Sayfalar

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Yılan Görmüş Masum Şehirliler



2012 yazında, Bodrum'daki evimizde, biri buzdolabından, diğeri yatağımızdan çıkmak suretiyle tam iki kez çıyan gördüm. Ki en korktuğum yaratıktır. Bizde canlıları öldürmek olmadığı için, ikisi de kocam tarafından 'kutulanıp' münasip bir yerlere salındı.

Geçen yaz ise annemin evinden akrep çıktı. Ki bu da annemin en ama en korktuğu canlıdır. Onun da, annemin ayılıp bayılmaları eşliğinde önce fotoları, videoları çekildi, sonra yine kocam tarafından sitenin uzaaak bir yerinden dışarı, doğasına uğurlandı.
Ama annem, evinden hayatı boyunca en çok korktuğu canlının çıktığı gerçeğiyle yüzleşmekte çok zorlandı, haftalarca etkisinden çıkamadı.

Geçen gece, keyifli bir mangal toplaşması için annemlerdeydik. Yedik, içtik, gelsin şaraplar, gitsin rakılar, güzel müzikler, sohbetler derken, bir de üstüne patlattığımız Tabu sayesinde keyfimiz iyice gıcır oldu.
Sonunda kalkma vakti gelip de, toparlandığımızda, tam alt verandaya çıkacakken kocam aniden bağırdı:
"Çıkmayın yılan var!" Hemen ardından ekledi, "Karamel'i içeri alın! Çabuk!"

Normalde birçok kadın böyle bir durumda çığlığı basar değil mi? Ama akrep korkusuyla öleyazan annem, gayet rahat bir şekilde, hani nerede tavırlarıyla yılana bakarken, çıyanı gördüğü an sandalye tepesine fırlayan bendenizin, iş yılana gelince ağzından çıkan ilk laf şu oldu: 
"Fotoğraf makinesi nerede?!"

Lakin bunu takip eden saniyelerde, kocam ve babam verandada panik yaşarken, benim tek derdim hayvanı manuel mi yoksa otomatik ve flaşlı mı çekeceğimdi.



İşte yukarıda fotoğrafını gördüğünüz arkadaş ile bu şekilde tanıştık. 

Kocam normalde böyle hayvanlardan tırsmaz ama bu yılanın normalde pek çok kez gördüğü yılanlardan farklı olduğunu ve kaçmadığı için tehlikeli olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşündüğü için çok endişelendi. 
Bense tüm sevecenliğimle - ve sanırsam içtiğim bir şişe şarabın da etkisiyle - acaba yaklaşıp makrosuna girsem mi diye düşünüyordum! 
Taa ki verandayı dolduran "hasır hasır hasır" sesi duyana kadar.

- Yılandan mı geliyor o ses?!?
- Evet.
- (Dışımdan): Hmmm... (İçimden): Ennneeem oooy!

Ailecek, kaçalım mı, foto mu çekelim, yılanı mı kovalasak, Karamel'i mi korusak diyene kadar, hayvan bahçe barbeküsünün altındaki ıvır zıvır bölmesine girip, gözden kayboluverdi.

Biz de annemleri, kapıyı bacayı sıkı sıkı kapatıp öyle yatın diye tembihleyip oradan ayrıldık. Ve ben beş dakika içinde yılanı mılanı unuttum gitti.
Kocam ise kafayı taktı. 
İnternetlerden araştırmalar, fotoları karşılaştırmalar, bilenlere sormalar. Ve tespitini yaptı:
- Engerek bu!
- Engerek ne ola ki?
- Yılan türü işte, çok tehlikeli.
- Yılan türü olduğunu biliyorum da emin misin?
- Her şeyiyle uyuyor. Bir kere kaçmıyor, boyu ve desenleri de uyuyor.
- E küçük bir şey bu ama...
- Sen küçük olandan korkacaksın. Büyükler zehirli olmuyor, asıl bunlar tehlikeli...
- Asıl büyük olanlar korkunç ama. Oyyy.
- Ama onların çoğu zehirli değil ki. 
- Zararsız mı onlar?
- Evet. .... Onlar boğarak öldürüyor.
- Neeeey?! Allah cezanı vermesin, bu mu tehlikesiz yılan! Boğuyormuş ulen!
- Ama zehirli değiiil!
- Eh be kocam, eh be kocam! Zehirli yılan sokarsa en azından hastaneye yetişmeye vaktin olur! Bu herif seni boğduğunda "Dur arkadaş, çok sıkma, azıcık gevşe de hastaneye yetişelim" mi diyeceksin!!
- Ama ama...
- Aması yok, boğar diyorsun ayol !!!
- Yani.. evet aslında.

Biz böyle atışırken, bir yandan da geyik üstüne geyik patlatıyoruz:
Kocam: Fare ile beslenir bunlar genelde...
Ben: Hah tabii yaa! Tombul Karamel'i avlamaya gelmiştir bu. Bacakları kısa olduğu için fare sanmıştır! 
K: Kih kih kih.
B: Kışlık yiyecek stoku yapmak için göz koymuştur Karamel'e, üüf ne et çıkar ondan, ye ye bitmez!

Kocam: Bir de bunlar gömlek (!) değiştiriyorlar biliyorsun.
B: Hmm... Gömlek yıkatmaya gelmiş olabilir mi dersin anneme? Bahçedeki çamaşırlığı görüp falan.... Belki de kötü niyeti yoktur garibin... Hı?
K: .............. 

Yani anlayacağınız, iki gündür mevzumuz bu oldu.
Ve değişik kişilerden ortaya karışık çeşit çeşit tespitler geliyor ki sorma gitsin:
- Kesinnn engerek.
- Yook kesin engerek değil!
- Engerek değil ama zehirli!
- Zehirli değil ama engerek! 
- Engerek ne arar la Bodrum'da!!
- Yavru bu.
- Yaşlı bu. 
- Sokarsa, ölene kadar altı saatiniz var!
- Karamel'i sokarsa fena, sokuldum diyemez o çünkü. Direkt gider. 
- Ağustosta yavru yapar bunlar, eve doğurabilir, dikkatli olun. (Annemin bayılayazdığı an.)
- Kendisi sorun değil de yavrular kalabilir evde, 15-20 tane! (Benim bayılayazdığım an.)
- Ayy desenleri de pek güzelmiş. (Çanta yapacak zaar!) 
- Yatak altına girermiş bunlar, haberiniz olsun! (Ve bu da annemin hık deyip gideyazdığı an.)
- Neyime gerek ennngerek, hihihi, gerilmeyin la! (Bunu kim demiştir, az çok tahmin edersiniz.:)

En komiği de fotoğrafı gösterip, bu hangi türdür diye sorduğumuz site görevlisinin şöyle gözlerini kısıp baktıktan sonra ağzından çıkan: 
- Kırkayaak!
(Bize kal geliyor.)
- Ne kırkayağı abi! Yılan bu!
- E yılan kaçaar...
- E işte abi, kaçmıyor bu, anla sen!
- E ama yılan kaçaar!
- Tamam abi iyi geceleer.

Durum budur. 
Yılanımız engerek midir, değil midir, zehirli midir, yatak altına kaçar mı, kıvır kıvır bebelerini evimize doğurur mu, gece uyurken gelip öpücük kondurup gider mi, yoksa gerçekten gömleğini temizletmeye mi gelmiştir, hiç bilmiyoruz!

Zavallı annem, "Bir daha gelirse ben ne yaparım!?" diye panikleyedursun, kocam da "Kesin zehirli. En tehlikeli üç yılandan biri bu!" diye ortalığı karıştıradursun...

Ben içten içe hala aynı şeyi söylüyorum:

"Makrosunu çekeydim iyiydi be hacı!"

16 Ağustos 2015 Pazar

Burnumda Kahve Kokusu



Benim tam bir kahve aşığı olduğumu tanıyanlar bilir. Ey tanımayanlar, siz de şimdi öğrendiniz işte!
Kocam benden de beter olduğu için evimizde hiçbir gün kahvesiz başlamaz, başlayamaz. 
İlk yudum ile gözlerimiz açılır, ardından gelen yudumlar ile de hayati fonksiyonlarımız devreye girmeye başlar teker teker. 
Hal böyle olunca da, en yoğun ve koşturmacalı iş günlerimin kahvesiz başlaması söz konusu bile değildi koca kış boyunca. 
Sabahın yedisinde, muhtemelen beş - altı saatlik uyku sonrasında hayalet gibi yataktan çıkıp, kuçularımızı gezdirdikten sonra ilk işim mutfağa girip sıcak su kaynatmak oluyordu. Ve bir de alışkanlık geliştirmiştim. Kocaman filtre kahve kavanozunu elime alıp, burnumu kahveye yaklaştırıp derin derin koklamak! Kokulara karşı ciddi bir duyarlılığım olması dışında başka bir nedeni var mıydı bilmiyorum bu davranışımın ama çok hoşuma gidiyordu.
Ve sanırım, saat sekiz buçukta başlayıp, akşamın (hatta gecenin) kim bilir kaçında bitecek olan insan üstü koşturmacamı da ancak böyle (azıcık sapıkça) bir kahve koklama eylemi daha çekilir kılıyordu diye düşünüyorum. Kahve kokusunun hazzı ve önümde uzanan iş gününün bana pek de heyecan vermeyen  görüntüsü birbirine karışıp, zevk ile sıkıntı arası bir his yaşatıyordu. Sanki o kahvenin kokusunu içime çekerken, "Hadi kızım gayret, saatler saatleri kovalayacak, iş bitecek ve koşa koşa evine döneceksin yine." diye motive ediyordum kendimi. Bilemiyorum. 
Ama günler günleri kovaladıkça ve tatil yaklaştıkça, sabahları burnuma çektiğim koku da tatlılaşıyor ve yüzümdeki ifade muzipleşiyordu. "Bitiyor, az kaldı! Dayan kızım." (İşim ile ilgili böylesi bir 'bitmesini arzulama durumu' ise bambaşka bir yazı konusu olacak.)
Her neyse.
Sonuç olarak geçti, gitti.
Tatil başladı. 
Beni takip edenlerin bildiği üzere Bodrum'dayım. Her ne kadar burada da iş güç peşimizi bırakmasa da, keyifli şeylerle uğraşıyoruz ve dinleniyoruz.
Ve tabii ki kahve herzamanki gibi hayatımızın baş köşesinde. Sabah, akşam, hatta gece bile.

Az önce kocamla ikimize birer french press dolusu mis gibi kahve hazırladım. Filtre kahvemizin markası aynı, hatta içine koyduğumuz kavanozumuz da İstanbul'dakiyle aynı.
Bodrum'a geldiğimden beri defalarca yaptığım gibi yine kavanozun kapağını açtım.
Önce, kışlık evde, sabahın yedisinde işe gitmeden önceki ruh halimi kafamda canlandırarak ve o anları tekrar yaşayarak kokladım.
Sonra kafamı yana çevirip, an itibariyle içinde bulunduğum eve, kocama, köpeklerime, mor kumaş kaplı yazlık kanepemize, balkondaki rengarenk yastıklarıma, püsküllü, Bodrum tipi masa örtüme, sehpanın üstünde duran, az sonra okuyacağım kitaplarıma ve bana her gün, her an doyulmaz bir mutluluk ve huzur yaşatan denize baktım.
Ve bir kez daha kokladım kahveyi.
Bütün yorgunluklarıma, koşturmacalarıma, alelacele içilen kahvelere, bacaklarıma giren kramplara, sonu gelmeyen derslere, aşık olduğum bir mesleğe sahip olduğum halde, tam da mutlu olmayarak yaptığım işime inat, kokladım, kokladım, kokladım, denizden gözümü hiç ayırmayarak.
Ve yüzümde güller açtı.
Aynı kahve, aynı koku ama bambaşka bir ortam ve ruh hali.

Şu hayatta devamlı süren bir zorluk yok. Her yorgunluk, bunaltıcı tempo mutlaka bir gün geçiyor, bitiyor.

Bir gün, on üç saatlik mesainin yüreğinde yarattığı ağırılık ile koklarken kahveni, başka bir gün geliyor ve denize, dalgalara, yelkenlilere bakarak kokluyorsun.
İşte hayat böyle bir şey.
Böyle basit, böyle tatlı ve böyle güzel.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...