Sayfalar

28 Aralık 2015 Pazartesi

Aaa Tatlı Pazartesi Yok muu?

Üzgünüm, bu hafta yoğunluklarım ve ekstra koşturmacalarım yüzünden, değil Tatlı Pazartesi'yi yayınlamak, hazırlamam gerektiğini bile unutmuşum!
Şu anda pazar gecesi, saat 01.10. Ve unuttuğumu bile yeni idrak ediyorum.
Bu saatte hala bir şeylerin peşinde koşturuyorum, o nedenle bu haftalık böyle olacak.
Artık yeni yılın ilk Tatlı Pazartesi'sinde görüşürüz.
Tabii arada başka yazı yazmazsam. :)

Sevgiler.


21 Aralık 2015 Pazartesi

Kötü Pazartesi

 

Bazı sabahlar, yataktan hızlı kalkacak kadar enerjim olmadığında, Instagram'a bir göz atayım önce diyorum.
Bu sabah da öyle yaptım ve yatağın içinde hareketsiz kalakaldım.
"Nasıl olur, olamaz!?" seslerime koştu kocam.

Birebir tanımasam da uzun süredir blogunu takip ettiğim, sevdiğim, günlük yaşamından, hamileleğine, doğumuna, hayatının ve bebeğinin birçok sürecine blogundan ve sosyal medyadan tanık olduğum sevgili Sergül ne yazık ki dün gece minik yavrusu Efsun'u kaybetmiş.
Görünce inanamadım. Kaskatı oldum.

Ve o andan itibaren de, saatlerdir evde elim ayağım birbirine karışıyor. Çok üzgünüm.


Dayanamıyorum bebek ve çocuk ölümlerine. Kim dayanabilir ki zaten?
Bir hayatı olamadan, hatta belki daha ilk kelimesini bile söyleyemeden bu dünyadan göçüp gidenlere yüreğim dayanmıyor.
Ve bu bebelerin geride kalan ana babaları için ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bile bilemiyorum inanın. Allah kimselere vermesin böyle bir tarifsiz acıyı. 
Yaşamayan bilemez, anlayamaz ama sadece tahmin etmesi bile feci.

Sergül'ü blog camiasında bilmeyen zaten yok. Japon kocası Yoshi ile yıllardır Japonya'da yaşayan, Sökeli, binlerce takipçisi olan, buna rağmen her zaman çok rahat, çok doğal, samimi, iyi kalpli, hayvan sever ve çok tatlı bir kız.
Bunu yaşadığı için gerçekten tarifsiz üzgünüm ve diyecek kelime bulamıyorum. Milyon tane düşünce geçiyor kafamdan, onlara dair, hayata dair, ölüme ve yaşama dair ama yazacak adamakıllı iki kelimeyi toparlayamıyorum.
Sadece, derin sabırlar ve sağlık dileyebiliyorum kendisi ve tüm ailesi için.

Bebeklerin ölmediği bir dünya dilesem 2016 için, gerçekleşir mi acaba?
Gerçekleşmez değil mi?

Ne acı.




14 Aralık 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | RAFAL OLBINSKI -2-


Yepyeni bir haftadan merhabaa!

Bu haftaki Tatlı Pazartesi konuğunu yaklaşık bir ay öncesinden tanıyorsunuz aslında.
9 Kasım günü, sürrealist ressam / illüstratör Rafal Olbinski'nin eserlerini taşımıştım buraya ve iki parçaya ayırdığımı, ikinci bölümü başka bir hafta yayınlayacağımı yazmıştım.
İşte o hafta bu hafta. :)

Bu yeni haftada dilerim ki hayalgücünüzün pırıltıları hep sizinle olsun. İçinizden gelen ilham dışınızı da ışıldatsın! (Laflara bak laflara, sen neymişsin be Eylül. :))

Her neyse. :)
Hepinize - hayır hepinize değil, birçoğunuza:) - harika haftalar dilerim!






7 Aralık 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Sıradışı Yılbaşı Ağaçları

Merhabaaa!
Tatlı Pazartesi'yi yeniden hazırlamaya başladığımdan beri haftaların nasıl da çabuk geçtiğini iyice idrak eder oldum.
Ne ara pazartesi oldu??
:)
Hızlı ya da yavaş, nasıl geçerse geçsin günler ama güzel ve anlamlı olsunlar. Biz de her günümüzü tatlı tatlı yaşamaya çalışıyoruz.
Veee, aralık ayına girdiğimiz için, yeni (yepyeni!), keyifli heyecanlarla dolu bir yıl kapıda olduğu için ve biz pek cici yılbaşı ağacımızı yeni kurduğumuz için, bu hafta Tatlı Pazartesi'nin konuğu "yılbaşı ağaçları" olsun istedim.

Ben, benden umulan ile tezat bir biçimde, geleneksel yılbaşı ağaçlarını seviyorum ve hal böyle olıunca evimizdeki ağacımızı da öyle süslüyoruz. (Sevgili kocam bu klasik tarz konusunda mecburen bana uyuyor. Ona bıraksam ağacı demirden falan yapıp, böyle ledlerle, acayip ışınlarla falan ışıklandırıp süsler, eminim. :))  )

Ben klasik ağaçları seviyorum ama bugün sizinle sıradışı, ilginç, gerçekten değişik ağaç yorumlarını paylaşmak istiyorum. Kimisine ben bile yeşil ışık yakabilirim ama kimisini de mahalleme sokmam. :)

Hadi siz de bir bakın bakalım hangilerini seveceksiniz. 
Beğendiklerinizi ya da nefret ettiklerinizi yorum kısmında benimle paylaşabilirsiniz.

Işıl ışıl, harika bir hafta dilerim! 









1 Aralık 2015 Salı

B.k Parkına Hoşgeldiniz!




Medeni uygulamaları, medeniyetten anlayan, medeniyeti içine sindirebilen insanların hizmetine sunacaksın arkadaş.
Aksi halde - gerçek anlamda -  boka batıyorsun!
Nasıl mı?

Son yerel seçimlerde belediyemiz değişti ve yeni başkanımız, ekibiyle birlikte çok iyi çalışıyor. Beldemizde gözle görülür gelişmeler ve değişimler oldu.
Ve ayrıca başkanımız sokak hayvanları için de çok güzel uygulamalar yapıyor ve gerçekten çok mutlu oluyoruz.

Diğer yandan, bizlerin evlerimizde beslediğimiz sahipli kuçularımız için de, beldenin belirli yerlerine PATİ PARK'lar yaptırdı, çok sevindik.
Nasıl mı oluyor bu Pati Park'lar?
İçinde köpeklerimizin rahatça koşturabilmesi için, dört yanı yüksek tellerle çevrili, kapısı içeriden kilitlenebilen geniş bir çim alan. Ayrıca hem eğlenmeleri hem de egzersiz yapabilmeleri için oyun araçları mevcut. Su içebilmeleri için su kapları da var.
Ve de kuçu evladımız kakasını yaptıktan sonra o kakayı torba ile alıp atabilmemiz için kocaman bir ÇÖP KUTUSU bulunuyor.
Gel gelelim, bazı köpek sahipleri için park var evet, oyuncaklar var ona da evet, suluk var, tamam, üstünde koşturulacak çim de var, hepsini bir güzel kullanıyorlar, okey.
Peki madem bunların her birini gönlünce kullanıyorsun, o zaman köpeciğin kakasını yaptıktan sonra neden alıp oradaki KOCAMAN ÇÖP KUTUSUNA atmıyorsun be adam?!
Parktaki her bir şeyi görüyorsun iyi güzel de, çöp kutusunu niye görmüyorsun??

..Topla Eylül Topla..

Bu sabah kocam ile köpeklerimizi çıkarttık, hemen evimizin dibinde olan Pati Park'ımıza girdik, kapıyı kilitleyip çocukları serbest bıraktık.
Ben tabii önceden deneyimli olduğum için, "Dur hemen koşturmayalım, kakaları bir toplayayım önce." dedim.
Bizden önce, alınmadan öylece bırakılmış köpek kakalarını kendi torbalarımla toplamaya başladım. Ki bizimkiler koşarken basıp ayaklarını kakaya bulamasınlar.
Bir aldım, iki aldım, üç aldım, hadi dördüncü öbeği de aldım ama bir baktım ki, ohoooo, parkın içi boka batmış!
Öbek öbek her yerde!! 
Bir de nasıl kocaman öbekler, hani görsen manda şeyetmiş sanırsın.

Köpeğin kakasından iğrenmem ben, başka köpeğinkini de toplarım, gocunmam. 
Ama insan denen canlının bu terbiyesiz kayıtsızlığı deli etti beni o anda.
"Eeeh yetti beaa! Yürü yürü, topla köpekleri, çıkıyoruz, dayanamayacağım!!" dedim Gökhan'a ve sinirle, bir hışım kendimizi dışarı attık.

Bu durumda köpeciklerin en ufak bir kabahatleri olmadığını belirtmeme gerek yoktur sanırım. Gariplerim sahiplerinin götürdüğü yere kakalarını yapıyorlar, ne yapsınlar. Her zaman olduğu gibi onlar bu durumda da yine masum.
Onun, ihtiyacı gereği yaptığı kakayı SAHİBİ OLARAK SEN ALIP ATMAK ZORUNDASIN.
İster Pati Park'a sok, ister sokakta gezdir YANINDA DIŞKI POŞETİ TAŞIMAK ZORUNDASIN!
Senin ardında bıraktığın kakayı belediye toplamayacak, bu onun görevi değil. SENİN GÖREVİN. 
Belediye senin için mekanı hazırlamış, çöpü de koymuş.
Sana kalan tek şey biraz insan olmak, anlıyor musun?

Bu medeniyettir. Bu senin birey olarak yapman gereken şeydir. 
Evinde kakanı yapınca sifonu çekmeden çıkıyor musun? Çıkmıyorsun. Kendi ortamını kendi b.kundan temizlemeyi biliyorsun da, konu sokaklar olunca hangi hakla bu kadar vurdumduymaz olabiliyorsun?

Üstelik senin umursamazca arkada bıraktığın kakalar yüzünden biz diğer köpek sahipleri azar işitiyoruz milletten.
İnsanlar sokakta o kakaları gördükçe - onları bırakan sen olduğun halde - zavallı masum köpeklere düşman kesiliyorlar.
Buna ne hakkın var?!

Güzel belediyemizin, güzel bir hizmeti var ve bundan hakkıyla yararlanmak istiyoruz.
Ben o parka girerim, köpeğimi oynatırım, kakasını yapınca torbayla alır, kutuya atar öyle terk ederim mekanı.
Sen de böyle yapacaksın.
Hakkıyla, doğru şekilde kullanacaksan, buyur gel.
Aksi taktirde, lütfen bilinçlenene kadar yaklaşma oraya.

Sana sunulan medeniyetten faydalanmak  istiyorsan, önce medeni olmayı öğreneceksin arkadaşım.
Başka yolu yok. 
Yok.

................................

Daha önce yine benzer konuda yazdığım yazıyı okumak isterseniz buyrun: EYVAH B.K VAR!

30 Kasım 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Komik Bıyıklı Kediler


Merhabaa!
Bu hafta Tatlı Pazartesi'nin konuğu, birçoğumuzun internette komik video ve fotoğraflarına bakmaktan çok keyif aldığımız, canımız cicimiz, komik mi komik kediler!
Ama bunlar öyle bildiğiniz kediler değil: Bıyıklı kediler!

"Bıyıksız kedi mi olurmuş ki?" dediğinizi duyuyorum. Tabii ki olmaz ama bunların bıyıkları başka bıyık!
Pala bıyıktan, Hitler bıyığına, Şarlo bıyığından, bıçkın sokak serserisi bıyığına, kıro bıyığından janti jön bıyığına kadar hepsi var.
Siz de benim gibi komik kedi görsellerine bayılıyorsanız, hadi bir göz atın o zaman. :)

Herkese sağlık dolu, keyifli ve güzel bir hafta dilerim.

(Not: Şaşırarak fark ediyorum ki bıyıklı kedilerin çoğu siyah-beyaz.
 Not2: Yayının sonuna yedi adet de bıyıklı köpek fotosu ekledim, onlar da pek şeker. :) )







23 Kasım 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Tüyap Artist 2015'in Ardından


Merhabalar!
Bu hafta Tatlı Pazartesi'nin konuğu aslında bir hafta kadar gecikmeli geldi maalesef.

Bundan bir önceki haftasonu Artist 2015'i gezmek için Tüyap'a gittik. Hatta cumartesi günü gittik, ben gecesinde fotoğrafları blogda paylaşırım, belki pazar gitmek isteyen birilerinin işine yarar diye düşünmüştüm. Ama fuar dönüşü kameramı annemlerin arabasında unutunca :( ne yazık ki bu planım suya düştü
Eh, bir hafta gecikmeli de olsa paylaşayım bari dedim ve bir hinlik yaparak Tatlı Pazartesi ile de birleştirmiş oldum ;)

Eserler burada benim gezme yani fotoğraf çekme sıramla yer alıyor. Ve tabii ki beni cezbeden eserleri çektim. Ah tabii çok beğendiğim ve fotoğrafı iyi çık(a)mamış olanlar da var, onları paylaşamıyorum maalesef.

Herkese çok güzel, rengarenk, yaratıcı bir hafta dilerim.











16 Kasım 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi | Sokak Sanatından Yaratıcı ve Muzip Örnekler -1-


Merhaba!
Bu haftaya ülkece ve dünyaca pek de moralli başladığımız söylenemez değil mi? 
Terörün olduğu bir dünyada huzurla, güvenle nefes alabilmek ne mümkün!
Kötülüğün kol gezdiği şu hayatta, sanat ile, müzik ile, edebiyat ile, doğa, dostluk, aşk ve sevgi ile kendi küçük ama kıymetli hayatlarımızı renklendirip, iç huzurumuzu koruyabilirsek ne mutlu bize.

Bugün Tatlı Pazartesi'de yüzümüze tatlı bir tebessüm yerleştirecek bir seri var.
İngilizcede "Street Art" olarak bildiğimiz sokak sanatı çalışmalarına oldum olası çok düşkünüm. Tabii sokak sanatının yelpazesi oldukça geniş. Mesela dudak uçuklatacak güzellikte duvar resimleri sokakları muhteşem bir havaya sokarken, ben onlara başka bir seride yer vereceğim.

Bugün ise daha çok, sokaktaki sıradan hatta alakasız obje ve öğelerin sanatçılar tarafından çok yaratıcı ve muzip şekilde dönüştürülmüş ve uyarlanmış hallerine bir göz atalım istiyorum. Bu çalışmaları gerçekten çok ama çok seviyorum, izlemekten inanılmaz zevk alıyorum.
Keşke bizim sokaklarımız da bu örneklerle dolup taşsa.
Sabahın köründe işe giderken, köşeyi dönüp de böyle sevimli, yaratıcı, sivri zeka örneklerini görüp de gülümsemeyi kim istemez ki?

Hayat espri ile, mizah ile, sanat ile güzel. 
Bizim ülkede bu uygulamaları yapsanız, birçok belediye gelir, hemen üstünü kapatır.
Gelişmiş ülkelerde sanata çok değer veriliyor deriz hep. Eh, adamlar sanatı yücelttikleri için gelişebilmişler işte. Denklem bu kadar basit. Sanata uzak olan insan da hödük kalıyor, beyinen güdük kalıyor, eller havaya çemberinin içinde sıkışıp kalıyor işte, yazık.

Herkese güzel, keyifli, muzip ve tatlı bir hafta dilerim.

(Not: Yazının başlığında -1- yazıyor. Yani ne demek? İleriki haftalarda bu serinin devamı gelecek demek.;) )







9 Kasım 2015 Pazartesi

Tatlı Pazartesi: RAFAL OLBINSKI -1-


Merhaba!
Tatlı Pazartesi geri döndü! 
Hazırlamak ve yayınlamaktan çok keyif aldığım bu tatlı seri, bugünden itibaren her pazartesi sabahı sizlerle buluşacak ve eminim ki her seferinde "Acaba bu haftanın konusu kim / ne?" diye sizleri meraklandıracak.

Evet, madem başladık, bu haftanın tatlısı, 1943 yılında Polonya'da doğan ve 1981 yılından beri Amerika'da yaşayan, sürrealist ressam / illüstratör Rafal Olbinski.
Sanatçının Wikipedia sayfası için sizi buraya alayım.
Malum, sanatçı / tasarımcılarla ilgili uzun ve detaylı bilgi girmiyorum, merak edeni google'a havale ediyorum.:)

Bu arada, çok aşırı görsel yüklemesi yaparak sizi sıkmamak ve yormamak adına, Rafal Olbinski'nin çalışmalarını iki bölüme ayırarak yayınlayacağım. İkinci bölüm başka bir haftaya.

Hepinize harika bir yeni hafta ve gerçek üstü güzel ve keyifli geçecek günler diliyorum! 






7 Kasım 2015 Cumartesi

"TATLI PAZARTESİ" GERİ DÖNÜYOR!


Herkese merhaba!
Ruhumuzu pazartesi sendromundan kurtarmak, haftanın ilk gününe tatlı bir gülümsemeyle ve içimiz açılarak başlayabilmek için, bazen illüstratörlerden, tasarımcı ve sanatçılardan çalışmalar, bazen de sadece bize keyif verecek ilginç toplama görseller paylaştığım Tatlı Pazartesi serisine uzunca bir süre ara vermiştim.
Oysa hem ben çok keyif alıyordum bu seriyi yapmaktan, hem de ziyaretçilerimin de pek keyifle takip ettiğini biliyordum.
Hal böyle olunca, aynı keyifle ve tatlılıkla Tatlı Pazartesi'yi önümüzdeki pazartesi günü yeniden başlatma ve artık her hafta başında aksatmadan sizlerle buluşturma kararı aldım.

Eh, o zaman ne diyelim?
Pazartesi görümek üzere. :)


İllüstratör / Illustrator: Marie Desbons

Bodrum, İstanbul ve Bir Kadın

 
Şu anda Bodrum'dayım. Yine.
Canım gibi sevdiğim, içinde olmaktan en çok mutlu olduğum yerlerden birinde, balkonumdayım. Denize, dalgalara karşı. Yine.
Arada İstanbul'a gittim, üç hafta kalıp geri döndüm. Yarın sabah şehre uçuyorum. Hatta siz bunu okuduğunuzda ben İstanbul'da olacağım.
Yine.

Güzel Yaz, Acı Yaz
 
Her sene olduğu gibi, bu yaz da pılımızı pırtımızı, işimizi, gücümüzü toplayıp Bodrum'a geldik ve yaklaşık üç ay yaşadık burada. 
Çok güzel bir yazdı. Çalıştık, dinlendik, denize girdik, denize baktık, şaraplar içtik, mis kokulu sabah kahveleri ile uyandık, kıpkırmızı yaz domateslerine doyduk, aile toplaşmacaları yaptık, açık hava sinemalarına yayıldık, sevdiklerimizi gördük, doğum günlerimizi kutladık, mumlar üfledik, pastalar yaptık.
Tenimiz güneşle buluştu, kolumuza denizin tuzları yapıştı, onlarca güneş batırdık, dolunaylara daldık, yazdık, çizdik, hayaller kurduk, mutlu olduk, güldük.

Diğer yandan bazı acılar yaşadık. 
Yıllardır zevkle izlediğimiz denizimiz, bu yaz, yerlerinden, yuvalarından kopup yeni bir hayata kaçmaya çalışan çoluk çocuk Suriyelilerin kaçış yolu oldu. 
Bizim kumsalımız, ne yazık ki bir kaçakçılık "işletmesine" döndü. Çokça gecemiz, kulağımızı birtakım seslere kabartmaya çalışarak ve hangi durumda ne yapacağımızı kestirmeye çalışarak geçti. Sitece allak bullak olduk.
Kocamla bir gece feryatlara uyandık. Bilmediğimiz bir dilde çığlıklar atan adamların sesleri evimize doldu. Ya yakınını kaybetmiş olan ya da yaralı olan adamaların.
Sabaha kadar aklımızı yedik. Sahil güvenlik gecikti, adamcağızlar kaçtı, ertesi gün karşımızdan batık botu çıkardılar.
Ve bir sonraki gün minik Aylan'ın, masum kuzunun cesedi yan sahile vurdu.
Aklımı oynatacaktım, acaba o çığlıklar atan adam Aylan'ın babası mıydı diye. Ama hesap ettim, kitap ettim, o değildi, haberlere göre onlar bir gün sonra açılmışlardı.
Ama fark eder miydi? 
Kim bilir o adam hangi yakınını kaybetti ve kim bilir kaç kişi bizim denizimizde boğulup, kıyıya da vurmayarak bilinmezliğe, hiçliğe karışıp gitti.
Ve Aylan benim denizimde, dibimde öldü, belki ben o an manzaraya bakıp kahkaha atarken, o son nefesini veriyordu.
Bunun acısının tarifi yok.

Kaç şehit verdik? Kaç ocağa kara bulutlar çöktü, kaç kalbe kor ateşler düştü? Kaç evlat daha bir genç kızı bile öpemeden, sevdiğinin elini bile tutamadan parça parça olup öldü gitti...
Kendi yuvamızda, kendi dünyamızda mutluluklar, keyifler yaşasak da, aslında çok acı bir yazdı bu yaz. Olmaması gereken ne çok şey yaşandı, ülkece nasıl da canımız yandı...
Çaresizlik ne zor şey...

Ah İstabul...

Ülkede olanlar, internette psikolojimi bombalayanlar, dünyanın ve insanların zalimlikleri bir yana, ben son zamanlarda değişik bir huy geliştirdim. Tek bir cümleyle özetlersek şöyle diyebiliriz:
"İnadına iyi ol." 

Çünkü hayat belki zor, belki zalim ama hayat tek. Ben hayatımın hiçbir zamanında umursamaz ve duyarsız bir insan olmadım, bundan sonra da olmam mümkün değil, hamurumda yok çünkü. Lakin gama, kedere kapılıp da sorunlarımı çözebildiğim hiçbir anım da olmadı hayatımda. Üstelik hep daha beter oldum. İşte bu nedenle - kocama da söylediğim ve gülüştüğümüz gibi - baskıya gelince büyüyen, güçlenen, güzelleşen bir organizmaya dönüştüm ben. Çünkü ancak güçlü olursak, iyi olursak çözüm var. Aksi taktirde balçık içinde debelenir dururuz. İşte güçlü olmak ile umursamaz ve duyarsız olmak arasındaki fark da budur.
Hal böyle olunca, ben büyük bir motivasyonla, kocaman hayaller, planlar ve hedeflerle döndüm İstanbul'a. 
Hayallerimi hemen hayata sokmak ve kendime vakit yaratmak uğruna, hocalık yaptığım okuldan bana verilen birçok dersi geri çevirip, kalan dersleri de hayvan gibi yorulma pahasına tek güne sıkıştırtıp, ya Allah deyip şehir hayatıma daldım.
Ama şehir, uzun süre Bodrum'da kaldığım için bana gücenmiş olacak ki, gel seni bir güzel hasta edeyim, mikroplarımdan, virüslerimden ikram edeyim, kanepeye mıhlayayım da gör sen gününü dedi!
Cidden. 
Daha döndüğümün ilk haftasında, herhalde mevsim değişikliği ve hem ani, hem düzensiz fiziksel yorgunluğun etkisiyle, yatağa çakıldım. Sonra düzeldim. Sonra yine okula gittim, bu sefer daha beter hastalanıp günlerce mıhlandım.
Hayaller ve planlar için adım atmak bir yana, evimi bile toparlayamadım, çalışma odama, atölyeme adımımı bile atamadım! Bavullar bile ortada kaldı yahu. 
Ve kendimi çoook kötü hissettim çok! Fiziksel yetersizlik, hastalık, yapmak istediğin şeylere bedensel olarak yetişememek çok boktan bir şeymiş. Sağolsun kocam her şeye yardımcı oldu, yemekler, çorbalar, ıhlamurlar yaptı, köpekleri hep o çıkarttı ama yine de pek fena hissettim kendimi, işlerimi aksattığım için. Sonra biraz toparlandığımda, hemen master tezimle ilgili ayarlamalarımı, araştırmalarımı ve müracatlarımı yaptım, tek bir günde gezebildiğim kadar bienal gezip sonra bir iki parça eşyamı toplayıp hoooop tekrar Bodrum'a uçtum!

Bodrum Aşk, Kocaman Bir Aşk

Hastalık yüzünden İstanbul'a geldiğimi bile idrak edemeden, cuma öğlen havalanıp, bir saat içinde Bodrum'a indim. 
Hem hiç terk etmemişim gibi yakın, hem de sanki aylarca ayrı kalmışım gibi özlem doluydum.
Servisten inip, kulağımda müzikle yürüyerek markete gittim. Bira, şarap, ekmek, su, peynir, domates, makarna ve cips aldım. Sonra dolmuşa bindim. Kalmasını beklerken, burnuma, sadece buralarda olan bir deniz kokusu geldi, İstabul'da asla olmayan. Gözlerim yaşardı.
Evime girdim. Sadece yirmi küsür gün kapalı kalmış olmasına rağmen, o bayıldığım, evimize has rutubet ve deniz karışımı koku doldu burnuma. Ağlayacaktım mutluluktan.
Yerleri süpürdüm, şarabı buzluğa attım, duş aldım, kaşarlı ekmek yaptım kendime, ayak üstü komşumla sohbet ettim, mis kokulu bir kahve yaptım, balkona kuruldum hemen. Ahh nasıl güzeldi ahh.
İnternetsiz geldim Bodrum'a. Ne evde açıktı internet, ne de tabletimde. Özellikle böyle tercih ettim.
Ne Facebook olsun, ne Instagram, ne mail, ne şu, ne bu... Pinterest bile olmasın. Ulaşmak istediğim kişilere de telefonla ulaşırdım nasılsa, gerisi kalsındı.
Sonra gün batımında şarabımı açtım, müziğimi koydum, defterimi, kalemimi aldım, yazmak, bolca yazmak için.
Ama yazamadım. Çünkü gözümü gökyüzünden ayıramadım. Sanki yirmi küsür gün önce burada olan ben değilmişim gibi, sanki yıllardır görmemişim gibi. Hava kararana, son grilikler koyulana ve gecenin siyahına karışana, hiçbir şey gözükmeyene kadar baktım. 
 
Mutluluk bazen sadece bu kadar basit bir şey.
 
Sonra gece saat kaçtı hatırlamıyorum, kadehimi de alayım sahile ineyim diye evden çıktım, tesadüfen bir komşumla karşılaştım, hadi gel içelim dedim, tamam şişemi kapıp geliyorum dedi, geldi ve sabahın dördüne kadar sohbetin dibine vurduk.
İki kafa dengi kadını birkaç şişe şarap ve müzikle bir mekana koy, işte sonuç budur. Çok spontan ve çok güzeldi, çok mutlu oldum.
Tabii sabah mide, kafa namına bir şey kalmamıştı bizde ama olsun. :)
İkinci gün önce ailemle sonra kendimle baş başa, son gün yani bugün, önce oy verme işlemiyle, sonra aile dostlarımızla keyif ve yapılan bazı 'önemli' sohbetlerle geçti.
Ve akşam günbatımında yine evimde, yalnız, internetsiz, tvsiz ve gökyüzümle, şarabımla, müziğimle baş başayım.
Seçim sonuçlarının gidişini annem ve kocamdan telle aldım.
Ama bu gece bunu düşünmeyeceğim. Zaten düşünecek (ya da şaşıracak) olsaydım kendimi evimde izole etmezdim. Onlarla sonra ilgileneceğim.

Yarın öğlen uçağıyla şehre dönüyorum. Tabii internetim olmadığı ve bunu şimdi yayınlayamayacağım için, siz bunu okurken ben çooook yakınlarda olacağım. :)

Ve yine çok motive şekilde dönüyorum.

Yapacak çok şey var. Ve bir saat boyunca balkonda maruz kaldığım rüzgar dolayısıyla yine hasta olmazsam, hepsini teker teker hayata sokmaya başlayacağım.
Bodrum müthiş, Bodrum benim için tam anlamıyla aşk. Evime, balkonuma delice aşığım. Burada kendimi müthiş hissediyorum. 
Ama İstanbul'a da aşığım. Çünkü İstanbul'da kaldığım sürece Bodrum'umu özleyebiliyorum. :) Ve bence en güzel kavuşma, özlemden sonra gelen.
Ve ayrıca İstanbul bence ritm demek, tempo demek, evet belki bolca koşturmaca ama koştura koştura bir yerlere ulaşmak demek.
Çaba, gayret ve hayallerin gerçekleştiği yer demek. 
Çalışmak demek. 
Ki eğer çalışmayı benim gibi seviyorsanız ve "Artık aşkla çalışacağım işin ne olduğunu biliyorum ve ona gidiyorum" diyorsanız, İstanbul aslında gerçekten hayat demek.

Ve ben hayatımı sevgiyle yaşamaya, her geçen günle kendime ve bize yeni güzellikler katmaya, büyümeye, uçmaya, coşmaya geliyorum.

Tutabilene aşkolsun!
Sonbahar ve kışımız pek güzel olsun! :)

15 Eylül 2015 Salı

Her An'ıma Aşığım





Bu geceyi kendime, 'balkonda keyif' gecesi olarak tahsis ettim.
Kocam bilgisayarının başında çalışırken ve ara ara face'te gezinirken, tüylü evlatlarım evin içinde 'itlik' peşinde koşarken, bir şişe kırmızı şarabı kaptım, mumlarımı yaktım, kulağıma heeer türden şarkıdan oluşan bir karışık playlist taktım ve balkonumdaki kocaman saksından bozma kanepeme kuruldum.
Evet bu gece benim gecem.

Di.
Evet, "di."

Çünkü aslında gecem bitti, az sonra yatacağım.

İçtim, içtim.
Müzik dinledim, hayal kurdum. 
Eylül geldi ya, gündüz güneşi yakar, gece soğuğu titretir,  (Benim gibi dengesiz!) o yüzden, sırtıma sırtıma esen rüzgardan korunmak için sarınıp sarmalandım.

Yaktığım dört mumdan sadece biri kaldı.
Ve sadece bir kadehlik şarabım.
Kocam ve tüylülerim çoktaaan uyudu. Ev karardı.
Balkonda sadece direnen son mumun ışığı kaldı.

Az önce elimde kadehle gevşeyip kendimi gökyüzüne bıraktım. Bulutlar çok acayipti, muhteşemdiler. Böyle beyaz-gri renkte, kocaman ve delik delik... Tarif edemiyorum. Çok güzellerdi!
İzledim, izledim..

Sonra kalkıp mutfağa gittim. Biraz oyalandım. Su falan aldım. Uyuyan Mısır'ı sevdim.

Balkona döndüğümde bulutlar gitmişti.
Bir baktım gökyüzü kapkaranlık. 
Sanki o bulutlar hiç olmamış gibi.
Zaten yıldız da yoktu bu gece. Sadece o masalsı acayip gri bulutlar vardı.
Ama bir su alıp geldim, kaybolmuşlar...

Bombok oldum önce. Daha seyredecektim çünkü onları!
Şarabımı içip, müziğime dalıp, o bulutları seyrederek kim bilir ne hayaller kuracaktım!
Ama gitmişler!
Zaten bana kalacaklarının sözünü de vermemişlerdi.
Sen git içeride takıl Eylül, suyunu al, köpeğini sev, aynada aylak aylak saçlarını düzelt, budolabına bak, şu dondurmayı yesem mi acaba diye düşün, yeme, sonra da ayaklarını sürüye sürüye balkona geri dön, biz yine burada senin emrine amade olacağız dememişlerdi.

Demiyorlar.
Hiçbir an, kalıcı olacağının garantisini vermiyor. Hiçbir zaman.
Ama ne acayiptir ki biz her zaman o 'anları' sanki hiç sonları olmayacakmış gibi, son derece değersizlermiş gibi, her istediğimiz an elimizin altında hazır bulacakmışız gibi harcıyoruz da harcıyoruz!

Sanki yüz yaşımıza kadar yaşayacakmışız gibi!  Tekrar görürüm, tekrar yaşarım, tekrar koklarım, tekrar severim, tekrar deneyimlerim, tekrar elde ederim diye diye diye.... 
Gencim daha, daha çok zamanım var... Nasılsa yaşarım... Nasılsa yaparım... Şundan sonra yaparım, bundan sonra yaparım...

Bok yaparsın.

Yapamazsın. 

Bugüne ait o 'anı' yarın yaşayamazsın. Hatta şu ana ait bir şeyi, beş dakika sonra yapamazsın. 
Çünkü o bu ana ait. Tadını çıkart ya da vazgeç.
Bak, nasıl yok oluyor bulutlar! Seni mi bekleyecek?

İşte böyleyim ben son zamanlarda.
Bakmayın bulutları kaçırdığıma, aslında su almaya gitmeden önce doya doya içime çekmiştim hepsini.
Ama yine de döndüğümde bulurum sanıyordum, bulamadım...

Ama her anımı seviyorum. Çünkü hepsi eşsiz. Bazen çok bunalıyorum, çok ağlıyorum ama onlar da benim gözyaşlarım. Benim!
Her saniyesiyle bu hayat benim.
Her anıyla.
İyi yanımla, kötü yanımla, kocaman kahkahalarımla ve  her türlü ahmaklığımla.
En güzel hislerimle ve en hissetmemem gereken duygularla.
Doğrularım, yanlışlarım, uçmalarım, coşmalarım ve en olmadık yerde tökezlemelerimle.
Söylediklerim, söylemek isteyip de söyleyemediklerim ve söylememem gerekip de söylediklerimle.
Bazen dimdik, güzel ve parlayan, bazen de eciş bücüş bir şeyim.

Ama benim bu, benim!
Her saniyem eşsiz benim.
Ve ben, yaşadığı en kıymetli an kadar sıradan ve en hüzünlü hatıram kadar güzelim.




7 Eylül 2015 Pazartesi

Bir Geceden Sabaha


Son birkaç gündür hiç yapamamış olsam da, kafam iyiden iyiye güzel gezmek, dibine kadar ve delicesine sarhoş olmak istiyorum. 

Ne sahilimde çığlık çığlığa bağıran Suriyeli adamın sesini, ne yan plajımda kıyıya vuran ve kalbimi dağlayan bebeği, ne sürekli üstümüze üstümüze ışık tutan sahil güvenlik botlarını, ne gecenin derinliğimden gelen siren seslerini, ne de daha on sekizinde, yirmisinde, belki daha hayalleri bile olamadan patlayarak, parçalanarak can veren genç adamları düşünmek istiyorum. 

Birkaç saatliğine ya da geceden sabaha kadar, başka bir gezegene, başka bir gerçekliğe ışınlanmak istiyorum. Çığlıklar atarak koşmak, üstümü başımı çıkarıp, gecenin bir yarısı kendimi denize, dalgaların içine atmak, köpüklerle oynaşmak, asla gidemeyeceğim kadar uzaklara yüzmek, yıldızlarla konuşmak, ay ışığında denizde sırt üstü yatmak, karanlık sokaklarda şarkı söyleyerek dans etmek istiyorum. Çölde su bulmuş gibi, en büyük hayalim gerçek olmuş gibi, en ummadık anda aşık olmuş gibi, yeniden küçücük bir çocuk olmuş gibi hoplamak, zıplamak, havalara uçmak ve masalsı bulutlara tutunmak istiyorum.

Gerçek dünya, bugünlerde yaşadıklarımız olmasın, bunların hepsi kurmaca olsun, gerçek hayat aslında... gerçek dışı olsun istiyorum!

Denizin kokusu burnuma dolduğunda, ellerimi yumuşacık kumlara göndüğümde, tatlı bir uykuya daldığımda ve güzel bir çörek kokusuyla o uykudan uyandığımda hissettiğim gibi... 
Sevdiğime sarılıp uyuduğumda, bir parça ekmeği zeytinyağına bandığımda, sabahın ilk kahvesini yudumladığımda, bir minik kedinin doyduğunu gördüğümde, köpeklerim sevgiyle ve çıkarsızca kuyruk salladıklarında duyumsadığım gibi olsun dünya, böyle olsun gerçekler de.

Kötülük her köşe başında gezinmesin, hayat böyle zalim, gerçekler bu kadar acı 
olmasın istiyorum.

Sadece bir geceden sabaha, gerçek olmayan bir dünyayı, gerçekmişçesine içime çekerek yaşamak istiyorum.



Klavye Başında Acılarımız


Uyumak üzere yatarken, sabah gözünü açacağın günün lanet bir gün olacağını bilmek ne acı. Bunu hepimiz yaşadık dün gece, Dağlıca haberini aldıktan sonra. 

Ama o acıyı bir de ateşin düştüğü yerlere sor! 

Hepimizden geçip gidecek bu acı, kimse inkar  etmesin, ha belki çabuk, belki uzun süre sonra. 
Ama geçecek. 
Teker teker kaldıracağız o kara profil resimlerimizi. Gündelik, hatta eğlencelik paylaşımlarımıza döneceğiz. Hatta bir çoğumuz, sabah sosyal medyada profilini karartırken, gece gezmelere akacak. Siyah foto orada dururken, hoppala hoppala dans edecek. Belki bir yandan Facebook'ta terörü lanetlerken, yandaki tabda Youtube'tan komik videolar izleyecek. 
Ve inanın ki bunu kınamak için söylemiyorum. 

O kadar allak bullak olduk ki... Hani bir Çin işkencesi varmış, kafasına önce sıcak su, sonra soğuk su damlatırlarmış adamın. İşte aynen o durumdayız milletçe. Bir gün huzur buluyorsak, ertesi gün tokadı yiyoruz suratımızın ortasına. 
Zaten bir cahil  delinin elinde kepaze olmuşuz, aydınlık ruhlar olarak her allahın günü bunun bulantısını yaşıyoruz midemizde. 
İnsanlık dersen resmen çürümüş. Her türlü riya, ahlaksızlık, çekememezlik, kin, nefret kol geziyor. Cehaletin nasıl da tehlikeli bir şey olduğunu görmek için, sosyal medyada bir iki tur atmak, 13-15 yaşlarındaki ergenlerin, ünlü ya da ünsüz, hiç tanımadıkları kişilere nasıl galiz küfürler, pislik çukurundan çıkmışçasına iğrenç laflar attıklarına tanık olmak yetiyor. 
Bunları gördükçe, bir insanın nasıl bu kadar şerefsiz, hadsiz ve kötü olabileceğine inanamıyorum.
Sonra hayvanlara, çocuklara, kadınlara yapılan onca işkence, kötülük ve bunu yapan kişilerin dinden, namustan dem vurup, ağızlarından köpükler saçarak ahlak dersi vermesi! 
Hani ölür müsün, öldürür müsün derler ya, tam o cinsten, insanı çıldırtacak kadar riyakar durumlar, her köşe başında.
Hadi bakalım, sonra gel de normal insan ol!
Zaten ülkedeki her şey yeterince çapraşık ve zor. Bir de deste deste masumlar ölüyor.
Ve bizler her gelen gün ile bunları idrak etmeye ve sindirmeye çalışıyoruz. 

İşte tam bu noktada, eskiden tüm bunlar olurken saçını başını yolan, çığlıklar atan, isyanlar eden bir kişi olarak, artık tüm bunların ne kadar boş ve faydasız olduğunu gördüm. 
Çünkü bir olay oluyor, hooop hepimiz internet başına geçip bir şeyleri 'kınıyoruz!!', 'lanetliyoruz!!', 'isyan ediyoruz!', 'istifaya çağırıyoruz!'. Tvit atıyoruz, facebook başında sabahlıyoruz, hep aynı aynı aynı cümleleri, başkalarının kelimelerini, fikirlerini 'beğeniyoruz', repost  yaparak paylaşıyoruz da paylaşıyoruz!! Bunları yapmayanlara saldırıyoruz. Kumsal fotosu paylaşanlara laf sokuyoruz, sonra kendimiz kumsala inip yağlarımızı sürünüp denizlere cupluyoruz. Sorumlulara küfrediyoruz, içimizi boşaltıyoruz, sayıp sövüyoruz ve her seferinde 'sözün bittiği yere' geliyoruz.
Ee sonra?
Hadi silbaştan hep aynı şeyler.
"Aksiyon lazım" diyoruz ama kimsede klavye başından kalkacak derman kalmamış.

Bu nedenle ben kendi adıma, bu yaz kendimi geri çektim. Sosyal medya, özellikle hayatımın son birkaç senesinde beni o kadar yordu ki psikolojik olarak, "Görmeyeceksin Eylül." dedim.
Bir kere ben politikadan ne anlarım, ne de anlarmış gibi geçinip kendimi komik şekillere sokarım. Ve üstelik de nefret ederim. Hal böyle olunca, politik söylemlere giremem.
Haber niteliği taşımayan, herkesin birbirinden görüp de "paylaş"a bastığı yazı ve fotoları paylaşmak da bir işe yaramıyor görüyoruz.

Ben artık klavye başında acı çekmek istemiyorum.
Hatta ben acıları değil, mümkünse mutlulukları büyütmek istiyorum. 
"Savaşa hayır!" diye bağırdıkça, savaşı beslersin derler hep.
Barışı isitiyorsan, barış diye bağıracaksın, savaşa hayır diye değil. 
Sağlıklı kalmak için, "Hasta olmayayım" diye değil, "Hep iyi olayım" diye dilemek gerektiği gibi.

Gazete almıyorum, tv izlemiyorum, haberleri 'kendi istediğim zamanlarda' takip ediyorum. Ve açıkçası günlerimi mutlu, keyifli ve kaliteli geçirmeye çalışıyorum. Sosyal medyadan uzak durmak ise büyük ölçüde bunu başarmamı sağlıyor. Küçük ama aydınlık, vicdanlı, hedef ve hayallerle dolu, çok sıkı çalışacağım ve emeklerimin karşılığını alacağım bir dünya kurmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden de canımı sıkacak şeylerden kendimi uzak tutmaya çalışıyorum çünkü kendimi, sosyal medyadaki sonu gelmeyen "hep aynı cümleleri paylaşma" kahramanlıklarına kaptırırsam, güçlü ve sağlam duramam ve şu dünyada kimseye bir faydam olmaz.
Peki yanmıyor mu canım? 
Tüm bu uzak kalma çabama rağmen asla duyarsız bir insan olmadığımı ve asla da olamayacağımı, beni yıllardır tanıyanlar, kalbimin içini görebilenler çok iyi bilirler. (Geri kalanlar da vız gelir bana zaten.)

Yani, çok canım yanıyor.
Sadece artık gereksiz naralar atmaktan bıktım. Her ne kadar sivri dilimi törpülemekte zorlansam da ve hatta gerektiğinde kullanmaktan zerre kadar çekinmesem de, gereksiz yere bıdı bıdı bıdı yaptığımı ve moralimin bozulduğunu hissettiğim anlarda kendimi frenlemek istiyorum.
Varsa yapabileceğimiz elle tutulur bir aksiyon - oy vermek ve yürüyüşlerde bağırmanın da dışında- yapalım. 
Yoksa eğer, herkes kendini güçlü, akıllı, birikimli, bilgili ve aydınlık kılacak ne varsa onunla uğraşsın bir zahmet.

Çünkü gün gelecek, sadece ve sadece bu gücümüz ve aydınlığımızla çıkacağız bu pisliğin içinden. 
Başkalarının tek kalıptan çıkmış paylaşımlarını ve kelimelerini tekrar tekrar paylaşarak değil.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...