Sayfalar

29 Ekim 2013 Salı

29 Ekim'de Nasıl Hissetmeli?

Bugün senenin belki de en önemli günü.
Bugün bizim Cumhuriyet Bayramı'mız. 
Sevgili cumhuriyetimizin yıldönümü, coşkuyla kutlamamız gereken gün.

Ama ben neyi fark ettim biliyor musunuz?
Son yıllarda 29 Ekim'lerde, hiç de bugüne yakışacak hisler içinde olmamışım.
Olamamışım. 
Ve eminim bu hissi benimle paylaşan milyonlar var. 
Çünkü son yıllarda cumhuriyetimizi sevinç içinde kutlamak yerine, onu kutlama hakkımızı kullanabilmek için savaştık hep. 
Bu sene neyi yasaklayacaklar acaba korkusu ve ne hakla bunu elimizden alırlar isyanı birbirine karışıp durdu hep.
Keyifle geçirmemiz gereken bu özel günümüzün içine öfke, isyan, nefret tohumları ektiler...
Bizi bu güzel günü hakkıyla, içimizden geldiği gibi tatlı tatlı kutlayamaz hale getirdiler!

Hiçbir yasak, kısıtlama olmasa dahi, sadece varlıkları yetti, geriye kalan 364 gün içinde yaptıkları yetti bugünü yaşarken mahsun ve üzgün olmamıza.

Belki de ben bardağın boş tarafından baktım hep, bilemiyorum.
Cumhuriyet denince aklıma hep ona yapılan saldırılar, hainlikler, iki yüzlülükler, çirkinlikler gelir oldu...
Halbuki ne kadar yazık... İnadına mutlu olmak, inadına coşmak, hoplamak zıplamak varken, böyle boyun bükmek ne kadar acı!

Onlardan nefret ediyorum, evet.
Ama bu güzel güne bu nefretin gölgesini düşürmeyeceğim artık.
İsyan bulutlarının tepemde gezmesine izin vermeyeceğin.
Sayıp sövmeyeceğim, ne hakla? diye bağırmayacağım, kötü şeyler düşünmeyeceğim bugün.

Ben onları mutlu etmeyeceğim bugün!...

Bugün artık güzel şeyler düşünmek istiyorum... Ata'mın maviş gözlerini, cesur yüreğini, onunla birlikte cumhuriyetimizi kuran temiz kalpleri düşünmek istiyorum...
O temiz kalpli, cesur yürekli insanlardan aslında hala ne kadar çok olduğunu, şunun şurasında üç beş ay önce o kalplerin nasıl da çılgıncasına ve korkusuzca birleştiğini - birleşebildiğimizi! - hatırlamak istiyorum.

Ve artık korkması gerekenin biz olmadığımızı...

Şimdi bu korkuyla, bir hışım yangından mal kaçıranların, can havliyle attıkları bu adımların altında ezilmelerinin çok yakın olduğuna inanıyorum.

İçim ferahlıyor. Ve bayramıma yakışacak hislere bürünmeye başlıyorum yeniden.
Nihayet...

Ve tüm kalbimle diyorum ki:
Her sene olduğu gibi, bu sene de ve sonsuza dek;
CUMHURİYET BAYRAMI'MIZ KUTLU OLSUNNNN!








25 Ekim 2013 Cuma

Savulun Yollar, Ben Geliyorum!


Yaşım 34.
Sürücü kursuna gidiyorum ve araba kullanmaya yeni başlayacağım!
Buna daha önce Kartaloş Sürücü Adayı Geliyor! isimli yazımda değinmiştim.
Peki acaba ben bu süreçte neler yaşıyorum?

.. Pek Bir Rahatladım .. 

Şimdi ben bu "kartaloş aday" modunu iyice benimsemişim ya, kursumun başlaması yaklaştıkça kafamda şu düşünce dönmeye başladı:
- Şimdi sınıf el kadar bebelerle doludur, sen ayrık otu gibi kalacaksın aralarında!.. Teyze diyecekler sana!.. Tahtadaki yazıları okuyabilesin diye en öne oturtacaklar seni... Kih kih kih gülecekler arkandan, peh!

Ben kendimi böyle doldurup durayım, nihayet  büyük gün geldi, ilk dersim için sınıfa girdim.
Aha o da ne?
Gördüğüm manzara karşısında aklımdan hızla geçen ilk düşünce şu oldu:
- Ee bunların hepsi kartaloşmuş ayol!

Evet!
Büyük bir rahatlama ile gördüm ki, sınıftaki öğrencilerin çoğu benim yaşlarımda!.. Hatta çok daha büyük olanlar da var ve el kadar bebe olanlar gayet azınlıkta. Zaten çok genç olanların da büyük çoğunluğu erkek, malum onlar pek bir sabırsız oluyorlar ehliyet konusunda!

Yani özetle, kimse bana kart gözüyle bakmayacak, arkamdan kih kih gülmeyecek, hatta ayakta kalırsam gel abla sen otur şöyle demeyecek, ohh ne güzel!

.. Yaşasın Öğrenci Oldum! ..

Benim şimdiye kadar etrafımdan gördüğüm şuydu: 
Ehliyet kurslarına sadece yazılınır. Ama devam edilmez!.. 
Durur beklersin haftalarca, sonra son birkaç günde gidip ortalığı bir kolaçan edersin, elinde kitap üç beş okursun şöyle, sonra da sınava girer ve büyük ihtimalle geçersin! 

Hiç öyle haldır haldır, koştur koştur kursa giden tanıdığım olmadı. Test sorularının çoğu çok kolay olduğu için de, haklılarmış diye düşündüm.
Düşündüm ama ben ne yaptım?
İlk haftanın tümünü, Bodrum'da olduğum için kırdım, sonraki iki hafta ise full devam ettim derslere. Yetmedi evde de çalıştım, testler çözdüm!
Kocam, salon masasına yayılmış defterin kitabın üstüne gömüldüğümü görünce bana, sen bu işi baya ciddiye aldın ha! diye takıldı.
Ben de, yok ama aşkım, ben bir hafta kaçırdım ya, onların üstünden geçiyorum... Şimdi onlar yüzünden kalırım falan, yazık olur...O yüzden çalışıyorum... dedim.
Bu da doğru evet ama aslında gerçek şu;  yeniden öğrenci olmak, ders dinlemek, not almak ve hatta evde ders çalışmak çok hoşuma gitti!
Test çözmek, ultra kolay bazı sorularla dalga geçmek, motordan tam çekmişim diye böbürlenmek ama bu arada ilkyardımdan nasıl bu kadar çok yanlış yaptım acaba diye kara kara düşünmek açıkçası pek bir zevkliydi!

.. Savulun Yollar, Ben Geliyorum! ..

Eh tabii bu işin eğitimi sadece soruyla, testle değil. Önce simülatör ile sürüş dersi aldık.
Bir de bunların akşam derste sohbeti var, sen ne yaptın, ben şöyle yaptım diye.
İlk simülasyon dersimin akşamı, kadınlardan biri sordu bana; 
- Nasıl geçti? Stop ettirdin mi?
- Birkaç kez. Ama daha fenası, katil oldum!...
- ?!?
- Yaya atladı önüme, çarptım valla...
Başkası soruyor;
- Ne olmuş?
- Yayaya çarpmış!
- Hadi ya!
- Hart diye çıkıverdi önüme salak!
- Hay allah....
- Neyse, nasılsa simülatör, hihihi....

Yaa evet, nasılsa simülatör! Sanki gerçek trafiğe çıkmayacaksın!
İşte o gerçek trafikte var ya, ilk gün yanından geçen en masum, minik araba bile nasıl canavar gibi geliyor insanın gözüne!..
O yayalar var ya o yayalar, sanki hepsi sıraya girmiş de önüne atlayacakmış gibi hissediyorsun. Halbuki duruyor işte adam orada. Zaten enayi mi kendini sürücü adayının önüne atsın! Genelde kıyın kıyın kaçıyorlar.
Ama hayatında sadece birkaç kez - o da yıllar önce -  arsada dönerek araba çalışmış bir insansın ve sadece iki simülasyondan sonra (ki onda da bir leşin var) akan trafiğe çıkmışsın!
Ve üstüne üstlük son derece panik bir insansın!
Ha söylemeyi unuttum, bir de sağını solunu karıştırma huyun var! Yeme de yanında yat.
Hal böyle olunca insan bir tırsıyor tabii.. 
Şöyle diyaloglar geçebiliyor:

Hoca: Yukarı devam et şimdi...
Ben: ?!
H: Yukarı git yukarı...
B: (İçimden şöyle diyorum: Yukarı nere yahu, yokuş aşağı burası? Sağ tarafı diyor herhalde, oraya döneyim ben.)
Dönüyorum.
Hoca anında direksiyona yapışıp yönümü değiştiriyor ve ekliyor: Yukarı dedim, nereye gidiyorsun?
B: İyi de hocam önce aşağı iniyor, sonra yukarı çıkıyor orası, ben be bileyim... Kafam karıştı!
H: ....!?
B: Siz "düz" deyin bana hocam, yukarı falan demeyin, olmuyor...
H: Direksiyonu da amma kuvvetli tutmuşsun öyle, alamadım elinden!
B: Ehi.

Sonra başka bir yerde:
H: Karşıya devam et... "karşı" desem olur di mi, başka taraflara sapmazsın inşallah! 
Ve sonrasında her "karşı" komutu verdiğinde, hadi bismillah, dur bakalım şimdi nereye sapacak? türünden bana takılıyor.
Ama bakın hakkımı da yemeyeyim, yine de iyi sürdüm bu ikinci derste. Hatta dönüş yolunda kursa kadar ben getirdim arabayı, (kendimce) gayet kalabalık ve karambol yerlerden geçerek! Kendimi alnımdan öpüyorum.

.. Kamyon Şoföründen Halliceyim ..

Yalnız daha ilk derste trafikte nasıl hıyarların gezdiğini de bizzat tecrübe ettim!
Son 15 dakikamda falan, birkaç öğrenciyi daha aldık arabaya, onlar arkaya geçtiler... İlk gün ya, ben iyice tıngır mıngır gidiyorum...
Derken çok sakin bir dönemece geldik, sola döneceğim... Ne olduysa, stop ettirdim arabayı. Nasıl kaldıracağım falan derken, aman o da ne?
Arkadan daat daaat bir korna sesi!
Sabırsızın teki - ki yanda boş şerit olmasına rağmen - durmuş arkamda beni taciz ediyor!
Allahın öküzü yanımdan geçip gitsene!! 
Ya da allahın ineği diyeyim çünkü kadınmış bir de!
Ama yok, inatla korna çalıyor oradan. Nasıl sinir oldum! Elim ayağıma dolandı, bildiklerimi de unuttum. 
Daat daat daat saydırıyor!
Ben de içimden saydırıyorum ama:
Arabanın tepesinde koskocaman şapka var, üstüne Sürücü Adayı yazıyor be gafil, onu da mı görmezsin de insafsızca korna çalarsın arkamdan?! 
Sen ananın karnından elinde direksiyonla mı çıktın be sabırsız?
Şu yanımdaki hatunlar olmasa ben inmez miydim şimdi şu arabadan aah ah!
Dur sen... Ben seni yazıyorum bir kenaraa! Bekle sen... Ben bir yolların kraliçesi olayım, arayıp bulacağım seni...!! "Hani arkasından dattırı dattırı korna öttürüp bunalttığın bir zavallı acemi sürücü adayı vardı ya dönemeçte, işte o benim! Kabusun olacağımm, aklın varsa hiç çıkma otoparkından nihohhaha" diye ümüğüne bineceğim seninnn! Sen bekle bi, sen beklee!

Tabii duygularımı dışımdan dillendiremedim, araba kalabalık olduğundan... Sadece şunu diyebildim:
- Ah hocam, sizler olmasaydınız ben camdan bir el hareketi yapardım ya şuna, neyse!

Ve içimden ekledim: 
- Yok yok, ben trafiğe çıkarsam... iner döverim yahu bunun gibisini...! Evet evet, döverim. Neyse... Levye şart.

Kısacası, şu iki günlük direksiyon dersi boyunca kendimde, kartaloş sürücü adayından, kabadayı kamyon şoförüne kayacakmışım gibi birtakım haller sezinledim...
Tırstım inceden.
Bu yüzden beni okuyan yakınlarımdan rica ediyorum; olur da sürücülüğümün ilk zamanlarında arabama binmek gibi bir enayilik yapacağınız tutarsa, lütfen beni hizaya sokun, kamyon şoförü olmama mani olun!
Bunu sizden gerçekten rica ediyorum.
Lütfen!

.. Serde İtlik Var! ..

Zaten bende bir tuhaflık olduğu ilk dersin ilk dakikalarından belli oldu ama fazla çaktırmadım. Şöyle ki:
İlk ders için diğer hocamla buluştum. Attı beni arabaya, sınav olacağımız bölgede çalışmak üzere yola koyulduk. Bilirsiniz ki kursların arabaları bu eğitimler için ayarlanmıştır, yani yolcu koltuğunun orada da hocanın müdahale edebilmesi için fren ve debriyaj pedalı var... O esnada da orada ben oturduğum için hemen gözüm pedallara takıldı.
Ve dakika bir, gol bir, anında yumurtladım:

- Hocam! Siz arabayı kullanırken yanınızdakinin buradan frene bastığı oluyor mu ehihi?
Kadıncağız şaşkın:
- Aa! Hiç olur mu öyle şey! Neden öyle bir şey yapsınlar ki?
- Ee şey hani muzurluk olsun diye falan...
- Olur mu hiç! O zaman onlar direksiyona geçince biz de biliriz muzurluk yapmayı!
- Hani insanın aklına geliyor işte böyle şeyler... 
- !?..
- Olacağından değil tabii de... Yapılacak şey değil tabi... Olmaz, evet.. Neyse..

Derken konu kapandı.
Ama nasıl aklım kaldı o frende! 
Mesela kocam laptop'unu trackpad ile kullanırken ben mouse'u oynatıp - tabiri caizse - onun okunu elinden kaçırmaya, işini bozmaya, böyle muzurluklar yapmaya bayılırım!

Biliyorum, mouse'u oynatmakla, o frene basmak aynı şey değil ama serde itlik var ne yapayım!
İnsanın kanı kaynayıveriyor!
Azıcık ucundan basaydım iyiydi ya, neyse artık...

Sonuç olarak...
Benden nasıl sürücü olacak göreceğiz. 
Hoş benden iyi sürücü olur da, trafikte damarıma basanların halleri nice olur...
İşte orasını bilemem!

Başka başka anılarla görüşmek üzere.
Siz bunları okuyun şimdi.
Ben levye edinmeye gidiyorum!

22 Ekim 2013 Salı

Kartaloş Sürücü Adayı Geliyor!


.. Kim Bu Kartaloş Sürücü Adayı? ..
E aşkolsun, kim olacak, tabii ki ben!

Oradan seslerinizi duyar gibi oluyorum:

- Kaç yaşında ki bu, kendine kartaloş diyor?
- 34 yaşında galiba, ben öyle biliyorum...
- Çok da kartaloş sayılmazmış yahu... 
- Ehliyet almak için biraz karta kaçmış ama sanki...
- Ehliyeti vardır bence ama  araba kullanmaya daha başlamamıştır...
- Yok bence ehliyeti de yok bunun...
- Yok artık canım, bu yaşta?!.. El kadar bebelerin bile var!
- Ehliyeti var ya da yok... Bu yaşa gelmiş, İstanbullu kadın, araba kullanmıyor mu, eh pes!
- Bence de pes! Hiç kıro bir tipi de yok ama... Şaşırdım valla..
- Ben de... Çok ayıp, çok... Bir de modernim ayaklarında geziyo...
- Vallahi olacak iş değil!.. Rezil!
- Hem de ne rezil! Rüsva!.. Tüüüü!
- Yuuuh kalıbına!

Eeeh! Susun bakayım! 
Abarttınız ama ha!
Kartaloş sürücü adayı dediysek, bu kadar da madara edin demedik. 
Aşkolsun.

Ama evet, doğrudur!
 34 yaşındayım. Henüz ehliyet almadım, kıronun dibiyim! 
Valla, ciddi söylüyorum bakın... 34 yaşında, çağdaş bir kadının araba kullanmaması, hele hele de daha ehliyet bile almamış bence tam anlamıyla hırtlık.
Niye bunca zamandır hırt yaşadın? derseniz...
Bu süreçte araba kullanmam ciddi şekilde gerekmedi, aşırı bir hevesim olmadı. Üniversiteye ve sonrasında işe giderken hep toplu taşıma kullandım. Evde çalışmaya başlayınca da Gökhan'ın kullanıyor olması bize hep yetti, ben de ehliyet işini hep erteleyip, salladım. Nedeni tam anlamıyla budur.

.. Teyzeler Ne Dedi? ..

Ama tabii bu süreçte kafama irili ufaklı taşlar da yemedim değil!

Şimdi adını hatırlayamadığım bir teyze, bir sergi açılışımızda ayak üstü konuşurken, konu nereden açıldıysa artık; Aa kızım, senin ehliyetin yok mu? Hiç yakışıyor mu sana? Bu kadar çağdaş, modern bir kızsın sen! diye çıkışmıştı bana.

Ve bu yaklaşık 8-10 yıl önceydi!

Sonra bir gece annemlerle, bir aile dostumuzun evinde yemekteydik.. Rakılar, şaraplar içiliyor... Ev sahibimiz babama, biraz daha iç, biraz daha koyayım diye ısrar ediyor. 
Babam da, yok çevirme olur, içmeyeyim diyor. Ben o gece içmediğim için de - çok doğal olarak - kadıncağız;
 - E o zaman Eylül kullanır arabayı! diyor.
Benden cevap; 
- Ben kullanamam... Araba kullanmıyorum yani ben... 
Kadıncağızın yüzünden şööyle bir gölge geçti. Beni çok sever, gözünde özel bir yerim vardır. Bunu duyunca, içinden kim bilir ne düşünmüştür! Kibar kadın, bir şey de diyemedi. Ama benden de şööyle bir serinlik geçti yani!
Bu da, yaklaşık bir yıl önceydi.

Sonra aylar evvel bir gün, eve temizliğe gelen ablayla öğlen yemeği yiyerek laflarken ve ben eşimin her gün  taa Levent'e arabayla gidip gelmesinin zorluğundan yakınırken;
- Metrobüsle gitse ne iyi olur, dedim.
Kadın da son derece rahat bir şekilde şöyle dedi bana;
- Sabahları da metrobüse sen bırakırsın onu, akşam da alırsın...
Benim cevap belli:
- Ama benim ehliyetim yok ki!
Şimdi bana kağıt kalem verin, o anda kadının yüzünde beliren hayret ifadesini size çizeyim! 
Sonrasında anneme telefonda yakındığımı hatırlıyorum:
- Anneee, Mine Abla bile hayret etti yahu, Mine Abla bilee!

Bu tarz komiklikleri çok yaşadım. Komiklik diyorum şimdi ama yaşarken çok da komik gelmiyordu tabii!
Her seferinde, hemen gidip kursa yazılayım dedim ama yine hep bir şeyler çıktı, ehliyet işi yalan olup, sarktı...
Ta ki bir ay öncesine kadar!

.. Bu Araba Senindir! ..

Ben bu işi sarkıtıp, erteleyip durayım... 
Babam bir süpriz yapıp annemin arabasını yeniledi, annem de buna şaşıradursun, bir de yeni bomba patlattı: 
- Eski araba da senindir Eylül!
Şaşaladım tabii:
- Ay yok istemem ben... Satın siz onu yahu, benim ehliyetim bile yok...
- Hayır, senin olacak. Alırsın hemen ehliyet.

Kadıncağızın arabasına konmaktan utanan ben, debelenip duruyorum:
- Yok yok istemiyorum... Valla bakın... Gerçekten istemiyorum...Seneye kendime alıcam ben zaten.. Şimdi erken... (Ne erkeni yahu, kendimi 15lik yavru sanıyorum herhalde hala!) 
- Kızım, biz kararımızı verdik...
- Yok yok olmaz... Hem ben otomatik vites istiyordum, düz viteste zorlanırım şimdi...
(Töbeler olsun, şimdi burada yazarsam ayıp olacak ama "k...çım! demek istiyorum kendime!!)

Senin olacak, olmayacak diye inatlaşıp duralım...
Verdiği karardan asla dönmeyen ve sözü kanun olan babam net olarak buyurdu:
- Araba senindir. Konu kapanmıştır!

Eh buyur, buradan yak.
El mecbur, koştur koştur, bulduğum ilk kurs dönemine yazıldım!
Demek bana böyle bir şey gerekiyormuş!

Şimdi artık elinde defteri kitabı olan bir kartaloş öğrenciyim!
Kurs anılarım bir sonraki yazıya. Hepsini bu yazıda yazıp harcar mıyım hiç?:)

Şimdi izninizle azıcık test çözeceğim. 
Sonra da hırtlığımdan ve kıroluğumdan kurtuluyor olmanın verdiği coşkuyla akşam dersime gideceğim.

Çok merak ediyorum, kocamın yanında otururken, etrafımdaki uçan kaçan arabaya ve yayaya laf atan, sinirlenen ben, acaba nasıl bir sürücü olacağım!?

Fotoğraf: buradan.

18 Ekim 2013 Cuma

Eyvah Yazıyı Unuttum - 2 -


Bugüne başlarken keyfim yerindeydi. Günümü güzelce planladım, köpeklerimi gezdirdim, kahvaltılıklarımızı tezgahın üzerine hazır ettim, yapacağım bütün işlere karar verdim. Ve bu işlerin "iş" olmalarına rağmen beni ne kadar mutlu ettiklerini düşünüp keyifle gerindim. Sonra kocamı uyandırıp, ben çıkmadan kahveyi yapmasını rica ederek, kahvaltı öncesi duşa girdim.
Ilık sular altında tatlı tatlı gülümseyerek yine gün içinde yapacaklarımı kafamdan geçiriyordum ki... 
İşte o anda... Tam o anda, sanırım o akan suların bir damlası kulağıma (ya da belki burnuma) kaçtı, sonra oradan hızlıca ilerleyip beynime sıçradı ve en sonunda yolunu bulup beynimin "bir şeyleri hatırlamaya yarayan" ve benim bünyede sıkça tatile çıkan o kıymetli köşesine ulaştı!

Ve bingo!
Aaa bugün ne gün ya?! Ayy cuma bugün cumaa! Eyvah yazıııım!

Ve bu sefer, Eyvah Yazıyı Unuttum adlı ilk yazımda yazdığım gibi, bir gece önceden de olmuyor dank edişim. Tam gününün içinde yani. Ve üstelik bugün için bir sürü yapacak işim varken.

Eyvahlar olsun, ne yapsam ki? dedim.
Hemen, önceden yazmayı planladığım konuları geçirdim gözümün önünden. 

Kendime sordum: Şu konuyu mu yazsam?
Kendim cevapladım: Yok o olmaz, uzun sürer yazması.
KS: Peki şu konu olsa?
KC: Yok yok o da olmaz, toparlayamam onu şimdi hemen..
KS: Video yayınlasam?!
KC: Oooh canım benim, yazı yazamadı hemen video koymuş desinler sonra!
KS: Derlerse desinler, hiç mi koymuyorum!
KC: Olmaz video. Gerektiğinde koyarım onu.
KS: Photoshop'ta şööyle levha gibi bir şey yapayım, üzerine de "Bugün yoğunum, yazamıyorum, kusura bakmayın." yazayım.. Olmaz mı ki?
KC: La yürü git, o ne biçim şey öyle!..Tööbe töbe! ( İçimin iç sesi: İyi fikirmiş aslında, çok çok sıkışırsam başka zaman yaparım...)
KS: E ne yapacağım ben o zaman?
KC: Valla önceden düşünecektin, bundan sonra alarm kur yazı günlerinden önce...
KS: "Yazıyı Unuttum" diye yazı yazsam?
KC: Onu önceden yapmıştın zaten şaşkın!
KS: Tamam, olsun, bu da onun devam yazısı olur!
KC: Yürü git hasta etme adamı, dalga mı geçiyorsun okuyucularınla?
KS: Yahu ne dalgası, sevimli olur hem, gülerler...
KC: Asrın çakalısın yeminle. Sonra ne yapacaksın, Yazıyı Unuttum 3, 4, 5, 6 diye gidecek mi her defasında?!
KS: Yok valla bu son. Bir daha yapmayacağım!
KC: Ne malum?.. Sen yine bulursun bir yolunu, devam filmini çekersin yine!
KS: Yok valla be hacı... Ben bunu yazayım hadi... 
KC: Zaten çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüde.......
KS: Tamam o zaman Eyvah Yazıyı Unuttum 2'yi yazıyorum??
KC: Yaz be tamam, donduk zaten burada suyun altında.
KS: Buradaki konuşmalarımızı yazacağım zaten yazı olarak!
KC: Yuh! Şizofren derler, daha neler?
KS: Ammaaan derlerse desinler!.. Hadi çık, üşüdüm..
KC: İyi tamam... Havluyu çok ıslatma.. 
KS: İyi aman!
KC: Sabuna da basma...
KS: İyi iyi.. Hadi...

- PS: Yok valla deli değilim okuyucular. Bütün bu yukarıda okuduklarınız... hmm... sanırsam o beynime kaçan su damlasından! :)


Fotoğraf, buradan.


15 Ekim 2013 Salı

Bayram Derken?


Ben her kelimenin bir görüntüsü olduğuna inanırım.

Yani o kelimeyi duyduğunuz anda gözünüzün önünde canlanıveren kareler.
İlk anda çağrıştırdığı görseller ve hatta yüreğinizde o anda hissettiğiniz duygular.

Mesela kış desem size, bir kısmınızın yüzü buruşacak, içi soğuyacak ve sevimsiz, iç kapatıcı görüntüler canlanacak gözünüzün önünde. Ama bir kısmınızın ise yüzüne kocaman bir gülümseme yayılacak, değil soğuk hissetmek, sıcacık battaniyelerinizin altında, şömine ateşi karşısında   hayal edip kendinizi, içiniz ısınıverecek hemen.


Zevklerimize, hayata bakışımıza, kişiliğimize göre farklılık gösterir, kelimeleri duyduğumuzda zihnimizde canlanacak görüntüler.


Ama bazı kelimeler de vardır ki, detayları kişiden kişiye değişse de, genel planda kafamızda canlanan görüntüler ortaktır, benzerdir birbirine.


Mutluluk deyince, barış deyince, sevgi deyince tabii ki herkesin görüntüleri çok çok farklı olacaktır ama eminim ki hepsi ortak bir "olumlu" paydada birleşecektir.


Peki bayram deyince gözünüzde ne canlanıyor? 


Dini ya da milli diye ayırmadan soruyorum. Hatta  ırk, toplum gözetmeden. 

Hangi ülkeye ait olduğu önemli değil. 
Ne bayramı olduğu önemli değil.
Sadece bayram.
Ne çağrıştırıyor size?

Bana neşe çağrıştırıyor.


Keyif, eğlence, coşku çağrıştırıyor.

Bayram denince gözümün önünde balonlar, yemyeşil çimenler, koşuşturan çocuklar, şekerler, pastalar canlanıyor.
Renkli hediye paketleri, keyifli müzikler, dans eden, kocaman ve içten kahkahalar atan mutlu insanlar.
Güzel kokan kurabiyeler, süsler, oyunlar, sevimli etkinlikler canlanıyor.

Topluma göre değişen şeyler ise aktivitelerdir, eğlence anlayışıdır belki. 

Belki renkler, sesler, kokular değişir. Neyin bayramı ise ve o ülkenin gelenekleri nasılsa ona göre şekillenir o renkler ve dokular elbette. 
Ama ortak paydadaki en önemli şey, o insanların bir şeyi KUTLUYOR olduğudur. 
Ve kutlama hangi dilde, dinde, ırkta olursa olsun içinde sevinç ve mutluluk barındırır.
Ya da barındırmalıdır diyeyim.
Normali, sağlıklısı budur çünkü.

İşte bu nedenle kendimi tanıdığım ve bildiğim günden beri, bugün bayram adı altında KUTLANAN şeye asla bayram diyemiyorum.

Nasıl diyebilirim ki?
Çünkü bayram denince gözümün önünde canlanan görüntülerden bir tanesini bile göremiyorum.
Nerede renkler, nerede neşe içinde koşan çocuklar, nerede müzik, nerede kahkahalar?

Bugün renk; kırmızı. Şarıl şarıl akan kanların kırmızısı. Kan! Kesilen bedenlerden akan kan! 

Buna kutlama demek, diyebilmek bile yeterince korkunç değil mi?

Bugün müzik; toplu halde katledilen canlıların feryatları. Çığlık çığlık.

Ve bugün hava yine çelişki kokuyor.


365 gün boyunca kendinden başka kimseye yardım etmeyen ve sözde yardımseverliğini ve hesapta "iyiliğini" tek bir güne sığdırıp gönlünü rahatlatmaya çalışan birtakım insan evladının çelişkisi. Onlar kendilerini bilir.


Televizyonlara bilmem kaç yaşın altındakiler izlemesin diye etiketler koyanların, öpüşme sahnelerinde kızlarını ekran başından kaçıranların, el ele tutuşmayı günah sayan, aşka, sevgiye yasak koyan, töre diye, namus diye bık bık bık gezenlerin yaman çelişkisi! Onlar da kendilerini bilir.


Sen çocuğunu öpüşme sahnesinde ekrandan kaçır, kaçır ki ilerde orospu olmasın.


Ama sen çocuğun  başını okşadığı, elleriyle beslediği ve o masum çocuk dünyasında kendince belki arkadaşlık bile kurduğu kuzuyu "vakti gelince" katlet.

Çocuk "arkadaşının" dört ayağıyla evden çıktığını görsün, sonra da torbalar ve kovalar içinde yere kanları damlaya damlaya eve geri döndüğünü.
Ve akşam da kavurup tabağına yemek diye koy.
Sonra da buna bayram de.
Ne bayram ama!

Ve sonra da o çocuktan sağlıklı bir zihin yapısı bekle.

Çocuk ileride psikopat olduğunda, katil ya da manyak olduğunda, hadi en iyi ihtimalle ciddi sorunlu olduğunda da derdine yan.
Ama dur.. Bunlarda bir problem yok değil mi?
Aman orospu olmasın da!!

..................................................................................................................................................................

Son söz olarak: Her şeyi, çelişkileri, travmaları, yapılan şeyin insanlarca öne sürülen nedenlerini, şunu, bunu bir kenara bırakıp da soruyorum.

ÇOK GENİŞ ÇAPTA  ÖLDÜRME EYLEMİNİN YAPILDIĞI BİR GÜNE BAYRAM DEMEK SİZCE NE KADAR SAĞLIKLI?



Fotoğraf; buradan.

11 Ekim 2013 Cuma

Video | Day and Night

Haftanın en keyifli iş gününden merhaba. Sizi bilmem ama ben ofiste çalışırken cumalara bayılırdım.
Bugün yazı yok, yine bir video paylaşacağım sizinle. Ve yine Pixar'dan.
Sen neden hep Pixar videosu paylaşıyorsun diye soracak olanlara cevap: 
1- Pixar aşığıyım.
2- Öyle denk geliyor!
Zaten blogda çok seyrek video paylaştığım için öncelik Pixar'lara gidiyor yani anlayacağınız.
Bugünkü videomuz 2010 yapmı Day and Night. 6 dakikalık. Oscar'a aday olmuş, Ves ve Annie'de ise ödülleri götürmüş. 
Aslında alıştığımız Pixar tarzından çok farklı, teknik olarak. Ama her Pixar (kısa ya da uzun) filmi gibi bolca anlam yüklü. 
En son yazımda yazdıklarıma da uyuyor aslında bu video. Her anın ayrı bir güzelliği var. Her insanın, her olayın, her yaşanmışlığın, her koşulun kendine özgü tatları, anlamları var. 
Day and Night da buna çok güzel değinmiş.
Filmin künyesine ve detaylı bilgisine buradan ulaşabilirsiniz.

Mesailerin bitmesine çok az kalan şu saatlerde, altı dakikanızı ayırıp bu anlamlı filmi izlemenizi öneririm. 
Hepinize - her saniyenizin anlamlı geçtiği - çok mutlu ve keyifli haftasonları dilerim!
İyi seyirler. 

(Not: Buraya gömdüğüm videolar belki akıllı telefonlardan ya da tabletlerden görüntülenemiyor olabilir, o nedenle linki de ayrıca aşağıya yapıştırıyorum.)
http://www.youtube.com/watch?v=bi7ybKxymao



8 Ekim 2013 Salı

Değişken Modlar


"İşte geldim buradayım! Ben her moda girmekte ustayım!" diyerek başlayayım yazıma...

Artık İstanbul'dayız.

Eylül aynın son haftasında, son derece gecikmiş olarak Bodrum'a gittik. Ohh dünya varmış diyerek iki hafta boyunca hasret giderdik.
Denizle, kumla, balıkla, rakıyla, domatesle, uykuyla, temiz havayla, filmle, müzikle...

Hava sıcak oldu; ne güzel yaz tatili yapıyoruz, denize girip güneşleniyoruz dedim.
Hava bozuldu, kapandı; bu da güzel, bulutları seyrederiz, kocaman dalgaları izlemenin tadını çıkarırız dedim.
Hava işi iyice azıttı, tam balkonda kitap keyfi yapıyorum derken, tepemden aşağı sağnak yağmur boşalttı; neyse, çamaşırları zamanında kurtardık bari, hem yağmur seyretmek gibisi var mı dedim.
Sonra hava buz kesti. Tek kelimeyle iliklerimize işleyen bir fırtına ile cebelleştik günlerce. Kasım ayında burada olamayacağım diye üzülüyordun, al sana ekim ayında kasım havası! Hem nasılsa en soğuk havada içimi ısıtacak canım kocam, iki tüylü yaratığım ve battaniyelerim var. dedim.

Sonra günler bitti. Her güzel süreç gibi, mutlulukla ama çarçabuk, hızla uçtu gitti. 
Neyse, hava da çok soğumuştu, daha kalsaydık hasta olurduk dedim.
Hava açacak, hem de siz döndükten hemen sonra! dediler... İçim inceden sızladı biraz ama kafamı dik tuttum, yüzümde kocaman bir gülümseme; olsun ben evimi özledim! dedim.

Şimdi evimdeyim. 
Hala ara ara kulağıma dalga sesleri geliyor. Burnuma da denizin kokusu. 
Bu sabah, kahvaltıda zeytinimize ve domatesimize Gümüşlük yolundan aldığımız köy zeytinyağından döktüm...  Ekmeği o zeytinyağına bandırıp ağzıma attım, gözlerimi kapattım ve  anında yazlıktaki balkonda buldum kendimi.
Bak, dedim, Bodrum'u ayağına getiriverdin işte.

Pollyanna mısın? derseniz...
Aslında hiç değildim bir süre öncesine kadar. Deşelerdim her şeyi, boş tarafına bakardım bardağın. Çabuk üzülür, kolay gerilirdim.
Ama ne fayda?.. Kendini hırpalamaktan başka hiç bir şeye yaramıyormuş.
Halbuki, her şeyin bir güzel tarafı var şu hayatta. 
Hava kapadıysa, planlar terse döndüyse, tatil bittiyse ne olmuş?
Sağlığım yerinde mi, sevdiklerim yanımda mı? 
Yüreğimde umut ve heyecan hissediyor muyum her gelen güne dair? 
Hayallerim, projelerim, planlarım var mı?
E o halde, her gün, her koşul güzeldir.
Hem de çok güzel!

Bodrum'dan ayrıldık,  yuvamıza kavuştuk. 
Hepsinin tadı başka.
Ben tam bir mod insanıyım sanırım ve o yüzden de böyle mod bukalemunuyum işte.
Buna dair de yazarım sonra.

Şimdi kaçıyorum.
Bodrum fincanlarımla İstanbul kahvesi içeyim biraz...

4 Ekim 2013 Cuma

Seni Seviyorum


Seni seviyorum. 
Çünkü sen bu dünyada sevilmeyi en çok hak edensin.
Seni seviyorum...
Çünkü sen aynı zamanda bu dünyada sevmeyi en iyi bilen, hiçbir çıkarın olmadan, karşılık beklemeden ve gerçekten yürekten sevensin.

Seni seviyorum.
Çünkü sen masumsun ve tamamen günahsızsın.
Seni seviyorum çünkü sen içinde zerre kötülük ve fesat barındırmayan ve "iyi" sıfatını en çok hak edensin. 

Seni seviyorum.
Çünkü sen doğalsın. Yapmacıktan, iki yüzlülükten tamamen uzaksın.
Seni seviyorum çünkü sen kurnazlıktan, ahlaksızlıktan, riyadan bihabersin.
Seni seviyorum çünkü sen her koşulda, sevilsen de, sevilmesen de kendinsin.

Seni seviyorum çünkü beni sevmek için hiçbir sebep aramıyorsun. 
Seni seviyorum çünkü beni kim olduğuma, cebimde kaç para olduğuna bakmadan, güzel miyim, çirkin miyim, hatta seni sever miyim diye düşünmeden seviyorsun.

Seni seviyorum, çünkü sen gerçekten çok özelsin. Çünkü sen Tanrı'nın yarattığı en güzel, en saf, en temiz mucizesin.

Seni seviyorum çünkü sen bu hayatta var olan en saf şeysin.

Sen belki bir tırtıl, belki bir at, belki bir kelebek ya da böcek, belki bir kaplan ya da kuş ya da belki bir kedi, bir köpeksin.

Sen bir hayvansın. 
İnsan denen hayvanın "hakaret" kelimesi olarak kullanmasını boş ver, hiç alınma. 
Çünkü sen gerçek bir iltifatsın.

Ben seni bütün kalbimle, ruhumla seviyorum.
Bana "hayvan sever" diyorlar. Beni böyle etiketliyorlar. 
Seni sevmek sanki sonradan edinilmiş bir huymuş gibi.
Gülüyorum.
Onlar bilmiyorlar ki her insan evladı zaten hayvan sever olarak doğar. 
Onlar bilmiyor sonradan hayvan sever olunmadığını ama sonradan hayvan sevmez olunduğunu.
Ben aslında seni sevmekle sonradan bir özellik kazanmadım.
Seni sevmeyenler, doğalarından gelen en özel ve insani özelliklerini kaybetmişler aslında... Bırakıp gitmişler bir yerlerde, haberleri yok...
Yazık onlara.

Ben seni seviyorum çünkü böyle yaratıldım, bu duygu ile doğdum.
Doğama karşı gelmeye de niyetim yok.

Çünkü ben seni sevdiğim, seni koruyabildiğim sürece "iyiyim".
Ben sana karşı merhametli olduğum sürece gerçekten "insanım" diyebilirim.
Ben senin varlığına saygı gösterdiğim ölçüde sayılmayı hak ediyorum.
Ve senin yaşam hakkını kendiminikiyle eşit gördüğüm sürece benim yaşama hakkım değer kazanıyor.
Aksi taktirde her şey boş.
Seni seviyorum çünkü sensiz bu dünya çok boş.
Sen iyi ki varsın.
Şu dünyadaki tüm kötülüklere, tüm karanlıklara karşı; sen en temiz varlıksın.

Bugün senin günün canım. 
Benim tatlı kurbağam, tırtılım, kedim, baykuşum, yılanım, eşeğim, köpeğim, ceylanım...

Bugün 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma günü.
Ama sadece bugün değil, her gün senin günün olsun.
Her gün sevil, mutlu ol.

Ve bütün kalbimle diliyorum ki, her gün, hak ettiğin gibi güzel yaşa.

1 Ekim 2013 Salı

Günaydın Sonbahar!

Dün Bodrum'da hava harikaydı.
Burunda olduğu için bolca rüzgar alan ve sahili genelde dalgalı olan sitemizde bile.
Hele bu yaz, komşuların dediğine göre denizimizden dalga eksik olmamış, insanlar başka yerlere kaçışmışlar hep.
Ama dün tek kelimeyle nefisti! Berrak, cam gibi, durgun bir deniz, cozurdatmadan yakan tatlı bir güneş... Yumuşacık kumlar, tatlı bir esinti... Dalgaların minik minik ve fışır fışır kuma vuruşları öyle güzeldi ki onları izlemekten kitap bile okuyamadım.
Evet, dün durum buydu. 
Evdeki işleriyle uğraştığı için kumsala inemeyen kocamla bugünkü planımız da, dünkü güzelliğin aynısını bugün beraber yaşamaktı. Bu niyetle yattık.

Sabah yatakta gözlerimi açtım, dalga seslerini dinledim.. Sonra alarmım çaldı ve Mısır'ım ve kocam paşalar gibi uyuyasursunlar, saatin sesini duyan yanaşma Faik her sabah olduğu gibi anında koşturup geldi ve ellerimi yalamaya başladı şapur şupur. Ben de huzurlu, mutlu onun başını okşuyorum...
Ve tabii o anda, yataktan kalkacağım, güzel bir kahvaltı edip kocamla birlikte aşağı ineceğim ve güneşin altında muhteşem saatler geçireceğim sanıyorum!
İşte ben tam bu sanmalar içindeyken dışarıdan çatır çutur, katır kutur bir ses geldi!
Aman o da ne diyerek yatakta doğruldum ve perdeyi açtım.
Ağzımdan çıkan şey şu oldu:
Ooyyyyy.

Dışarıya bildiğin sonbahar gelmiş! Ama sarı yaz falan değil, bildiğin kapalı, bulutlu, rüzgarlı, gri bir sonbahar! 
Duyduğum ses de gök gürültüsüymüş.
Buyur buradan yak.
Deniz planı suya düştü. Hava soğuk bir de, yani öyle yağmurda denize girme fantazisi de yapamazsın, hasta olursun.





























Kocam için üzüldüm tabii.
Ben mi?
Ben de nasıl bir mod bukalemunu olduğumu fark ettim! 
Mevsimine, iklimine göre anında mod değiştiriveren bir keyif insanı.
Meğer tatil gerçekten kafamdaymış benim. Zihnim ve ruhum tatil moduna ayarlı olduktan sonra, her koşul, her mekan bana cennetmiş, onu gördüm iyice.

Eskiden böyle değildim. Planladığım, kafamı şartladığım bir şey gerçekleşmeyince, son anda değişince çok gerilirdim, sinir olurdum.
Şu anki durumda düşündüklerim ise şunlar olurdu: Off yaa zaten kaç gün talilimiz kaldı, bu ne hava şimdi?! Bir deniz gününü kaybettik tüh! Öğlene açar mı acaba? Ne güzel güneşlenecektim kahretsin!

Şimdi mi?

Aynen şöyle:
Bugün de denize girmeyiveririm! Bulutlar da müthiş. Evimin tadını çıkarırım ne güzel.
Ayaklarıma çoraplarımı çekip, sırtıma da yumuşacık hırkamı giyerim, balkonda denize karşı ayaklarımı uzatırım. 
Sıcacık bir kahve yaparım, yanında çikolatalı kek. Şezlonguma yayılıp uzuuun uzun kitap okurum, okurken azıcık da kestiririm... Üşürsem üstüme battaniye alırım, o da yetmezse salona geçerim, orada devam ederim kitabıma yumuşak yumuşak... Biraz sıcak çikolata da fena olmaz hani.
Gece de köy domatesleriyle menemen yaparız kocamla, yanında çayla. Biraz da peynir, zeytin ortaya... Yemekten sonra güzel bir film seçip balkona kuruluruz. Ev tipi açık hava sinemamızda veririz kendimizi keyfe!
Daha ne isteriz ki?
Yaşasın sonbahar!
Yaşasın kapalı havada tatil keyfi!


Fotoğraflar: Instagram / eylulcogal
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...