde koşarken millete de rezil oluyorum! 
Hoş, beni dışarıdan azıcık gözlemleyen, kafamda bir hunimin eksik olduğuna kanaat getirmiştir zaten çoktan. 
Mesela geçenlerde yine bizim parkta karınca sürüsü oluşmuştu. Hani olur ya böyle binlerce, kahverengi bir tabaka haline gelirler.. İşte öyleydiler ama işin kötüsü hem miniciktiler, pek belli olmuyorlardı, hem de etrafında toplandıkları delik tam yürüyüş yolu üstündeydi. Genel kurul toplantısı yapacak başka delik çıkışı bulamamış salaklar. Bir de tam o sırada bizim binadan samimi olmadığım iki adam yürüyor lap lap lap, biri de oldukça uzun boylu ve koca ayaklı!! Yani oradan bir geçse o karınca kolonisinin toptan soyu tükenecek! Çok net.
Eh şimdi adamı durdurup da "Bakın şurada karıncalar var, basmayın e mi?" diyemiyorum ama bırakıp gidemiyorum da! İçime fena dert oldu.
Sonunda hemen çareyi buldum! Köpeğimi bağladım bir kenara, elime eteğime doldurdum bir dolu çakıl taşı, karınca hazretlerinin toplantı mekanının etrafına çit geçtim! Vallahi yaptım! Ne yapayım, yaldır yaldır geçiyor millet, biri basmasa diğeri affetmeyecek. Dikkat çeksin diye dizdim taşları, çok da iyi oldu. En azından insanlar "Aa burada karıncalar varmış!" demiştir. Ve bu uygulamayı bir kaç gün boyunca yapmam gerekti. Zira karınca sürüsü orada toplaşmayı birkaç gün sürdürdü!

Benim kadar değil belki ama yine de bastığınız yere dikkat etmenizi dilerim.:)
Eh bir düşünün, bakkala ekmek almaya giderken, sokakta gezerken, koşup oynarken, yoldan karşıya geçerken ya da eşinizle, sevgilinizle fiti fiti yaparken, devvvv gibi bir canlı gelip de koca ayağıyla sizi cort diye ezse hoşunuza gider miydi?!
Biraz empati! ;)

.. Marul İşkencesi..
Tabii tuhaflıklarım yollarla sınırlı değil!
Mutfak penceresinden bahçeye doğru koca bir öbek marulu haldır haldır sallayan birini görürseniz, evet, o benim! Amaç mı ne? Aa aşkolsun, tabii ki marulun içinde olabilecek sinekleri, böcekleri düşürmek!
Bazılarınızın, "Sirkeli suya bassana!" dediğini duyar gibiyim, işte onlar beni tanımamış olanlar!
Canım kardeşim, ben zaten marulu, içinde hala hayatta olan bir şeyler kaldıysa düşsün de, sirkeli suya girince ölmesin diye silkeliyorum!
Geçenlerde, kayınvalidem adadaki bahçelerinden koskoca bir torba marul göndermiş bize sağ olsun. Taze taze böyle, mmm... Ben marulu attım buzdolabına gece, ertesi gün çıkardım, salata yapacağım. Allahhh o da nee? Marulun içinden sümüklü böcek çıktı, bildiğin salyangoz yani! Bütün gece kalmış buzdolabında ve en ufak bir kıpırtısı yok! Kafayı yiyecektim yeminle, aldım elime hoh hoh hohh sıcak hava üfleyip durdum uzun süre veee? Bingo! O mini mini antenlerini uzatıverdi! Sevinçten ağlayacaktım!
Yalnız sevincim bir süre sonra küçük çaplı bir işkenceye dönüştü. Çünkü o koca torbada iki tane daha sümüklü böcek (evet onları da hohlayıp dirilttim) ve daha bir dolu yaratık olduğunu gördüm! Acayip kıskaçlı bir şeyler, minik klasik marul sinekleri ve hatta örümcek! Eh doğal bahçe marulu, tüm ortamı toplayıp gelmiş! Eh ben şimdi onu dolaba geri nasıl koyayım! Kocam içerde yemeğe çağıracağım diye bekleyedursun, ben yaklaşık bir saat kadar o marulu ayıklamakla uğraştım!.. Sümüklü böcekleri apartmanın duvarına yapıştırdım, birinci kattayız zaten, oradan bahçeye iniversinler bir zahmet... Diğerlerini de camdan aşağı üfledim.
İşim bittiğinde kocama odasına daldım ve aynen şunu dedim:
"Annen börek göndersin, sarma göndersin ama ne olur söyle, bir daha kesinlikle marul göndermesin!" 

Ne yapayım ben de böyleyim.
Gerçi hala kimse gelip huni takmadı bana!
Yakındır diye düşünüyorum ama.
Daha da çeşitlerim var takıntı konusunda, hepsini yazmadım sıkılırsınız diye. (Hmmm, ya da belki korkarsınız diye!) Şaka şaka. Var tabii başka takıntılarım da ama onları başka bir yazıda anlatırım artık.
Aşırı doz yapmayalım.
Herkese süper haftasonları dilerim!
Marula bakınca beni hatırlayın!:)

21 Nisan 2014 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Paskalya Yumurtaları!


Merhabaaa!
Bu hafta Tatlı Pazartesi'de içimizi coşturacak, rengarenk, cıvıl cıvıl paskalya yumurtaları var!
Aslında insanlar bu konuda işi abartmışlar, pullu, payetli mi dersin, boncuklu mu dersin, çeşit çeşit yumurta yapmışlar ama ben biraz daha geleneksel davranarak bunlara yer vermiyorum. Boyanmış yumurtaları topladım, onların tadı başka. 
Ama tabii aralarında yapıştırma ya da transfer tekniği ile yapılanlar da var, onları da idare ediverin.:)
Yumurtaların daha fazlası için Pinterest'teki Eggs panoma alayım sizi, buradan.
Diğer panolarımı ziyaret etmek ya da takip etmek için de, buraya  tıklayabilirsiniz.
Herkese, bu yumurtalar kadar renkli ve sevimli bir yeni hafta dilerim! :))


19 Nisan 2014 Cumartesi

Cuma Psikolojisi!


 İşlerini evden yürüten bir insanım, hal böyle olunca bizde haftasonu kavramı pek olmuyor. Her ne kadar ben dinlenme günümü pazar olarak ayarlamaya çalışsam da, aslında böyle bir zorurunluğum yok.
Hatta alışveriş gibi, sinema vs.. gibi aktiviteleri, tenha olan hafta arası günlerde yapabiliyor olmak da büyük bir lüks gerçekten.
Ama ben haftasonu tatili yapmayı seviyorum! Yani o haftasonunun enerjisini, psikolojisini yaşamak istiyorum.
Ve de kendime bunu ite kaka yaşatıyorum!
Nasıl mı?

Haftada bir gün bir üniversitede ders veriyorum ve dersim cuma günü. Yani haftanın son günü. İnsanların çok sevdiği, herkesin "Ooh iş haftası bitti, tatil başlıyoor!" dediği gün!
Diğer günlerde diğer işlerimi hallediyorum, cuma günü okula gidiyorum, dersimi verip çıkıyorum ve dolmuşa bindiğimde, aman da aman, sanki bütüün hafta dışarılarda çalışmışım, pek yorulmuşum, sanki tüm günler boyunca işe gidip gelmişim ve sonunda haftasonuna kavuşmuşum gibi bir psikoloji!
Haspam!
Hayır zaten evde de çalışıyorsun, dışarı çıkınca mı boyun uzuyor?
Ama işte bu, eve dönüş psikolojisi!
İşten eve dönüş.
Bir de cuma ile birleşince işte böyle bir etki yaratıyor üzerimde.

Evden çalışmak da çok keyifli ama keyifli olduğu kadar da zor, bununla ilgili ayrı bir yazı yazarım diye düşünüyorum.
Neyse, evde çalışırken özgürsün, bir çok rahatlığın var... İşinin tasarım kısmında istediğin müziği bangır bangır aç, dinle, karışan yok... Üretim aşamasında ister bir film izle çalışırken, ister dizi... Oh ne ala!
Ama insan psikolojisi işte, sahip olduğun şey ne kadar güzel olursa olsun, insan kendinde olmayana da özeniyor bir yandan. Kıvırcık saçlılarla, düz saçlıların tarih boyunca birbirlerine özenmeleri gibi!:)

Ben de işten eve dönüyor olmaya özeniyorum ki demek, cumaları böyle hallere giriyorum!
Bu cuma da yine aynen böyle bir modda döndüm eve.
"Ooh haftasonu geldii!" diyerek.
Bütün haftam ofiste geçmiş gibi, sabahları altıda kalkmaktan turşuya dönmüşüm, beş gün boyunca trafiklerde helak olmuşum gibi...
Yorgunluktan canım çıkmış gibi!

Neyse, demek böyle mutlu oluyorum.
Eh siz de idare ediverin artık beni.:)



15 Nisan 2014 Salı

Duyduğum En Sevimli "PIRT"




Geçenlerde kocam, "Gel sana bir reklam filmi izleteceğim!" diye beni çağırdı. 
Ve izleyince gülmekten öldüğüm bu çok matrak ve sevimli reklam filmini sizinle de paylaşayım istedim. 
Belki izleyenleriniz olmuştur, izlemeyenler için gülme garantili.:)
Uzun zamandır izlediğim en sevimli ve komik reklamlardan biri oldu.
Normalde komedi filmlerinde falan "gaz çıkarılmasından" hiç hazzetmem çünkü bunu kaliteli, seviyeli ve 
gerçekten espirili şekilde yapana pek rastlamadım. 
Ama bu reklama bayıldım, pırt pırt olalı hiç bu kadar sevimli kullanılmamıştır bence.
Normalde videoların Youtube linklerini koyuyorum buraya ama şimdi herkes ulaşamayabilir diye 
başka bir siteden buldum, aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
Keyifli, bol gülmeli günler dilerim..:)

Reklamı izlemek için BURAYA TIKLAYIN.


14 Nisan 2014 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Edward Hopper


Merhaba!
Bu hafta Tatlı Pazartesi'de, 1882 - 1967 yılları arasında yaşamış Amerikalı ressam, Edward Hopper var. Işığı kullanışı ile insanı resimlerinin içine çeken Hopper'ı sizlerle de paylaşmak istedim.
Sanatçı hakkında detaylı bilgi için buraya ve buraya bakabilirsiniz.
Herkese harika bir hafta dilerim!:)


11 Nisan 2014 Cuma

Direksiyon Başındayım. (Aklı Olan Saklansın!)


Ataköy'ün 2,3,4 ya da 5. kısımlarında oturuyorsanız, mümkünse bu haftasonu arabayla dışarı çıkmayın.
Çıkacaksanız bu bölgeleri hızlıca terk edin.
Yaya olarak çıkacaksanız da mümkünse kaldırımın ennn güvenli tarafından, yola fazla yaklaşmayarak yürüyün!
Kedinizi, köpeğinizi lütfen yola fırlayacakları şekilde serbest bırakmayın.
Arabalarınızı ise mümkünse kaldırıma park etmeyin, otoparkınıza sokun!
Ha bir de, dikiz aynalarınızı içe kıvırın ki başına bir şey gelmesin.
Zira ben bu haftasonu bu bölgelerde direksiyon çalışıyor olacağım!..

Ehliyet kursu sürecindeki anılarımı ve her türlü şaşkınlığımı bu ve bu yazımda anlatmıştım.
Sınavlarıma girdim, hem test sınavını, hem de direksiyonu başarıyla geçtim. Ama ne var ki sınavdan sonra bir kez bile direksiyon başına geçmedim!
Ta ki bu haftaya kadar!
Annemin eski arabasının bana kaldığını yazmıştım önceden. Babamlar arabayı Bodrum'a götürecek, gidince orada kullanayım diye ama ben daha elimi bile sürmemişim! Eh, madem öyle, gitmeden önce biraz alıştırma yapayım dedim.

.. Fren Nerede, Gaz Nerede, Nasıl Çalışıyor Bu Araba !?! ..
Direksiyon derslerim genelde iyi geçmişti, sınavım da öyle. Öyle ki sınav sırasında 
çok rahattım, kuruldaki amcaları gezmeye çıkarmışım sanki. Böyle bir keyif, şeritler arasına kayar gibi gezinmeler, üst viteslere sorunsuz geçmeler, park etmeler falan... Son anda iki kere kere stop ettirmem dışında, bal kaymak.
Sandım ki yine öyle olacak. Sanki arabam, "Oo hoşgeldin sahip, gel sana bir tur attırayım!" deyip beni kendiliğinden gezdirecek.
Tabii ki hiç öyle olmadı!
Değil rahat rahat gezmek, size yemin ediyorum, gaz pedalı nerede, fren nerede onu bile unutmuşum!
Bu heyecan ve panikle geçtim direksiyonun başına. Önce arabayı mı 
çalıştıracağım, vitese mi takacağım, ayağım nerede duracak, hepsi fıs! Aa bir de 
el frenini indirmek lazımdı değil mi kalkmadan!.. Hepsi uçmuş kafamdan. 
Buyur buradan yak.

Kullanmaya çalışırken de durum aynı. Yandan gelen arabalar üstüme çıkacakmış hissiyatındayım sürekli, o yüzden sağa yanaşıyorum kıyın kıyın, bu sefer anneme fenalıklar geliyor, park etmiş araçları çizeceğim diye. Nitekim çok kere çizmeme ramak kalmış.
Hatta birinin aynasına giydirmişim ama farkında değilim. Neyse ki bir şey olmamış. Annem soruyor, 
"Sesi duymadın mı pat diye?!"
Yoo duymadım, yoldaki kediye kilittim çünkü o anda, paşam karşıya geçecek mi, 
geçmeyecek mi diye!
Bu arada yavaş gittiğim için arkamda arabalar birikiyor. Kimisi sabırsız, basıyor kornayı, ben de iyice panik olup stop ettiriyorum.
İşin en beteri de çok lüks sınıfına giren arabalar. Onlar bende öcü görmüş hissi yaratıyor, aman diyorum yanaşmasınlar bana fazla! Bir yerlerine ucundan dokunduracağım diye aklım çıkıyor!..

.. Kamyon Şöförü Hamurum Depreşince ..
Bu arada nasıl bıdı bıdı konuşuyorum, gelene geçene saydırıyorum sürerken. Önümden geçen amcalara, teyzelere, abilere, ablalara, uçan kuşa... "Seni koca dötlü senii, niye atladın önüme?!" diyorum, "Amca çekil, sana bi çarparsam elindeki damacanalarla havaya uçarsın!" diyorum...  Bir başkasına, "Çabuk geç, alacağım bacaklarını altıma haa!" diyorum. Tabii onlar duymuyor, ben böyle stres atıyorum! Adam bilse benim ne acemi olduğumu, tabanları yağlayıp kaçacak zaten ama tabii bilmiyor garibim, saf saf, ceylan gibi sekiyor önümde...
Annem, çok konuşursam kafamın dağılacağını söylüyor, "Yok ben böyle rahatlıyorum" diyorum, sonra o konuşunca "Dur, sus kafamı karıştırmaa!" diye çıkışıyorum.
Klinik vakayım yani.
Ama kimse şaşırmasın. Ben taa eski yazımda demiştim, kendimden kamyon şöförü sinyalleri alıyorum diye. Eh, hocasız ve kendi arabamla ilk çıkışlarım bunlar ve içimdeki hırtlık şimdiden sızıntı yapmaya başladı.
Anladım ben, öyle kibarcık sürücü çıkmayacak benden. Tamam, elimde levyeyle inmem arabadan belki ama çenem de durmayacak belli oldu! 

Yarın yine çıkacağız annemle. 
Vallahi yazık ona. :)
Bir de ben ani hareketler yapınca, yan tarafta bacağıyla "hayali" frene basıp durmuyor mu, işte buna çok gülüyorum!

Bu süreçte benden daha çok yazacak şey çıkardı ama gidiyor araba, hazirana kadar binemeyeceğim.
Ataköy halkı, yarından sonra siz derin nefes alabilirsiniz.
Bodrumlular, siz ise şimdiden önlemlerinizi almaya başlayın isterseniz. 
Çünkü  hem iki ay boyunca araba kullanmamış, hem de son derece acemi sıfatıyla yollarınızda fink atacağım!
Hayır yani, en azından ben fren ve gazın yerini tekrar hatırlayana kadar... isterseniz pek dışarı çıkmayın!...
Benden söylemesi... :)

7 Nisan 2014 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | İpte Çamaşırlar


Merhaba!
Bu hafta Tatlı Pazartesi'de, "İpte Çamaşırlar" var.
Ne alaka demeyin. Ya da isterseniz deyin.:)
Belki son haftalarda olanlardan dolayı bilinçaltımdaki kirli çamaşır-temiz çamaşır konuları gizliden yüzeye çıkmış olabilir. 
Olmayabilir de.
Ama bir gerçek var ki, ben ipte çamaşır fotoğraflarını severim. Canlı, sevimli, muzur gelir bana. Düşünsenize, en özeliniz, salkım salkım sokaklarda sarkıyor. 
Hele de rüzgarda uçuşuyorlarsa başka keyifli olurlar.

Haftalar önce Pinterest'te Hanging Clothes diye bir pano açmıştım ve bir miktar görsel atmıştım içine. Şimdi ise hadi dedim, bunlarla Tatlı Pazartesi yapayım. Ve biraz daha ekledim.
Buyrun size çeşit çeşit ülkelerden, çeşit çeşit ipte kuruyan çamaşırlar!

Umarım seversiniz.
Pinterest'teki diğer panolarıma ulaşmak isterseniz de sizi buraya alayım. Hepsi pek güzel, cıvıl cıvıl.

Herkese püfür püfür, renkli, sevimli bir hafta dilerim!..


5 Nisan 2014 Cumartesi

Siz Nerede, Biz Nerede... Aramızda Dağlar, Denizler...



Ruhumun, hem kocaman dalgalarla çalkalandığı, hem de sakin sularda dingin dingin yüzdüğü bir hafta geçirdim.
Tüm bu zıtlıkları bünyemde nasıl barındırabildiğimi ise bilmiyorum, bildiğim tek şey her şeyin kendiliğinden olduğu.
30 Mart pazar günü, malumunuz, birçoğumuzun büyük heyecanlarla beklediği yerel seçimlerde oy verdik.
Her zamankinden daha fazla umut beslemiş olsam da, seçime hile karışacağına neredeyse emin olduğum için - bu yazımda da belirttiğim gibi - çok fazla heyecanlanamadım ne yazık ki.
Ama tabii ki yine de elimden ne geliyorsa yaptım. Sosyal medyada paylaşmam gereken her şeyi paylaştım. Düşüncelerimi yazabildiğim kadar yazdım. (Ki ben politik konuları blogumda paylaşmıyorum normalde.)  Seçim günü sabahın altısından, gecenin on bir buçuğuna kadar sandığımın başında kaldım. Sadece gözlemlemekle kalmadım, aktif olarak elimden gelen her şeyi yaptım, her işin ucundan tuttum.
Akşam ve gece, oyları sayarken, istiflerken, tutanakları yazarken bulduğum her fırsatta kocamı arayıp durumu sordum. Zira biz orada ülke genelinden bihaber durumdaydık, ekran başında izleyenlerden alıyorduk haberleri.
Kocamdan aldığım haberler ilk başta umut ve heyecan vericiydi.
Sonra gece yarısı eve döndüm.
Bir baktım, atı alan Üsküdar'ı geçmiş!
Ah, çok özür dilerim, atı çalan mı demeliydim?...

Televizyondan ve internetten izlediğimiz çalıntı oy çuvalı, yakılmış pusula vs.. haber ve görüntüleri (sanki hiç tahmin etmemişim gibi!) beni çılgına çevirdi.
Hani böyle bir el geldi de kalbime yapıştı sanki.
Peki, bütün oyları hile ile mi aldılar?
Hayır, hala onlara oy veren bir kesim var tabii ki. Ve büyük bir kesim bu.
İşte diğer yandan da, her türlü pisliği bile bile hala oy veren o kesime çılgınca öfkelendim!.. Ne kadar sinirlendiğimi ve - yalan yok - o kişilere karşı nasıl büyük bir nefret duyduğumu tarif edemem. Ve gece Facebook hesabımdan da bunu çokça dile getirdim, bütün öfkemi kustum. Diğer yandan arkadaşlarımın paylaşımlarını okudum, yorum yaptım vs...
Sabah beşe kadar,  başa baş giden Ankara'dan güzel bir haber alırım diye bekledim.

Sonra yorgunluktan ve uykusuzluktan sızmışım.
Sabah erken saatte bir ara uyanıp Ankara'nın durumuna baktım, malesef negatifti.
O kötü moralle tekrar uyudum ve sonra pırıl pırıl güneşli bir sabaha, ağlayarak uyandım.
İçimde bir acı, ülkemde yaşayan birçok kişiye karşı derin bir hayal kırıklığı ve sızı vardı. Ama nasıl oldu bilmem, ben uyurken sanki bir peri gelmiş ve ruhumdaki öfkeyi, nefreti ve en önemlisi de gerginliği içimden almış götürmüş.
Ağlayarak ama sakin bir şekilde kalktım yatağımdan.
Kendimi başka hissederek kalktım.
Hani insan çok fazla acıya dayanamaz da bayılır ya...
Son haftalarda aşırı decede "yanlışa, sahtekarlığa, cehalete, çirkinliğe ve kirliliğe" maruz kaldığımız için midir nedir, bünye kendini bir anda ortamdan soyutladı sanki.
Ve tanık olduğum bu kirlilik artık belli bir sınırı aşınca, ben aslında ne kadar temiz olduğumu idrak ettim. 
Kendimin, ailemin, arkadaşlarımın, çevremde bulunan, hayatımda olmasını seçtiğim insanların, aylardır bu uğurda çırpınan o cesur yüreklerin, parmaklıklar ardına itilen masumların, ölen ya da ölmeyip de onuruyla mücadele veren, bu aydınlık yolda yürüyen tüm insanların aslında ne kadar doğru, saf ve berrak olduğunu idrak ettim.
Elbette ki hepimizin hataları vardır şu hayatta, hepimiz yanlışlar yapıyoruz ve belki ömrümüz boyunca da yapacağız. Hiçbirimiz mükemmel değiliz  ya da belki hiçbirimiz sütten çıkma ak kaşıklar değiliz.
Ama artık biliyorum ki, biz kirli değiliz.
Temiziz biz, temiz.
Zihnimiz, yüreğimiz, ahlakımız temiz.
Yüzünü aydınlığa çevirmiş, medeni, duyarlı, bilinçli, insan gibi insan kişileriz.
Başkayız biz.
En azından onlardan başkayız.
"Ötekileştiriyorsun!" diyebilirsiniz.
Evet. Ötekileştiriyorum.
Çünkü başka türlü huzura eremeyecek ruhum.
Çünkü eğer ötekileştirmezsem, öfkem dinmeyecek, onların varlıklarına ve yaptıklarına baka baka insan olmaktan her geçen gün daha fazla utanç duyacağım. 
"Neden, neden, neden?" diye, cevabınını alamayacağım soru bataklarına gömüleceğim. Çünkü onların davranışlarının hiçbir mantıklı ve ahlaki cevabı yok benim için.

Ama ben insanım. 
Ya da, insan olan benim, diyeyim. 
Bizleriz.
O nedenle insan olmaktan utanmayacağım artık.
Kimler ki, onurdan, erdemden yoksundur, kimler ki her türlü yalanı söyler, yanlışa bulaşır şu hayatta, onlar düşünsün, onlar utansın, bana ne!

Evet ağlayarak uyandım 31 Mart sabahı.
Yazık dedim, çok yazık benim ülkeme.
Ama o kadar içten ve derinden hissettim ki temizliğimizi ve farklılığımızı,
işte o anda büyük ölçüde huzur buldum.

O an bir baktım ki, aramızda kilometreler var...
Dağlar, denizler var.
Onlar nerede, biz nerede.
Değil bizi anlamak, sesimizi bile duyamayacak kadar uzaktalar.

Gariptir belki ama işte buna şükrettim.

Foto kaynak.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...