Sayfalar

10 Kasım 2013 Pazar

Ben Ağlarken...


Ben her 10 Kasım'da ağlardım Ata'm..
Ortaokulda, lisede... Sınıf sınıf sıra olurduk, saygı duruşunda bulunurduk...
Sonra İstiklal Marşı başlardı gürül gürül...
Ben her defasında dayanamaz ağlardım..
İlla ki birileri bakıp gülerdi, genelde arka sıralardan, başka sınıflardan...
Çirkin çirkin gülerlerdi, yılık yılık...

Sonrasında nerede andıysam seni, iş yerimde, sokakta, evimde; hiçbir zaman tutamadım kendimi, hep ağladım...
Gittiğin için ağladım, o anda yokluğunu boğazımda yumruk gibi hissettiğim için ağladım, seni sevdiğim ve çok özlediğim için ağladım...

Ama şimdi...
Şimdi artık neye ağladığımı bile bilmiyorum canım Ata'm!
Sana olan saf sevgimden dökülen gözyaşlarıma, nefret karıştı, öfke karıştı, isyan karıştı!

Şimdi artık saygı duruşu ve ardından İstiklal Marşı süresince, hayatımızın tepesine çökmüş derin iki yüzlülüğe ağlıyorum...

Gözümüzün içine baka baka ve hiç utanmadan söylenen yalanlara ağlıyorum...

Gerek eğitim açısından (gerçek eğitim), gerekse zihnen, ruhen, kalben ve karakter açısından bizim onda birimiz etmeyecek insanlar tarafından aptal yerine konulduğumuza, onlar tarafından her türlü yaşantımıza burun sokulup, ahlakımızın değerlendirilmesine, bu kendini bilmezliğe, bu gülünçlüğe ağlıyorum Ata'm!

Televizyondan izleyerek seni andığım bugün, ekrana tekme atmamak için kendimi zor tuttuğum için ağlıyorum...

En çok da, artık yokluğun iyice acıttığı için; annesiz büyümüş bir çocuğun, hayatının en zor anında ona ihtiyaç duyması, yakararak onu çağırması hali gibi, sana en çok bugünlerde ihtiyacımız olduğu için ağlıyorum...
Ve bir de, kemiklerinin sızladığını bildiğim için...
İşte en çok da bu canımı yakıyor Ata'm.

Ve içim burula burula, öfkeyle geçmişe gidiyorum..
Ben ağlarken bana çirkin çirkin gülen o çocuklar...

Onlar mı sattı makarnaya, bulgura bizi?
Onlar mı ahlak bekçimiz kesildi, onlar mı kovaladı bizi Taksim'in ara sokaklarında?
Onlar mı aldılar ellerine palaları?
Onlar mı döve döve öldürdüler evlatlarımızı?

Onlar mı ayakları baş yaptı tepemize?

Ben ağlarken bana çirkin çirkin gülen o çocuklar.
Her sene kimlikleri, yüzleri, isimleri, cisimleri değişti onların.
Ama hep varlardı, oralarda, sıranın arkalarında bir yerlerde...

Ve şimdi esefle fark ediyorum ki....
Onlar yüzünden bu hale geldik değil mi Ata'm?

9 Kasım 2013 Cumartesi

Kitap Piç Edicisi


Şu son günlerde kendime yeni bir sıfat buldum sevgili okuyucular: Kitap piç edicisi!
Evet, hayatımın son aylarına, hatta son bir senesine bakıyorum ve malesef bu sıfatın üstüme cuk diye oturduğunu fark ediyorum!

Peki kitap piç edicisi olmak nasıl bir şeydir, soyu sopu nereye dayanır, neden ve hangi akla hizmet kitap piç ediyordur ve hatta kitap piç etmek nasıl bir şeydir? İzninizle bunların cevaplarına değinmek istiyorum.

Benim özelliklerim şöyle:
1- Kitap okumayı çok severim. Hatta sadece okumayı değil, onları ellemeyi, koklamayı, seyretmeyi de çok severim. Kitapçıya girdiğimde kendimden geçerim, dişlerim kamaşır. Çarşı pazar gezecekseniz ve beni de yanınızda gezdirmek istemiyorsanız, bırakın bir kitapçıya, sonra saatlerce unutun, rahat rahat gezin. Döndüğünüzde aynı mutlu ve mest ifadeyle kitaplarlı okşarken bulursunuz beni.

2- Kitap satın almaya da bayılırım. (Bu maddeye dikkat diyorum çünkü bir kitap piç edicisinin en temel özelliği aslında budur.) Beni kitapçıda bırakıp gidin dedim ya, ama ne kadar uzun süre bırakırsanız bana o kadar zarar verirsiniz, zira yol parama kadar bitirmeye meyilliyimdir. 

3- On beş günlük Bodrum tatiline, çantamda o sırada okuduğum tek kitapla gidip; kitapçıdan, annemden, bit pazarından vs.. toparladığım 8-10 kitapla dönebilirim.

4- Yeni kitaplarımı kitaplığıma dizip, yok hangi sırayla okusam, yok hangisinden başlasam diye düşünmeye bayılırım.

Şimdi içinizden diyorsunuzdur; Madem kitap okumayı da, kitaplarını da bu kadar seviyorsun, o zaman neden ve nasıl piç ediyorsun be kadın?

Cevap şu: Aldığım kitap sayısı ile okuma hızımın orantısı kaydı!

Bunun nedeni de şu: Morukladım!

Evet, sanırım gerçekten morukladım.

Lise ve üniversite yıllarımda bir kitaba başladığımda, hele hele de beni kıskıvrak sararsa o kitap, geceden başlayıp sabaha bitirebilirdim. Yatağıma çöreklenir, yastığımı dik vaziyette duvara dayar, sırtımı da bir güzel o yastığa yaslar, resmen okuyarak sabahlardım. Karnıma, sırtıma kramplar girerdi sabaha doğru ama uykum gelmezdi! Canım istediği için kapatırdım kitabı, keko gibi uyukladığım için değil.

Ama şimdi durum böyle mi?
Akşamları genelde kocamla birlikte film ya da dizi izlediğimiz için, kitap sefalarım genelde uyku öncesine kalıyor. En azından şöyle bir saat okuyabilsem iyi. Ama neredeee? Popom yumuşak bir yer, kafam yastık görmeyegörsün!... En heyecanlı, en beni içine alan kitabın bile -şansı varsa- 5-6 sayfalık ömrü var.. E hadi bilemedin 10 sayfa! 
Sonrası: Zzzzzz.....
Ama hemen yelkenleri indirmiyorum, inatlaşıyorum kendimle çünkü fena halde okumak istiyorum. Aynı paragrafa ikinci bir şans veriyorum, kafam yastıkta, elim havada... Sonra bir anda kitabın suratıma düşmesiyle uyanıyorum! Buna rağmen vazgeçmiyorum! Hadi al paragrafı bir daha başa! Artık kaç saniye sonraysa kitap bir daha paat diye suratıma iniyor! Acıtıyor da meret biliyor musunuz? Canım da kıymetli yani, bakıyorum olacak gibi değil, kapatıp ışığı uyuyorum.

Ertesi gece yine aynı terane. 

Şansım varsa gündüzleri de yayılıp okuyabiliyorum ama o yayılma işinin gerçekten bir limiti var. Kaykılma işini biraz fazla kaçırırsam, beynimin içindeki bazı "yetkili arkadaşlar" anında göz kapaklarıma alarm çakıyor! 
- Yayıldı bu, uyuyacak gibi görünüyor, huuu göz kapakları! İnin aşağııı!
- Yok ben uyumayacağım yahu, azıcık yayıldım sadece...
- İnanmayın siz buna, kesin uyuyacak, inin ininn!!
- Ya uyumayacağım diyorum bea!
- Sus sen... Hadi göz kapakları hadiiii!..
- Hayır hayırr!
- İnin çabuk çabuk çabuk!
- Zzzzz....

Otobüste falan da durum değişmiyor. Zaten toplu taşımada uyuma huyum var, kitap okuyunca iyice beter ayarım kayıyor. Ancak ayaktayken adam gibi okuyabiliyorum.
Yani durumum bu.

Gönlümle bedenimin ritmini birbirine ayarlayamadım gitti!... Kitapları hızla bitirip bitirip yenisine başlamak istiyorum. Elimde sürünmesinler, piç olmasınlar istiyorum. Bu istekle alıyor da alıyorum. Ama o içimdeki uykudan sorumlu arkadaş her defasında çomak sokunca, kitaplarım da kule gibi dizilip okunmayı bekliyorlar!...

Malum bu hafta Tüyap'ta kitap fuarı vardı. İçim kımıl kımıl oldu tabii hemen ama okunmamış bir sürü kitabım varken, otur oturduğun yerde, adamı hasta etme dedim kendime.
Oturdum oturduğum yerde ama içime de oturdu bu durum.

Bundan da bir yazı çıkarmasaydım şanıma yaraşmazdı.
Hem bu vesileyle kendime de Cin Ali kitabı misali öğüt vereyim:
Eylül kitabı tut. 
Eylül kitabı gündüz oku.
Eylül kitabı hem gündüz oku hem de tut ki, pat pat kafana düşmesin!

Eylül tamam cıvıtma.
Eylül hadi yazıyı bitir, akşam oldu.
Eylül, hem cıvıtma, hem de yazıyı bitir ki okuyucuların baymasın.
....
....
....
Tamam Eylül, bi yürü git.





8 Kasım 2013 Cuma

Cumartesi Cumartesi!!

Merhaba!
Malumunuz her salı ve cuma günleri düzenli olarak yazı yazıyor ve yayınlıyorum.
Ancak bugünden itibaren bu düzende biraz değişiklik yapacağım.

Bundan sonra yazılarımı CUMARTESİ günleri yayınlayacağım.

Bunun nedenine gelince;
Yoğun bir döneme giriyorum, bu yüzden iki gün düzenli yazı yazma rutinimi sürdürmekte zorlanacağım gibi görünüyor. Bunun yerine düzenli olarak cumartesileri yazı yazacağım...
Ama bu, blogda sadece tek gün yayın olacak anlamına gelmiyor! :)

Evet, cumartesileri düzenli olarak yazacağım ama diğer günlerde de - belli bir gün kuralı olmaksızın -  yani bana estikçe:) paylaşımlarda bulunacağım!
Blogumun sloganı; "hayatın renkleri ve tatları" olduğuna göre, ben de bu renkler ve tatlarla karşılaştıkça sizinle de paylaşmayı arzu ediyorum.

Bu nedenle cumartesiler dışında da uğrayın, kafayı uzatıp bakın mutlaka! Bolca keyif bulacağınızı garanti ederim.;)

Yarın görüşmek üzere diyerek şimdilik kaçıyorum!
Haftanın son gününde herkese güzellikler dilerim!

5 Kasım 2013 Salı

Korkalım Biraz | American Horror Story

Kocamla film ve yabancı dizi dizlemeye bayılıyoruz. Özellikle de sezonları ve bölümleri "bolca birikmiş" olan dizileri tercih ediyoruz!
Açgözlü manyaklar gibi bir oturuyoruz böyle dizilerin başına, ard arda saydır da saydır, uykudan kafamız düşene kadat izliyoruz. Bazen uyumamak için çekirdek alıyoruz. Ama sonra da çok çekirdek yemekten kuruyoruz ve şişip patlayacak hale geliyoruz, azıcık ara verelim şu mereti yemeye diyoruz ve işte o anda uyku bizi örümcek gibi avlıyor. 
Bunları niye yazıyorum?
Çünkü son günlerde işte aynen bu modda sardırdığımız harika bir dizimiz oldu: American Horror Story.

Aslında biz bu diziye aylar önce başlamıştık. İlk bölümleri hoşumuza da gitmişti ama ilk sezonun ilk 4-5 bölümünden sonra dizinin cılkının çıktığını ve bizi artık sarmadığını düşünüp bırakmıştık.
Amaan boktan bir diziymiş bu! dediğimi bile hatırlıyorum.

Ancak sonradan, kocamın bir arkadaşı; dizi sonradan çok iyi açılıyor! demiş...
Benimki de bunu duyunca hemen bana yanaşıp "hadi horror izleyelim, horror da horror, horror da horror" diye ısrar etti.
Zaten çok sevgili Dexter'ımız ve Breaking Bad'imizi daha yeni kurutmuşuz, kabak gibi açıkta kalmışız, sağlam dizi açlığı çekiyoruz; bu Horror'un izlediğim son birkaç bölümünden hiç hazzetmemiş olsam da, burun bükerek, eh peki madem, bir şans daha verelim... dedim.

İyi ki vermişiz!!

Tabii ki hiçbir şekilde spoiler vermeyeceğim size. Hatta ikinci sezonla ilgili ne yazarsam yazayım, henüz birinci sezonu izliyor olanların kafası karışacak... Nasıl yani? diyeceksiniz.
O nedenle neredeyse hiçbir şey yazmayacağım.

Sadece şunu söylüyorum; American Horror Story'nin birinci sezonu, perili ev konseptine yepyeni bir soluk getirmiş ve o bir iki saçma bölümden sonra gerçekten açılmış ve keyifle izledik.
Ama ikinci sezona geçince, işte asıl keyif bizim için orada başladı.
Dediğim gibi, hiç spoiler vermeyeceğim ama ikinci sezonla birlikte bambaşka bir dünyaya gireceğinizi söyleyeyim.
Ve eğer korku, gerilim ve özellikle de psikolojik gerilim seviyorsanız çok mutlu edecek sizi ikinci sezon.
Üzülüp, sinirlenecek, bol bol gerilecek ve belki de bazı yerlerde benim gibi elinizle gözünüzü kapatacaksınız ama eminim çok seveceksiniz!

Bir de jenerikleri var ki dizinin, sinir bozucudan öte! İlk sezonun jeneriğine zaten bakmıyordum, ileri sardırıyordum. İkinci sezonunki de ondan aşağı kalmamış. Görüntüler o asap bozucu müzikle de birleşince tam "rüyaya girme" kıvamında olmuş, benden uyarması.

Madem bu kadar titreksin ne diye izliyorsun korku dizisi? diyecek olabilirsiniz. Cevap basit: Ağzımı burnumu kavura kavura acı biberleri hüp hüp niye götürüyorsam aynı o sebepten! 
Keyifli çünkü!

Neyse. Kısaca, American Horror Story'yi şiddetle öneriyorum. Oldu ki birinci sezonu izlediniz ama pek beğenmediniz, yine de ikinci sezona başlayın. Benden söylemesi. Bu türü sevenler pişman olmayacak.

Ayrıca dizinin en önemli karakterlerinden birini oynayan Jessica Lange de döktürüyor. Bu dünya güzeli kadına çok hayran oldum bu dizi vesilesiyle.

Bu arada bir de not düşeyim: İkinci sezonun içinde bolca duyacağınız bir şarkı var; Dominique. Bu "şirin" fransızca şarkıyı 1963 yılında Belçikalı bir rahibe olan Jeanine Deckers yazmış ve bestelemiş ve o zamanın şartlarında çok zor olan bir şey gerçekleşmiş, kilise bu şarkının plak olarak basılmasına izin vermiş. Ve bu single inanılmaz bir başarı kazanarak, Amerika dahil pek çok ülkede, 1963 ve 1964 yıllarında hep TOP 10 listelerinde kalmış.
Eğer diziyi izler ve ikinci sezonu siz de bizim gibi severseniz, eminim bu şarkının da kulağınızda ayrı bir yeri olacak!...

Evet, spoiler vermeden ancak böyle dizi tanıtımı yapabilirdim. 
Dediğim gibi, öneriyorum. Ve şimdiden iyi seyirler diliyorum hepinize!...





1 Kasım 2013 Cuma

Video | French Roast


Merhabalar!
Yarın ehliyet sınavım var, o yüzden son son birkaç test çözmek üzere; geldiğim gibi kaçıyorum!
Madem kaçacaktın niye geldin o zaman? deyin şimdi.
Deyin hadi deyin, çekinmeyin. :)

Ben kaçarken, size de keyifli bir video bırakmak istedim. Bu yüzden geldim efendim.

Düşünün ki bir kafede yediniz, içtiniz, en sonunda hesabı istediniz. Tam parayı ödemek için elinizi cebinize attınız, aa o da ne? Cüzdanınızı evde unutmuşsunuz! 
Eyvahlar olsun, ne yapacaksınız şimdi?

İşte tam da bunu konu alıyor filmimiz: French Roast.

Fabrice Joubert'in 2008 yapımı, sekiz dakikalık kısa animasyonu.
Oscar'a aday olmuş bu filmin kazandığı ödülleri görmek ve hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenler, buraya tıklasın.

Sizi film ile baş başa bırakmadan önce hepinize muhteşem haftasonları diliyorum ve de uyarıyorum; aman ha, haftasonu gezmelerine giderken cüzdanınızı kontrol edin. Sonra bu amcanın düştüğü durumlara düşmeyin!

İyi seyirler dilerim!

(Buradan izleyemeyenler için videonun linki, burada. )




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...