Sayfalar

31 Aralık 2012 Pazartesi

Sevgili 2013!


2013 hepimize bol şans, sağlık, başarı, huzur, mutluluk, sevgi ve çok çok çok güzel günler getirsin! Tüm dileklerimiz kabul olsun! :)

2013 HARİKA BİR YIL OLSUN! :)

18 Aralık 2012 Salı

Video | Down Sendromlu Çocuk ve Köpeğin Sevgisi



Çocuklarını köpeklerden Pis, mikrop, ıyyy diyerek öcü gibi kaçıran,  Yaklaşma sakın ısırır! diye korkutan annelere gelsin bu video.
Baksınlar ve görsünler, bir köpek down sendromlu bir minik çocuğa nasıl davranıyor.

Köpekle büyümek, köpekle arkadaşlık etmek bir çocuk için şanstır. Bir köpeğin bir insana vereceği gerçek sevginin sınırı yoktur.

Anneler, babalar... Bu videoyu izleyin bakalım. 
Tehlikeli olan köpek mi, yoksa sizin zihin yapınız mı? Bunu biraz düşünün bence.

Televizyondaki uzmanlar Bilmem ne çayı zayıflatıyooor dediği anda hemen inanıp aktarları boşaltıyorsunuz da, psikologlar Hayvan sevgisi çocuk gelişimi için çok önemlidir dediğinde niye umursamıyorsunuz? 

Bu videonun sonunda şöyle bir cümle geçiyor: 
God doesn't make mistakes. / Tanrı hata yapmaz.

Evet, Tanrı onları bu şekilde kaynaşacak biçimde yaratmış. Bu onların doğasında var. Bir köpek ve bir çocuk arasındaki "olması gereken" ilişki budur.

Eğer bir hata varsa, lütfen onu kendi beyninizde, kalbinizde ve vicdanınızda arayın.

Keyifli seyirler.



Foto kaynak: http://www.sxc.hu/photo/1407511

16 Aralık 2012 Pazar

Pijama - Terlik - Kanepe Pofuduğu


Eğlenme ve dinlenme zamanlarınızı nasıl geçirmeyi tercih edersiniz? sorusu sorulsa cevabınız ne olurdu?

Klüplerin müdavim kralı ya da gece hayatının ışıltılı kraliçesi misiniz yoksa pijama - terlik - kanepe pofuduğu mu?
Bu soru bana sorulsa hiç düşünmeden vereceğim cevap bellidir:

Ben kesinlikle bir pijama - terlik - kanepe pofuduğuyum!

Kanepesinde koskoca bir günü geçirebilecek mırmır bir kedi ve iflah olmaz bir ev kuşuyum!

Tabii ki ben de gezmeyi, değişik yerler keşfetmeyi çok seviyorum. Hele de İstanbul gibi bir şiirin içinde yaşıyorsanız, yaz-kış fark etmeksizin denizin kokusunu alabileceğim yerlerde olmaya bayılıyorum.

Ama vaktinin çoğunu nerede geçirmeyi tercih edersin ya da en güzel nerede dinlenirsin derseniz, cevap kesinlikle evimdir. Bir tatil gününü evde yayılarak geçirmekten daha dinlendirici bir aktivite düşünemiyorum.

Sabah kalktıktan sonra serin havada köpeğimi gezdirip, kıpkırmızı burnumla eve döndüğümde sevgilimin hazırladığı kahvenin o mis gibi kokusu yayılmışsa eve, işte bu harika bir günün başlangıcıdır. Sonra sehpada kahvaltı keyfi başlar ki, çalıştığın günlerde işe başlamak için acele etmekten karambole giden kahvaltılar, tatil günlerinde ne kadar uzun sürerse o kadar tatlılaşır... Televizyon açılır, ortak kanal bulmak için azıcık didişilir. Kıl olan benimdir ama. Haber açma, sinirlerim bozuluyor... Ay onu da açma, çok gürültülü. I-ıh bu da değil, çok cıvıkmış. Hah hayvan belgeseli, ne güzel, burada kalsın. Beş dakika izlenir, sonra bendeki haller şöyledir:
Dur bi dakika, ona saldıracak mı o? Hiiy, gidiyo, gidiyo, ona doğru gidiyo, vallahi saldıracak, allah kahhretsin, değiştir kanalı, çabuk değiştir değiştir, kumanda nerde!! Yahu değiştirsene be adam, bak hala seyrediyo... Of amman yaaa, kahretsin, ne vahşi dünya, yine canımı sıkcak bi şey çıktı işte!
Bu sırada zavallı sevgilimin surat ifadesini yazmama herhalde gerek yoktur. Başka kanala geçilir, oradan oraya zaplaya zıplaya kahvaltı edilir. 

Çocukluğumdaki şarkıdaki gibi: Kızarmış ekmek, biraz da peynir... Aman efendim ne güzel yenir!

Sonra koca bir demlik çay demlenir. Eskiden, çok sevmemize rağmen çay yapma rutinimiz pek yoktu, son bir senedir çok alıştık. Ama hala, her gün yapıyor olmama rağmen, sevgilime çay demledim dediğimde çocuk gibi sevinir, sanki pasta yaptım demişim gibi, ooleey der. Ben de bu yüzden demlerken haber vermem genelde, hazır olunca çay da var! deyip mutlu ederim onu.

Bir evi sıcak bir yuva yapan şeylerin başında pişen bir yemeğin kokusunun geldiği söylenir ve çok da doğrudur. Ama tatil gününde yemek yapmakla uğraşmadığımızı, önceki günden kalan yemeği yediğimizi varsayarsak, ortamımıza sıcaklık katacak en önemli şey işte o demlenen çaydır. Al eline koca bir kupa dolusu sıcacık çayını, devril kanepene. Ayaklarını uzat, battaniyeyi de çek üstüne. Hele de en yumuşağından eşofmanını, en pofuduğundan hırkanı ve minik birer fırının içinde yürüyormuşsun gibi hissetmeni sağlayan hayvanlı terliklerini de giydiysen, süper şekilde hazırsın tatil gününü yaşamaya.

Kanepende yapılacak şeyler o kadar çok ki!

Hafta arası günlerde sadece geceleri yatmadan okuyabildiğin biricik kitabına gömülebilir, sayfalarca, bölümlerce okumanın tadını çıkarabilir ve sonunda bastıran uykuya direnmeye çalışarak aynı paragrafı üç kere okuduktan sonra, kitabın göğsünde, bir elin yere sarkmış olarak uykuya dalabilirsin. (Rehavetin çok derinse ağzın da açık kalabilir ama tavsiye etmiyorum, çok tatlı bir şekil değil.)

Uykudan uyandıktan sonra, topladığın enerjiyle ve midenin de seni muzurca dürtmesiyle kendini mutfağa atıp süpriz bir kek yapabilirsin! (Ya da yapmaya kalkışan sevgiliye kesinlikle ama kesinlikle engel olmazsın! Diyettesindir evet, ama o çok istiyordur, boynun kıldan incedir. Varsın belin kalınlaşıversin.) O kekin pişerken eve yaydığı sıcacık koku  ile mayışıp, kitabına kaldığın yerden devam edebilirsin... Ya da benim gibi şanslıysan ve yazmaya aşıksan, bundan iyi fırsat olamaz deyip başlarsın yepyeni bir yazıya.

Ya da içine parça parça tarçın çubukları attığın mis kokulu bir yeşil çay demleyip, çok sevdiğin bir müziği açıp, bilgisayarını da kucağına alıp, hafta arası bakmaya fırsat bulamadığın, sana ilham ve mutluluk veren siteleri gezip zihnini güzelliklerle doldurabilir, biriktirdiğin makaleleri okuyabilir ve tekrar tatlı bir uykuya dalabilirsin. (Sen de ne uykucu şeymişsin, hiç kalkmasaydın o zaman yataktan dediğinizi duyar gibi oldum sanki ama ne yapayım, ayaklarını uzatıp dinlendikçe uykusu geliyor insanın. Hem uyku sağlıktır, bunu da unutmayalım lütfen.)

Köpeğinin minderinde huzurla uyuyuşunu seyredip, onun varlığına milyonlarca kere şükrederken, dışarıda onun kadar şanslı olamayan garip  arkadaşları için dua edip, sokağa onlar için mama bırakabilirsin. Sonra uyandığında halıda onunla oynayıp, tepişebilirsin. Baba da oyuna dahil olursa ve hatta beraber fazlaca gürültü yaparlarsa onları tatlı tatlı azarlayabilir, sakin olunn, kafam çekmiyor diyerek yaşlı teyze triplerine girebilirsin.

Kanepe ile en bütünleştiğin, artık neresinin senin kolun, neresinin kanepenin kolu olduğunun birbirine karıştığı bir noktada köpeğin karşına geçip zıplamaya başlar. Hadi beni çişe çıkart!...  Görmezden gelmeye ve gerçekten kanepeymişsin, aslında orada yokmuşsun gibi davranmaya çalışırsın. Hey dostum ben aslında burada değilim, sen boş kanepeye zıplıyorsun, hadi git babana zıpla! Ama sonucunda o bir köpektir, gözlerine yuttursan, burnuna yutturamazsın. Şansını sevgili üzerinde denemeye kalkışırsın. Akşam gezmeleri senin görevin olmasına rağmen çoğu akşam yemek yapacağım diyerek ya da, hadi sen oğlanı çıkart ben bulaşık makinesini boşaltayım diye giriştiğin pazarlıkları kazanarak işi sevgiliye savuşturursun ama bu kez olmaz. Çünkü adamın bakıp da gördüğü şey, senin gayet yayıldığın ve ense yaptığındır. Ve kendini parkta bulursun. Saçına yapışmış bir adet tırtıl ile eve döndükten sonra ise hiç dışarı çıkmamış gibi aynı pofuduk kılığına bürünür, tekrar kanepene yapışırsın.

Evde yaşanan bu keyifli tatil günüde çeşitli hobilerini gerçekleştirebilirsin. Artık neyi seviyorsan. Benim dikiş makinem ile ilgili keyifli planlarım var mesela, hala hayata geçmeyi bekleyen.

Ya da bilgisayar oyunları oynayabilirsin. Bir el Age attıralım mı hacı? diyen sevgiliye, Yok yaa, sen anında benim bütün köyümü talan edip, kızlarımı öldürüyorsun! Ben seninle oynar mıyım!  diye cevap verip kendi oyunlarına dalarsın. 
Ya da bazen sevgili ile sehpaya çöküp saatlerce monopoly oynarsın.

Gece güzel bir film seçtiysen ya da en sevdiğin diziden üç dört bölüm biriktirdiysen bak sen o zaman keyfe!  Kocaman bir kase patlamış mısır ya da çekirdekle, bazen de kocaman bir tabak dolusu meyve ile uzat ayaklarını sehpaya.

Filmi beğendiysen ne ala. Beğenmediysen, koy kafayı sevgilinin omzuna, çaktırmadan uyukla. Bırak dürtüp dursun seni.

- Aa uyuyo musun yoksa?
- I-ıh yok. İzliyorum. (Pis bir yalancısın!)

5 dak sonra:

- Uyudun seen. Yapmaaa....
- Yok yok uymuyorum yaa mhhh... (Bir de yalanında ısrar ediyorsun!)

Bir beş dakika daha sonra:

-Aaa sen uyuyuyorsun, aşkolsun. Öff.
- Hııı hı. Evethh. Hımmm. Zzzzz.
- !!!

.......

Velhasıl, ev keyfi başkadır.
Evde tatil candır. :)


............................................................................................................
Foto kolaj kaynak: 
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=1341873
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=876148
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=834149
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=1148081
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=749841

29 Kasım 2012 Perşembe

Yollardan Geçerken



Beş aylık bir dönem bitti. Ben hayatımda hiç İstanbul'dan başka bir yerde bu kadar uzun yaşamamıştım. Ve şimdi anlıyorum ki insanın kaldıkça kalası geliyormuş. Gitmedikçe gitmesi zorlaşıyormuş. Bu nedenle dönüş tarihimizi netleştirmemiz çok uzun sürdü. İlla ki Tüyap sanat ve kitap fuarından önce dönecektik ama tam tarih belli değildi. Ha o gün, ha bugün dedik. Ekim sonu oldu, kasım başı. Kasım başı oldu kasım sonu.

Ve o gün geldi. Bodrum dönemi kapandı. Sonbaharımızı, denizimizi, mis kokularımızı,  sevdiklerimizi geride bıraktık.
Siz bunu okurken biz evimizde olacağız.
Ama şu anda yoldayız. 
Kucağımda bilgisayar, ekranı güneşten parlarken,  en sevdiğimiz müzikler çalarken şehirden şehire, kasabadan kasabaya geçiyoruz. 
Sevgilim, dikkat et bilgisayarın şarjını bitirme, yolda lazım bize diyor. Sonra, klavyeye bisküvi dökme diye ekliyor. Peki diyorum, gülüyorum, onun ağzına da bir kremalı bisküvi atıyorum.
Mısır Bodrum'dan çıkana kadar yol kenarlarında gördüğü her köpeğe, tipini beğenmediği her insana - sanki onlar onu umursuyormuş gibi - havlayıp tek kelimeyle öfke nöbetlerine girince o kadar yorgun düşüyor ki yol boyunca genelde bolca uyuyor. Azıcık (hadi dürüst olayım, koltuğu batıracak kadar bolca) kusuyor.

Seraları, köy kahvelerini, dereleri, çayları, bazen çok kuru ve yavan bazense şirin mi şirin köyleri geçiyoruz.
Yine devasa rüzgar türbinlerine geliyoruz. Korkuyorum ben onlardan. Tam yanlarından geçerken o kadar kocaman kocaman dönüyorlar ki içime ürküntü basıyor.
Ama çok geçmeden öyle güzel ağaçlarla çevriliyor ki etrafımız, cennette miyim diyorum yine. Sarı, turuncu, kırmızı, bakır, kahve, muhteşem sonbahar yapraklarıyla bezenmiş ağaçlar dağları süslemiş, onların arasından geçiyoruz büyülü bir geçit gibi. Daha önce bu mevsimde hiç geçmediğim için ağaçların bu hallerini ilk defa görüyorum. Yine hayran oluyorum doğaya. Doğanın olduğu gibi kaldığı, insanlarca baltalanmadığı her yer cennet. Müthiş bir tablo ya da film sahnesi gördüğümüzde çok etkileniyoruz, alkış tutuyoruz ama gerçeği dışarıda işte. Ücretsiz. Tüm doğallığı ve ihtişamıyla orada duruyor. Yeter ki insan eli değmesin.
Bu huzurlu doğa yolundan geçerken müziklerimiz birden hızlanıyor. Karmakarışık çalma listemizden önce Pinhani'nin Hele Bir Gel'i, sonra da Chantel'in Disco Boy'u ile bir anda coşuyoruz, alkış tutuyoruz, ben yerimde duramıyorum.

Sonra yakıt alma zamanı geliyor. Bizim yakıtımız kahve. Starbucks Susurluk'ta termosumuzu dolduruyoruz. Benim elimde ise karton bardak. Diğer elimde itiş kakışın içinde fotoğraf çekmeye çalıştığım kamera. (Koskoca yolda adam gibi hiçbir şey çekemiyorum ama.) Sevgilim biliyor benim asrın sakarı olduğumu. Elinde kahve varken kamerayı kaldır istersen. Çok sakat. diyor. Daralıyorum. Aleti kahveden korumaya çalışırken karton bardak üç kez bacağımı yakıyor, bilgisayarımı da düşürüyorum. Zaten tam benden beklenecek haller, şaşılacak hiçbir şey yok. Şaşırmıyoruz da zaten. Kahveyi döktüğümde bile şaşırmıyoruz.

Yol şeritleri geriye doğru akıp akıp  geçiyor. Kendimi bildim bileli o kadar duygulandırır  k i bu şeritler beni. Onlar hızla akarken  geride bıraktıklarımdan uzaklaşmanın hüznü derinleşir ve  aynı zamanda kavuşacaklarımın sevinci de yoğunlaşır, içim coşar. Yanağımı cama yapıştırıp asfalta bakarken o şeritler benim bütün duygularımın tercümanı olur.
Şimdi şeritler beni kışlık yuvama, aileme, aylardır görmediğim arkadaşalrıma götürüyor. Canlılığa, koşturmacaya, boğaza, Taksim'e, Ortaköy'e... Bodrum'da varlığını unuttuğumuz otobüslere, karmaşaya, çay ve simite, apartmana, kışa, yeni yıl hazırlıklarıma, çam ağacıma... Battaniye altında izlenecek filmlere, sıcak çikolataya, penceremin önündeki ağaca... 
Bu şeritler beni İstanbul'uma götürüyor. Yepyeni, gerçekten bambaşka bir döneme. 


Ege boyunca güneşli ve ılık olan hava Balıkesir civarında bolca bulutlanıyor ve Susurluk'ta indiğimizde ise buz gibi hava tokat gibi çarpıyor.  Titreme hallerine giriyoruz üstümüzde iki zibidi kazakla. İşte o zaman diyorum ki, şehir yaklaşıyor kızım.

Şu anda - tam şuanda - feribottayız. 
Yolculuğun sonu bir nevi. Yenikapı'da ineceğiz çünkü.
Sonra İstanbul şehir içi trafiğine karışacağız ev yolunda. İşte o zaman yine korkacağım. Bu da son senelerde yaşadığım bir şey. Aylarca Bodrum'un trafiksiz, bomboş yollarına alışıp da şehrin trafiğine bir anda dalıverince resmen "köyden indim şehire" moduna giriyorum, arabaların kalabalığı üstüme üstüme geliyor, ışıkları gözlerimi alıyor ve eve gidene kadar trafikte diken üstünde oturuyorum. İçimden de Yuh ayı, ne biçim kullanıyorsunuz arabayı, deli misiniz, trafik canavarı mısınız nesiniz? Nereye yetişiyorsunuz? Nedir bu telaşınız kardeşim? Ah şu İstanbullular!... Hep acele hep acele! diye düşünüyorum.

Biliyorum ki yine böyle olacak.
Eve gideceğim. Biraz şaşkınlık yaşayacağım.
Ama çok sürmeyecek.
Çok kısa zamanda yine İstanbullu olacağım.
.............

(Not: Bu yazı, yazıldıktan beş gün sonra yayınlanmıştır.)

Fotoğraflar: Gökkuşağı Dosyası

23 Kasım 2012 Cuma

Bodrum'da Sonbahar - 2 -


Bir önceki yazımda Bodrum sonbaharının güzelliklerini ve beni mest eden hallerini yazmıştım. Evet Bodrum'da sonbahar geçirmek şiir gibi. Ama eksileri yok mu, en azından beni zorlayan durumlar olmadı mı? Elbette oldu.
Şöyle ki;

Bodrum'da sonbahar demek hep güneşli ve açık hava ya da  hep yağmurlu ve kapalı hava demek değil tabii. Gerçi her yerde sonbaharlar dengesizdir. Ama mesela İstanbul'daysanız sonbahar geldiyse artık ona göre giyinirsiniz değil mi? Güneşe aldanıp ince giyinip çıkmak da adettendir tabii ama ben burada bunun farklı hallerini yaşadım uzun süre boyunca.

Eylül ayı sonunda, hava akşamları serinlemeye başladığında bir süre inatla üzerime hırka almayı unuttum. Güneşli havada gündüz lay lay lom şeklide aklım bir karış havada çıkıp, geceleri eve titreyerek, hadi aşkım hadi dondum dondum bırrr diye koşturduğum günler bir değil, iki değil, üç değil.

Sonra bir nebze akıllandım. Havanın serin olacağını hissettiğim zamanlarda hırkamı yanıma alır oldum. Fakat eve dönerkenki üşüme ve titreme tablosu değişmedi. Neden mi? Çünkü hava soğuk, bendeniz şaşkınının üstünde de -tedbirliyim ya artık-  kalın hırka ama-fakat-lakin ayaklarda parmak arası terlikler! Cıbıl cıbıl. Altı kaval, üstü şişhane. Altımla üstümü senkronize etmem de baya bir zamanımı aldı. Bu eşleşmeye de alıştım bir süre sonra. Altta kot pantolon, spor ayakkabı ve üstte hırkayı üniforma yaptım. Ama bu sefer de hava benimle sürekli oyun oynadı. Ne zaman lahana gibi giyinsem güneş açtı, hava ısındı, azıcık inceltsem üstümdekileri yağmur bastırdı.

Bir de tedbirsiz gelmişim ki akıllara ziyan! Bir kot, iki hırka, iki tek çorap atmışım bavula. Belki koşarım diye spor ayakkabı almıştım burada, onlar olmasa bir tane kapalı pabucum olmayacakmış, onu bile akıl edememişim. Oğlanın montunu da getirmeyi unutmuşuz, geçen gün yağmurda sıçana dönüvermiş yavrucak, öyle aklımıza geldi unuttuğumuz!

Yağmur demişken... Burada bazen yağmur bir bastırıyor, şaldır şaldır, ne olduğumuzu şaşırıyoruz. Aman balkonda çamaşır var mı, aman masayı içeri çekelim diye bir telaştır gidiyor. Bunun yanı sıra benim eyvah kedilerin mamaları ıslanıp şişti mi, yavrucaklar korunaklı bir yere sığınabildiler mi, ayy yıldırım düştü, ödleri koptu mu gibi evham ve telaşlarım da cabası. Zaten yazlıkçılar dönünce bir çok yavrucak aç kalmış, hepsi bizim siteye doluştular, hangisine yetişeceğimizi şaşırdık, bir de böyle sağanak indiriverince iyice elim ayağıma karıştı ilk başlarda.

Yağmurun benim üzerimdeki diğer etkisine gelince; yağış başladığında benim yürüyüş  ritmim bozuluyor! Beş metrelik mesafeyi yarım saatte katediyorum. Neden mi? Yağmur yağıyor ve pek sevgili sümüklü böcekler hiç vakit kaybetmeden piyasaya çıkıyorlar!.. Hem de bir değil, iki değil, onlarca! Yanlışlıkla bir tanesine bassam psikolojim öyle allak bullak oluyor ki, yağmurlu günlerde gözlerimi yerden asla ayırmadan yürüyorum. Basmadan geçmek mi? I-ıh. Benim için yeterli değil. Çok aşırı kuytuda olmadıkları sürece her birini tek tek kaldırıp - yüzleri hangi yöne dönükse o tarafa doğru- karşıdan karşıya geçiriyorum. Eğer Mısır yanımdaysa pek zor oluyor bu işlem, bir sağa çektiriyor, bir sola. Eğer yanımdaki sevgilimse direkt basıp gidiyor zaten. Basıp gitmek dediysem, çekip gitmek yani. Yoksa o da çok dikkatli üstüne basmama konusunda. Ama yerlere kapaklanmış böcek toplayan bir Eylül'ü dakikalarca bekleyecek kadar da sabırlı değil tabii adam, ne yapsın.:) İşte bu nedenle yeşilliğe ve toprağa yakın yerlerde benim yağmur altında romantik yürüyüş yapmam mümkün değil. Kafa hep aşağıda, gözler fıldır fıldır. Ama o korkunç sesi duymamak için her şeye değer. Bodrum'daki yağmur evimde, balkonumda güzel. Ya da sümüklü böcek çıkmayan yerlerde!

Bodrum sonbaharının ve yağmurun bir başka zorluğu ise, sağanak yağış ile bizim evin elektrik tesisatının yıldızlarının barışmamış olması. Ne zaman şaldır şaldır yağmur yağsa, sağolsun sular bir yolunu bulup yukarıdaki terastan bizim evin tesisatına sızıveriyor. Paaat sigortaları attırıyor. Ve bu son günlerde sıkça tekrarlanıyor. Sırf bu nedenle bir makine çamaşırı iki günde yıkadığımız oldu. Ama şikayetçi miyiz, değiliz. Seneye tüm tesisat değişecek diyoruz, evimizi seviyoruz, dikenine de katlanıyoruz.

Hava bizimle oynuyor, biz de ona ayak uydurmaya çalışıyoruz. Evin bir köşesinde klimayı sıcak ayarında çalıştırıp odayı hamama çevirirken, diğer köşesinde camları açıp mis gibi serin havayı içeri buyur ediyoruz. Üşüyüp titreyerek üstümüze çektiğimiz kalın battaniyeyi, bir kaç saat sonra bunalıp, aman allah bu ne yaa diye tepip atabiliyoruz.

Bir üşüyoruz. Bir pişiyoruz.

Bazen ıslanıp, arkasından kuruyoruz. Çat pat giden elektriklerimizle, açan güneşimiz, düşen yıldırımlarımızla, kapımızdaki kedilerimiz ve evimizdeki şaşkın köpeğimizle Bodrum'da sonbaharı ve buradaki son günlerimizi yaşıyoruz...
Tekrar Bodrum'u özlemek ve beklemek üzere İstanbul'a döneceğiz ve şimdi bunun heyecanını yaşıyoruz.



Fotoğraflar: Eylül Ganiz - Gökhan Çoğal
(Fotoğraflarımız ile bu yazının konusu biraz alakasız oldu ama neyse artık..:)












22 Kasım 2012 Perşembe

Bodrum'da Sonbahar - 1 -


Aylardan kasım. Kasımın sonu hatta. Ve biz hala Bodrum'dayız! Bu sene buraya adeta kazık çaktık, kalmalara doyamadık. Çok da iyi yaptık çünkü son haftalarda Bodrum'un önceden hiç yaşamadığım bir dönemini yaşıyor ve hiç görmediğim bir yüzünü görüyorum ve bu gördüklerim beni gerçekten başka bir boyuta taşıyor sanki.

Öncelikle şunu söylemeliyim, sonbahar Bodrum'a çok yakışıyor. Ve ardından da hemen şunu eklemeliyim: Bodrum'un sonbaharının eylül ayında yaşandığını sanıyorsanız kesinlikle yanılıyorsunuz! Bodrum'un en gerçek ve en tatlı sonbaharı ekim ve kasım aylarında yaşanıyormuş.
Katıksız huzur, dinginlik ve temizlik hissi. 

Tatillerinin her gününü değerlendirmek adına telaş içinde bir oraya bir buraya koşturan çoluklu çocuklu aileler, o bar senin bu bar benim alemlere akan gençler, asla bronzlaşamayan pespembe İngiliz turistler şehirlerine, ülkelerine döndüler. Bu kitlenin gitmesinden sonra "ohh" çeken, genelde en sona kalan çocuksuz, emekli yaşlı yazlıkçı çiftler bile  gittiler. 

Barlar kapandı. Dükkanların çoğu kapandı. Her sabah 11'de ve akşam 6'da  "lorke lorke" diye evimizin önünden cümbüş halinde sıra sıra geçen tur tekneleri sezonu kapattılar. Ve yine günde onlarcasını seyrettiğimiz, seyrine doyamadığımız çeşit çeşit ve boy boy özel tekneler seyreldiler , adeta yok gibiler, yerlerini  uzaklardan geçen tankerlere, gırgırlara  ve sesleri bana en güzel şarkıdan da güzel gelen takataka balıkçı teknelerine bıraktılar.

Gürültülü müzikler, sokaklara taşan fasıllar, çıstak çıstaklar sustu. Sadece sıradan günlük hayatın ve dalgaların sesi kaldı. 

Bütün şezlonglar, şemsiyeler depolarına kalktılar, upuzun kumsallar artık sadece kumdan ibaret.  Evimizin önündeki iskelenin tahtaları söküldü, zavallımın kupkuru iskeleti kaldı. 






Yollar boşaldı. Öyle ki bazen bir yerden bir yere giderken kilometreler boyunca hiçbir araca rastlayamıyorsun. İlginç bir yalnızlık, güzel bir bütün buralar bana kaldı hissi. Ve artık plakaların neredeyse hepsi 48.  34'ler, 06'lar kendi keşmekeş trafiklerine döndüler. Uğurlar olsun.

Deniz ve hava ekim ayında müthişti, durgun, ılık, limonata gibi derler ya işte aynen öyleydi... Ekim ayı başlı başına muhteşemdi zaten. Duru, dingin ve berraktı, tertemiz kokusuyla gerçek bir sarı yazdı. Deniz tatili yapayım ama ortalık sakin olsun, bir başıma olayım diyenlerin eylül ayı yerine bence kesinlikle ekim ayında gelmeleri gerekir. Asla pişman olmazlar.

Kasım ise - her ne kadar başlarında denize girdiysek de - daha hoyrat ve dengesiz geldi. Yağmurlarıyla, fırtınalarıyla, şimşek ve yıldırımlarıyla,  bir açan, bir kapayan, bir ısıtan, bir üşüten, insanı şaşkına çeviren havasıyla geldi. Ve gerçekten hoş geldi!... Çünkü kasım ayı boyunca gökyüzü, bulutlar, deniz ve güneş günün değişik saatlerinde öyle inanılmaz, öyle büyülü görüntüler sergilediler ki çoğu zaman kendimi başka bir dünyada, boyutta ya da bir filmin ya da tablonun içindeymişim gibi hissettim.





Her zaman çok sevdiğim doğanın ne kadar muhteşem ve tarifsiz bir güzellik olduğunu, ne kadar büyük olduğunu her gün yeniden ve yeniden keşfettim.
Hatta her saat ve her dakika. Çünkü tam şu anda gördüğün o harika manzaranın bir eşi yok, beş dakika sonra o görüntü yok olacak ve yerine yine bir eşi olmayan bambaşka bir güzellik gelecek. Bu öyle bir şey ki, gözünü ayırmak istemiyorsun. Fotoğraf makineni almak için salona gidiyorsun, açıp ayarlıyorsun, aaa bir bakıyorsun kaybolmuş o manzara! Giden gitti, bir daha ömrün boyunca tıpatıp aynısını göremeyeceksin. Öylesine şiir gibi görüntüler oluşuyor ki, öylesine uçuk hava hallerine şahit oluyorsun ki, hayattaki her şeyin anlamı değişiyor kafanda. Kahkahalarla gülmek ve deli gibi ağlamak istiyorsun.
Coşku ve hüzün aynı anda sarıyor insanı burada, bu mevsimde. Sezonda cıvıl cıvıl olan bazı beldelere, sahillere gidip oraların boş halini görmek, oralarda gezmek insana terk edilmiş  film setinde geziyormuş gibi hissettiriyor ve ben bu hisse de bayıldım! Öyle güzel kokular geldi ki burnuma, tertemiz, serin serin... Mest oldum.

Ben aşık oldum Bodrum'un sonbaharına. Her sene ekimin en başında dönerdik ve aklım da kalmazdı, İstanbul'u özlemiş olurdum. Yine özledim deli  İstanbul'umu ama buraya da doyamadım. Doyamadık.
Zorlukları, eksileri yok mu Bodrum'da sonbahar yaşamanın? Olmaz mı. Ama onlar da bir sonraki yazının konusu olsun. Arkası yarın olsun.








 Fotoğraflar: Eylül Ganiz - Gökhan Çoğal

13 Kasım 2012 Salı

Video | Alma

Bodrum'un sonbaharını içimize çekmekten ve sürekli başka bir şeylerle meşgul olmaktan uzun zamandır yazı yazamadım ama en kısa zamanda hızla dönüş yapacağım.
Bundan önce, yine bir video paylaşmak istiyorum.
Dün gece sevgilim ile kendimize "kısa animasyon filmler gösterimi" yaptık ve bu seyirden cımbızla çekip, burada yayınlamak istediğim film Alma oldu.
Beş dakikalık bu kısa filmin yazarı ve yönetmeni Rodrigo Blaas.
İspanya Animacor - International Animation Festival'de Best Andalusian Short ödülünü, L.A. Shorts Fest'te Best Animation ödülünü almış ve Goya Awards'da ise Goya ödülüne aday gösterilmiş.

Ve işin en keyifli yanı, bu kısa animasyon "büyüklerin" dikkatini çekmiş ve uzun metrajı çekilecekmiş. Şu anda pre-production aşamasında ve 2015 yılında vizyona girecek. Kısasını çok sevdim ve bu yüzden uzunu için de şimdiden heveslendim açıkçası.

Filmde, Alma isimli küçük kız çocuğu bir oyuncakçı dükkanının vitrininde kendisiyle tıpatıp aynı bir oyuncak bebek görüyor. Doğal olarak çok dikkatini çekiyor ve içeri giriyor. Olaylar gelişiyor diyeyim ben yine, siz anlarsınız. :) 

İyi seyirler!





22 Ekim 2012 Pazartesi

Rüzgarla Gelen




Bu sene temmuz ve ağustos aylarında Bodrum'a pek uğramayan bir şey vardı. Esinti. Rüzgar. Sabahın altısında da, gecenin on ikisinde de hava bunaltıcı sıcak olur mu? Oldu bu yaz. Sabah serinliğinde edilen kahvaltılara, akşam güneş battıktan sonra yenilen bunaltmayan akşam yemeklerine hasret kaldık uzun bir süre. 
Eylül ayından beri yine bunaltıcı günlerimiz olsa da artık ara ara kendini gösteren puf puf bulutlarımız, hala bolca güneşimiz ve nihayet püfür püfür rüzgarlarımız var! 

Bodrum'un, daha da doğrusu yazın rüzgarları sadece bizi serinletmekle kalmıyor, çeşit çeşit güzelliği de beraberinde getiriyor aslında. 

Kışın hepimiz sımsıkı kapadığımız kapılarımızın, pencerelerimizin ardında yaşıyoruz hayatlarımızı. Evimizde olduğumuz sürece dış dünyanın seslerinden, kokularından ve başka yaşantılardan izoleyiz. Bazen gürültücü komşuların tantanaları ya da volümü yüksek müzikler duyuyoruz. Ya da apartman hollerinde birbirine karışan televizyon dizisi, ana haber bülteni sesleri, kavrulmuş soğan kokusu, bazen üst kattan çocuk koşuşturmaları, topuk tıkırtıları, bazen bağrışmalar.  Bunlar kışa aitmiş gibi geliyor bana, daha içe kapanık, daha boğuk sesler ve kokular. Evlerin içlerinden dışarıya gizlice  sızanlar.

Ama yazın öyle mi? Yazlıklarda, sahil kasabalarında yazın hepimiz dışarıdayız. Hayatlar, keyifler açık havada yaşanıyor. Balkonlarda, bahçelerde, kumsallarda. Kapılar açık, pencereler açık. Başka yaşantıların kokuları ve sesleri begonvillerin, uçuşan perdelerin arasından yayılıyor ve bir bakıyorsun senin hayatının içine akıp, senin gündelik fonun ve hatta keyfin oluveriyor.

Gündüzleri denizden gelen insan cıvıltıları, hindistan cevizli güneş kremi kokusuna, köfte-patates ya da gözleme kokusuna ve o eşsiz deniz ve tuz kokusuna karışıyor.
Akşam üzeri denizin açıklarından geçen balıkçı teknesinin huzurlu takatakataka sesi, yine uzaklarda bir yerlerden gelen mis gibi patlıcan ve kabak kızartması kokusu ile senin evine doluveriyor.  Öyle güzel bir koku ki bu, sanki o anda yoğurduyla birlikte önünde duruyormuş da, ekmeğini o yoğurda bandırıverecekmişsin gibi hissediyorsun. Bundan daha iştah açıcı bir şey düşünemiyorum ben.

Belki birinin terasında demlenirken dinlediği müzik ya da belki bir açık hava meyhanesinden kopup gelen melodiler, tepeleri, kumsalları aşıp, biraz cılızlaşarak ama huzurlu bir ninni gibi sana ulaşıyor. Gözünü kapatıp, ayaklarını da uzatıp kendini dalga sesleriyle birlikte bu cılız müziğe bırakırsan, yaşatacağı huzura ve dinginliğe şaşarsın...

Balkonlardan yayılan mırıl mırıl konuşmalar, tatilin ruhlarda yarattığı neşe ile atılan tok kahkahalar, hele de o bayıldığım, bir sürü evden yayılan ama ortak bir keyif atmosferi oluşturan 'başkalarının' çatal bıçak sesleri... Mangalların, barbekülerin dumanları,  sağlığa ve kim bilir hangi hayallere kaldırılan bardakların birbirine değdiği an çıkardıkları o tatlı yankılanma.

İşte bunlar yazın sesleri. Bunlar yazın rüzgarla gelen eşsiz keyifler. Rüzgarın, başkalarının hayatlarını bizim hayatımıza katışı... 
Burada her ne kadar yazdan da güzel bir ekim ayı geçirdiysek de, gerçeği kabul etmek lazım; kış kapıda. Bir süre sonra Bodrum'da da pencerelerimizi açamaz hale geleceğiz. Ve zaten o zaman da İstanbul'a dönüş vakti gelecek.
İşte o İstanbul kışı boyunca, yaz esintilerinin getirdiği her şeyi; plajların, sokakların gündelik seslerini, burnuma gelen mis kokuları hele de en çok tekne takatakalarını çok özleyeceğim!

Daha Bodrum'dayım. Ve şehre dönene kadar mümkün olduğunca pencerelerimi açık tutacağım. Tutacağım ki, yaza dair neler kaldıysa dışarıda, rüzgar ile gelsin, dolsun evimin, hayatımın içine...


4 Ekim 2012 Perşembe

Vicdan Tektir



Son derece sıcak bir yaz  gününde bir kafeteryada otururken, arka masamdaki kadınların konuşmalarına kulak misafiri olmuştum. Daha doğrusu hayvan, kedi, su gibi ilgimi çeken kelimeler geçtiğini anlayınca direkt kulak kabartmıştım. Tekrar üstüne basarak vurgulamak istiyorum - yapış yapış bunaltıcı bir İstanbul öğleden sonrasında - önlerinde buz gibi içecekleri, mis gibi çayları ile oturan bu teyzeler, sokaklarında hayvanlar için konulan su kaplarından ve bu suları koyan insanlardan yakınıyorlardı! Ve sanki bu çok pis, rezil bir şeymiş, koyanlar da sanki araba çizen, şişe kıran sokak serserileriymiş gibi küçümseyen, nefret eden bir ifadeyle konuşuyorlardı.
Huyum kurusun. Kafamı haaart diye arkaya çevirip anında muhabbetlerinin arasına daldım. Dayanamıyorum çünkü. Kadınların sonunda çekip gitmesiyle sonuçlanan "muhabbetimiz" sırasında öğrendim ki, pislik yarattığı için bu sulardan rahatsız oluyorlarmış. Su kokmaz kardeşim, bayatlamaz, sineklenmez. Pislik yaratmaz. Hayat verir. Ferahlatır. Hele de bu sıcakta ilaç gibi gelir her canlıya. Aynı kavurucu güneşin sıcağına maruz kalan ve bu sıcakta susuz kalmanın nasıl feci bir şey olacağını bal gibi bilen bu teyzeler, o ferahlamayı hayvanlara hak görmüyorlar ama! Aralarında en çaçaronu olan genççe kadının ağzından çıkan cümleyi aynen aktarıyorum:

Ben sokak çocuğuna su içirmeyi tercih ederim!

İşte koptuğum nokta. Beni hayatım boyunca en çok kızdıran, çileden çıkaran cümle kalıbının "Hayvanlar için uğraşacağınıza insanlar için bir şeyler yapsanıza"nın başka bir versiyonu çıkıverdi kadının ağzından.

Eyy teyze, sorarım sana; acaba bunca yıllık ömrün boyunca hiçbir sokak çocuğunu kolundan tutup da gel evladım sana su içireyim dedin mi? Karnın acıkmıştır, gel seni doyurayım dedin mi? Eğer sen bunları yaptıysan ben otuz iki dişimi kırarım. Sen ancak konuşursun. Sen ancak hayvanlara yardım eden insanları "kendince mat etmek" için insanları kullanırsın.

Ey siz "insan varken hayvanı boşverin" diyenler! Bir canlıya "iyilik yaptığımız için" bizi aşağılayıp yerenler! Bize kendince insanlık dersi vermeye kalkışanlar! Soruyorum size, siz kaç insanın elinden tutup iyilik yaptınız bugüne kadar? Siz hangi insan için kendinizden fedakarlık edip de yardımda bulundunuz?

Hiç. Sıfır. Ve bundan adım gibi eminim. Neden mi eminim?
Çünkü VİCDAN TEKTİR.

Bir insanda vicdan ya vardır, ya yoktur. Vicdanın varsa her canlı için kalbin sızlar. Şu dünyadaki her canlının iyiliğini istersin. Her canlının mağduriyetine üzülürsün. Ha ama enerjini, vaktini hangisi için kullanacağına tabii ki kendin karar verirsin. Hepsine vakit ayırabiliyorsan ne ala. Ya da kimisi der ki ben insanlara faydalı olayım, kimisi de der ki ben de hayvanlar için çalışayım. Ama vicdanları ortaktır. İnsan için gerçekten yürekten çabalayan kişi, hayvanın da mağdur olmasını istemez çünkü yürek sahibidir. Aynı şekilde hayvanı seven kişinin insanlar için de kalbi sızlar.

O nedenle "Hayvanlar için uğraşıyorlar da insanlar için ne yapıyorlar, hııhh?" diye burun kıvıran insanlara hiç itibar etmeyin. Onların galeyanına gelmeyin.
Çünkü onların ne hayvana, ne de insana faydası vardır. Onlar sadece konuşurlar. Onlara inanmayın çünkü onlar bencildir, aslında sadece kendilerini düşünürler. Onlar sadece nefret eder ve eleştirirler. 
Hatta onlardan korkun, onlar vicdansızdır. Çünkü vicdan gerçekten tektir. Hayvan ya da insan ayrımı yapmaz.

İçinizde vicdan varsa hiçbir canlıya kıyamazsınız, ama içinizde vicdan yoksa işte böyle konuşup nefret yayar ve iyilik yapanlara bile sataşırsınız.
Bu, iki artı iki kadar nettir.



22 Eylül 2012 Cumartesi

Bitez Bit Pazarı'na Gel!


Semt pazarları ile ilgili konu açıldığında Ayy ben asla pazardan bir şey almam, giymem, hatta bakmam bile, çok banaaal, klasım bozuluur mu diyorsunuz? Yoksa pazar gezmeye bayılıyor, üçe beşe müthiş bir şey bulduğunuzda keyiften dört köşe oluyor ve o tezgahları havalara ata ata karıştırmaya bayılıyor musunuz?
Valla ne yalan söyleyeyim ben ikinci gruptayım ve hatta zaten birinci gruba dahil bir arkadaşım da yok. (Çok şükür.)
Ben pazar gezmeyi aslında süprizlerinden dolayı seviyorum. O yığınların içinden acaba neler çıkacak merakı, vaay bunu bu fiyata nasıl aldın dedirtecek şaşırtıcı ürünler bulma isteği. Her gittiğimde yeni ve daha önce görülmemiş bir şeyler bulma hevesi.

Ama Bodrum'da gittiğim pazarlar - yiyecek bölümleri hariç, onlara bayılıyorum - beni mutlu edemiyor. Turistlere yönelik, markaların çakmaları tişörtler, kotlar, çantalar ya da her hafta birbirinin aynısını gördüğüm elbiseler satıyorlar. Yes please yes please diye bağıran çocukların arasında gezerken, bana süpriz yapacak, ilginç ürünlerle dolu olan, üstüne abanıp karıştıracağım, hadi teyze elindekini bırak da ben kapayım diyeceğim bir tezgah bulamıyorum. Ama mesela Bodrum merkezin pazarına gitmeyeli yirmi yıl olmuştur. Belki orası güzeldir, bilemem. (Niye gitmedim sahi? Unuttum herhalde varlığını, bu sene bir uğrayayım.)

Şimdi sözünü edeceğim pazar ise diğer hiçbir pazara benzemiyor. Ne markaların çakmaları satılıyor bu pazarda, ne de basmakalıp, birbirinin aynı ürünler. Hatta benim çok sevdiğim abanma tezgahlarından da yok burada. Ama ben bayılıyorum bu pazara.

Çünkü burası bir BİT PAZARI!

Yazının başında bahsettiğim kadın tiplerinden birinci gruba dahil olanlar, daha adını duyunca bile kaçışabilirler. Onlara güle güle deyip devam ediyorum.
Evet burası ikinci el yığınla eşya ve giysinin satıldığı bir pazar. Çoook uzun yıllardır her pazar günü Bitez'de kuruluyor. Bit pazarı ruhunu sevenler tarafından gayet iyi bilinen ve sezonda bolca da ziyaretçi çeken bir pazar zaten. Tezgahların başında genelde Bodrum'da yaşayan ya da sezon boyunca kalan çok tatlı hanımlar ve beyler oluyor, kimisi kendi evlerinden ya da yaşamlarından çıkan çeşit çeşit eşyayı satışa sunuyor, kimisi de tanıdıklarından, eşten dosttan topladıklarını. Ortak nokta; hepsi ikinci el.  Kimisi yılca yeni, kimisi ise gerçekten eski, tam anlamıyla vintage ürünler. 







Yüzlerce ve çeşit çeşit! Ve tam benlik çünkü süprizleri hiç bitmiyor. Pazara adımınızı attığınız andan itibaren karşınıza ne gibi bir süpriz ürün çıkacağını bilmiyorsunuz. Her hafta yeni bir şeyler ekleniyor. Gerçek çapullara da rastlıyorsunuz bolca ama onların varlığı da ortamı şenlendiriyor, pazarın ruhunu renklendiriyor bence. Bazıları çok eski ve hırpani, bazıları çok az giyilmiş ve temiz, bazıları da belki hiç giyilmeden dolapta beklemiş acayip güzel giysilere rastlayabiliyorsunuz. Ve bunların bazılarını iki lira gibi, üç lira gibi tuhaf fiyatlara alabiliyorsunuz.

Elli kuruşa, bir liraya onlarca parmak arası terlikler (bunlar biraz hırpani ve genelde 39-40 numara oluyor) ya da 5 liraya tertemiz harika sandaletler bulabiliyorsunuz. Çeşit çeşit çantalar, yine üçe beşe. Ben mesela o kadar güzel ve temiz çantalar buldum ki zamanında orada, şimdi her gittiğimde gözlerim fellik fellik çanta aranıyor. 
Antikalar dersen çeşit çeşit düşebiliyor. Çok eski, tamamen vintage ürünler. Ya da ilginç, muzip objeler, oyuncaklar, eğlencelikler. Hangi birine bakacağını şaşırıyorsun.



Çok ünlü bir markanın el yapımı ayakkabısını getirmiş mesela bir kız, yüz liraya satışa koymuş. Gerçekte kimbilir kaç para.

Annem beş liraya bir gözlük almış, çerçevesini beğenip. Gözlükçüye götürmüş cam taktırmak için. Buna yeni cam takmayalım demiş adam. Neden? demiş annem. Çünkü bu orjinal Chanel, çok iyi bir gözlük, orjinalliğini bozmayalım demiş. Buyur buradan yak.
El yapımı bir vitray avize bulduk mesela 35 liraya, gerçekte kimbilir kaç yüz liradır.
Nefis bir satranç takımı bulmuş teyzem yirmi liraya. Bir taşı eksik. Kuzenimi aramış ister misin diye. Taşı eksik olunca istememiş benim kuzen. Bir hafta sonrasında biz gittik, yoktu satranç takımı. Hemen kapmışlar tabii. Bırakırlar mı.
Zaten işin keyfili ve heyecanlı yanı da bu. Buldun mu kapacaksın. Tek çünkü. Düşmüş oraya ve bir eşi daha yok. Gitti mi gider. Alırsan şanlısın.

Mesela bir piknik seti aldı annem bize on beş liraya, sevgilim görünce aşık oldu, başından ayrılamadı. Bu kadar mı sevimli, bu kadar mı romantik olur bir set! İçinde tabakları, çatalları, tuzluğu, biberliği, termosu, kaplarıyla nefis bir çanta! Ben de çarşıdan kırmızı- beyaz kareli bir piknik örtüsü satın aldım ve sevgilim bana hayatımın en güzel, en romantik pikniğini yaşattı o set ile. On beş liraya, belki de ömür boyu defalarca kullanacağımız bir mutluluk sahibi olduk.




Dergiler, kasetler, kitaplar dersen çeşit çeşit bulabiliyorsun. Kitaplar korsan değil, ikinci el ve çok uygun fiyata. Ama adam zamanında korsan aldıysa bilemem tabii. Yine de bandrolünü, bandrolü yoksa baskı kalitesini kontrol etmek, ikinci el de olsa korsana el sürmemek lazım.
Sevdiğiniz dergilerin eski sayılarına, plaklara, acayip mutfak aletlerine, tuhaf tuhaf elektronik cihazlara kadar her şey var. Hatta tezgahın biri asma yapraklarını doldurmuş koca bir kavanoza, onları bile satıyordu.











Aslında benim bu pazarda şu var, bu var demem kadar saçma bir şey olabilir mi? Bu pazarda ne zaman ne olacağı hiç belli olmuyor ki! Her an her şeye, her türlü ilginç ve beklenmedik şeye rastlayabilirsiniz. 

İyisi mi gidin siz. Bazı haftalar daha da ilginç şeyler düşmüş oluyor, öyle bir haftaya denk gelirseniz iyice yaşadınız. Bir de, tazgahın genel havası paspal ve bakımsızsa aldanmayın, yine de inceleyin. Ne çıkacağı hiç belli olmuyor.
Sabah erken gidin, başkaları cicileri kapmadan. Ama benim gittiğim haftalarda değil. O haftalarda mümkünse evden çıkmayın, hepsini ben kapayım. :) 

Gezmenizi bitirince pazarın hemen girişindeki kafeye oturun. Koskocaman köfteli sandviçinizi yiyin. Benim gibi köfte yemeyenler için aynı koskocamanlıkta kaşarlı tost da var. Çayınızı da için, bir yandan da aldıklarınızı serin masaya, keyifle seyredin.

Umarım gönlünüze göre parçalar yakalarsınız. 
Pazar günü de kapıda. Benden söylemesi.
Bodrum yönünden geliyorsanız solda, Turgutreis yönünden geliyorsanız sağda Bitez kavşağı var. Girin, aşağı yukarı 300 metre kadar düz gidin, sol tarafta göreceksiniz pazarı. 
Şunu da ekleyeyim; sıcak bir günde gidecekseniz başınızda mutlaka şapka olsun yoksa pişersiniz! 

İyi gezmeler, iyi keşifler.

Fotoğraflar: Gökkuşağı Dosyası

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Bunlar Nasıl İşler?


2012 yaz sezonunda Star Tv'de İşler Güçler adında bir komedi dizisi yayına girmiş, birkaç hafta önce haberimiz oldu. İlgimizi çekti ve eski bölümlerden başlayarak izleyelim dedik. İlk bölümü izledik, hoşumuza gitti. Hal böyle olunca bugün de ikinci bölümü izleyelim dedik. Bir neşe, bir keyif oturduk başına, elimizde çekirdeklerle, fıstıklarla.

Oturmaz olsaymışız!

Beni o kadar şaşırtan ve kızdıran bir detaya rastladım ki, bitmesine 25 dakika kala, sonlandırmadan diziyi kapattım, ben bunu bir daha izlemem diyerek.

Belki izleyenleriniz olmuştur ve sizin de dikkatinizi çekmiştir, belki de gözünüzden kaçmıştır ya da önemsememişsinizdir ama gerçekten can sıkıcı bir durum var bazı sahnelerde. Hatta bu bölüm 5 Temmuz'da yayınlandığı için belki önceden tepki verenler de olmuştur, bilmiyorum. Ben yeni izledim ve bunu burada sizlerle de paylaşmak istiyorum. 

Dizide üç adet ana karakter var ve bunlardan birinin adı Murat. Anladığımız kadarıyla Murat köpeklerden korkan bir genç adam. Yolda yürürken kaldırımda oturan üç tane alman kurdu cinsi köpek görüyor. Köpekler ürkütücü şekilde hırlıyorlar ve Murat korkup kaçmaya başlayınca da onu kovalıyorlar. Bu durum, ayrı zamanlarda birkaç kez daha tekrarlanıyor.
Ben dizilerde ve filmlerde köpeklerin korkunç yaratıklar olarak gösterilmesine çok karşı olduğum için, bu "hırlama efektli" kovalama sahnelerinden rahatsız oldum doğal olarak. Ama çok da üstünde durmak istemedim. Bu dizide de kendilerince böyle espri yapmışlar deyip geçecektim.

Ama geçemedim. Geçmeme izin vermediler!
Çünkü, gelenin gideni arattığı şöyle bir sahne geldi: 
Sahnede, Murat, komşusu olan yaşlı adama köpeklerden dert yanıyor. Ve adamın, sokak köpeklerini kastederek ağzından çıkan cümleler aynen şöyle:

"Ben bu köpekleri iyi bilirim. İnsana hayatı zindan ederler. Parça parça zehirleyeceğiz hepsini. Tavuk inciğine fare zehiri. Başka kurtuluşun yok." 

Bu cümleyi duyduğum anda beynimden vurulmuşa döndüm inanın ve bu iş nereye bağlanacak diye şok içinde izlemeye devam ettim.

Kasaba gidiyorlar ve köpekler için incik kemiklerini alıyorlar. Komşu adam sucuk ve bilimum etler de alıyor. Murat şaşırarak bakıyor. Meğer efendim komşu adamın zehirlemek gibi niyeti yokmuş, adam zaten uyanık bir tip, Murat'ı ketenpereye getirip kendine et aldırmakmış niyeti. Bak sen.

"Fare zehiri ile köpek mi öldülür, manyak mıyız biz?" diyor, gülüyor ve gidiyor.

Peki ben gülüyor muyum buna? TABİİ Kİ HAYIR. Aksine ellerim titriyor hala.

Bir dizinin içinde, "Ben bu köpekleri iyi bilirim. İnsana hayatı zindan ederler. Parça parça zehirleyeceğiz hepsini. Tavuk inciğine fare zehiri. Başka kurtuluşun yok." gibi bir cümle nasıl geçebilir ?!
Yok adamın aslında amacı o değilmiş, ötekini ketenpereye getiriyormuş gibi mazeretler asla kabul edilemez çünkü sadece bu cümleyi kurması bile, köpek öldürmeyi, zehirlemeyi son derece sıradan ve normal bir davranış gibi gösteriyor. VE ÜSTELİK, TAVUK İNCİĞİNE FARE ZEHİRİ DİYEREK BİR DE YOL YORDAM ÖĞRETİYOR, YÖNTEM GÖSTERİYOR! 

Ve Murat karakteri,  bu "zehirleme" teklifine şiddetle karşı çıkıp, bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu söyleyeceğine, hiç düşünmeden ve hevesle onay veriyor ve bence bu senaryonun en korkunç noktalarından biri!
Dizide köpek zehirleme işlerine girişebilen, bunu normal karşılayan bir ana karakter var, düşünebiliyor musunuz? Ve binlerce genç, çoluk çocuk o karakterleri model alarak izliyor bu diziyi. 

Senarist Selçuk Aydemir nasıl böyle duyarsızca davranabilir? Kendisinin hayvan sever olmadığı belli, çünkü hayvanları seven hiçbir kişi, "köpek zehirleme" gibi rezil bir insanlık suçunu bu şekilde espri konusu yapmaz, hafife almaz. 
Dizideki Murat Cemcir karakteri ise gerçek hayatta da oyuncu olan Murat Cemcir. Yani dizide "kendini" oynuyor. O nasıl kendi adıyla böyle bir diyaloğun içinde olmayı kabul edebildi? 

Şimdi kimse gelip bana, bu dizidir, senaryodur, hayal ürünüdür, abartma demesin. Bu, bir macera filmindeki silahlı kovalama sahnesine benzemez, gerilim filmindeki cinayet sahnesine benzemez, fantastik filmlerdeki yaratıkları öldürme sahnesine benzemez. Cinayet sahnesini izleyip de "cinayet olağandır" demiyoruz hiçbirimiz. Hadi yaratık avına çıkalım ya da terör saldırısı yapalım demiyoruz.
Ama hayvanlara zaten çok mesafeli yaklaşan, hayvanın varolma hakkını zerre kadar umursamayan bir toplumda yaşıyoruz ve bir de dizilerde bu tür diyaloglar olursa, bu tür eylemler normalmiş gibi gösterilirse, işte o zaman insanların aklına kötü işler düşürmekten başka neye yarar bu?
Köpekleri zehirleyen insanların en adi sıfatlarla lanse edilmeleri, yerden yere vurulmaları gerekiyor. Yaptıkları eylemin, insanlığa, vicdana, ahlaka ve dine de çok aykırı olduğunun üstüne basılarak söylenmesi gerekiyor. Ama senarist ne yapıyor? Bu iğrenç suçu, olağan bir şeymiş gibi, hem de Murat gibi sevilen bir karaktere giydiriyor. Olacak iş mi?

Ne olur daha dikkatli olalım. Hayvan sevmiyorsanız, hayvan sevgisine de değinmezsiniz senaryolarınızda, olur biter. Ama lütfen ters etki yapacak sahneler yazmayın.
Birçok insan(!) ne yazık ki kötülük yapmaya meyilli. İçlerindeki nefreti hayvanlar yoluyla dışa vurmak üzere tetikte bekliyorlar. Ne olur fırsat vermeyin buna.

Sonra o  birtakım sefil caniler, işlerini güçlerini bırakıp ellerinde incikle hayvan peşine düşerlerse, bunun vebalini nasıl ödersiniz?

24 Ağustos 2012 Cuma

Mısır'ımızın İkinci Yılı!


Bana, Şu hayatta verdiğin en doğru kararlardan biri neydi? diye sorun. 
Hiç düşünmeden vereceğim ilk üç cevaptan biri şu olacaktır: 
Mısır'ı evlat edinmek.
24 Ağustos 2010'da. Tam iki sene önce bugün. Gümüşlük'te.

Sevgili Gümüşlük'ün, hayatın, kaderin, meleklerin, Tanrı'mın müthiş bir armağanı oldu oğlumuz. Onun bize verdiği sevgiyi, mutluluğu ve bizim ona beslediğimiz aşkı, sevgiyi tarif etmeme olanak yok. Koskoca iki yılın her bir anını, onun varlığına şükrederek geçirdik. 

Ve bundan sonra da diliyorum ki çok çok uzun yıllarımız olsun beraber! Çok uzun ömürlü olsun Mısır'ımız, çok sağlıklı ve çok mutlu olsun bizimle, senelerce...

Onunla tanışma ve onu ailemize katma hikayemiz apayrı bir yazı konusu olacak ileride. Şimdilik sadece, onun varlığının bizim için nasıl büyük bir mutluluk olduğunu yazmak, bunu paylaşmak ve evimize gelişinin ikinci yılını buradan da kutlamak istedim. 

İyi ki geldin ve bizi buldun oğlum!... İyi ki girdin hayatımıza. Sensiz olmayı düşünemiyoruz bile. 

İyi ki varsın sen! İkinci yılımız kutlu olsun. Seni çok çok çok seviyoruz!


Fotoğraf: Gökkuşağı Dosyası - 2010 - Bodrum
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...