Sayfalar

4 Haziran 2012 Pazartesi

Şans'lı Günler


Her şey, sabah uyanamamışlığı içinde pencereden bakarken o topal köpekciği görmemle ve aynı uyanamamışlık içinde, üstelik zavallı sevgilimi de yaka paça yataktan çıkarıp, elimizde ciğer tabağıyla bütün civarda köpeği arayışımız, bulamayışımız ve bu gezmeden dolayı da oğlum Mısır'ı olması gerekenden 1 saat daha geç çişe çıkartmamla başladı...

Mısır beni olanca gücüyle parka doğru çekiştirirken gördüm onu. Uzun bacaklı, avanak görünümlü saksağanı. Çırpı bacaklarıyla geziniyordu ortalıkta şaşkın şaşkın. Uçamıyor gibiydi ama minik bir yavru görünümünde de değildi. Şu Mısır'ı iki çişe tutup döneyim de bakayım şu kuşa deyip parka girdim. Uçuyorsa zaten sorun yok, uçamıyorsa da olduğu yerde bulurum. Acele acele gezdirdim oğlumu, döndüğümde daha iki dakika olmamıştı ki baktım kuşu gördüğüm yerde kıyamet kopmuş!... Büyük saksağanlar çığlık çığlığa pike yapıyolar. İki kuş yerde bir şeyi didikliyor, ortalık birbirine girmiş! Koşa koşa gidip baktım ki ne göreyim! Az önce gördüğüm kuş, yolun kenarında tepe taklak olmuş halde yerde yatıyor. Kanadı sanki altında kalmış gibi, gaga yarı açık, can çekişir bir halde. Etraftaki adamların söylediğine göre kargalar saldırmış. Eyvahlar olsun dedim, ben gidip gelene kadar ne hale gelmiş, son nefesini verecek yavrucak. Bir yandan kendime sövüyorum, bir yandan çaresizlik içinde kıvranıyorum orada, bir elimde de Mısır ile. Ne olur yardım edin dedim adamlara, ağlamaklı halde. Bir tanesi geldi sağolsun, ilgilendi. Kafası kanadı birbirine karışmış halde yatan yavrucak ayağa kalkıp, az ilerideki trafonun dibine kaçtı. Bu arada anne-baba saksağan sürekli etrafımızda, gelene geçene yaygara koparıyorlardı, bir kediyi de oradan geçtiğine geçeceğine pişman ettiler. 
Alelacele sevgilimi çağırdım hemen. Veterinerimizi de aradım. Ne yapalım, uçamıyor belli, kuyruğu kısa, annesi babası koruyabilir mi yoksa eve götürelim mi? dedim. Götürün dedi.
Biz de kolları sıvadık yakalamak için. Ama o da ne! Yerde iki büklüm yatan, ölüyor sandığım o gariban gitti, yerine maraton koşucusu geldi mübarek! Uçamıyor evet ama o upuzun bacaklarının üstünde dikilip bir kaçmaya başladı ki sorma!... Kendini çalıların arasına attı çıkmıyor. Bir tarafta sevgilim, diğer tarafta ben. Bacaksıza dokunduğun anda öyle bir bağırıyor ki, kaba etini mıncırıyorlar sanırsın. Cark cark cark kıyamet koparıyor, ele avuca da sığmıyor. Yakalama işini sevgilime havale ettim, incitmekten de korkuyordum çünkü, benim tarafıma geçtiği anda tut tut diyordu sevgilim ama ben ona  doğru geri kışkışlıyordum. Bir iki başarısız girişimden sonra yakaladı ve tepemizde anasının babasının feryatları eşliğinde apartmana kendimizi zor attık.  Bu çok hüzünlü bir sahne aslında. Yavrumuz elden gidiyor paniği içinde o anne-baba. Keşke bir yolu olsaydı da söyleyebilseydik kötülük yapmadığımızı, aksine onu kurtarmaya çalıştığımızı.

Eve getirdik, Mısır'a çaktırmadan doğrudan kapalı balkonumuza götürdük. Havalar limoni olduğu için orayı balkon olarak kullanıyorduk, keyif yapıyorduk. Ama hal böyle olunca ortalığı açtık, duvardaki tabloları, süsleri, mumları falan kaldırıp kuşa tahsis ettik mekanı.

Küçük cadaloza Şans adını verdik ve böylece başlamış oldu Şans'lı günlerimiz...

Şans'ın hastalığı ve sakatlığı yoktu çok şükür. Kargaların saldırısı onu alaşağı etmiş ama hasar bırakmamış. Ama  maceracı ruhu kuyruğundan önce gelişmiş olmalı ki  yuvadan düşmüş  ya da atlamış şaşkın. Uçamayışının yanı sıra, kendi kendine yiyip içemiyordu da. 
Sevgilim onu başarıyla yakalayıp getirdiği için kahramanım benimm diye şımarttım onu bol bol. Biraz fazlaca şımartmış olmalıyım ki, besleme işi senindir, ben dokunmam artık moduna geçti hemen. 
Böylece iş başa düştü. Hem de ne düşmek!

Sabah altı buçukta kalkıyordum. Üstüme kuşlu (daha da açarsak, kuş pislikli) kıyafetlerimi geçirip önce  mekanı temizliyordum. Yediği anda arkadan cortlatıyordu, her yeri batırdı tabii. Sonra zar zor yakalayıp, kucağıma oturtup, bir kolumla göbeğim arasında zaptetmeye çalışırken , diğer elimin iki parmağıyla ağzını açıyor, bir parmağıyla da mamayı ense köküne kadar ittiriyordum. İlk bir kaç lokmada kendiliğinden açtığı ağzını sonradan kilitliyordu ve ben midye dolma açar gibi tırnağımı takarak aralamak zorunda kalıyordum. Bir de asiydi ki! Kafayı fırt o yana çeviriyor, fırt bu yana. Kolumu göbeğimi de çizmesi cabası. Sonra aa o da ne bacağımda bir sıcaklık! Yahu bir bekle, azıcık sabret, anında dışarı atmak zorunda mısın yediğini kardeşim.

İlk bir kaç gün böyle geçti. Yedikçe semirdi, verdiğim kıymalarla güçlenip dayılandı, bana kafa tutmaya başladı. Hah dedim, tamam, Rise of the Planet of the Saksağan'ı çekeceğiz. Hal böyle olunca sevgilime İMDAT çağrısı yaptım artık. Sağolsun o da dahil oldu besleme işine ve biri tutar öteki ağzına tıkar metoduyla hakkından geldik isyankar şaşkolozun.
Ve sonunda, kendi kendine yemeye de başladı! Bunun verdiği mutluluğu tarif edemem. Öncelikle onun gelişimi açısından ve bizim günlük hayatımız açısından da büyük rahatlama oldu.

Tam bir kıyma oburuydu. Meyve, domates, bulgur gibi şeyleri de severek yiyordu ama kıymayı görünce resmen gözü dönüyordu. Top top atıyordu ağzına ard arda. Sanki önünden kaçıran var. 

Bir gün baktım yan yatık duran tuvalet kağıdı rulosunun içinde bir parça kıyma. Oraya kaçmış deyip, alıp attım. Ertesi gün baktım rulonun içinde yine kıyma var! Gözlerime inanamadım. Saklamış! Resmen zulalamış uyanık. 

Gittikçe gelişti sıpa. Kuyruğu uzadı. Dışarıdaki akrabalarıyla konuşup durdu, kombinin borularını, vidalarını gagaladı, didikledi, değişik uçuş teknikleri geliştirdi. Yedi, cortladı, yedi, cortladı...  O cortladıkça ben sildim, sildim, sildim... 
Günler böylece geçti. 15. gün olduğunda baktım bizim bahçede, yanlarında anne-babalarıyla birlikte çaylak saksağanlar geziniyor. Kardeşleri! Yuvadan inmişler. Kuyruk uzunlukları da bizimkiyle aynı. Demek ki Şans da artık özgürlüğüne uçabilecek! dedim.

16. günün gecesinde Şans bağlasan durmaz bir durumdaydı. Kendini camlara atıyordu, günün son ışıkları da gidene kadar azdı kudurdu.
17. gününün sabahında, onu bir güzel besledim. Kıymalarını yemesini, karnını iyice doyurmasını bekledim. Sevgilimi de  bahçeye yolladım.

Ve balkonun pencerelerini açtım. Zannediyorum ki tabanları yağladığı gibi kaçacak. Ama kaçmadı hemen. Anlayamadı ne olduğunu. Tedirgindi. Sonra ben geri çekildim. Sevgilim dışarıda, ben içeride bekledik, bekledik... Ve bir anda cama doğru gitti, baktı açık, bir uçtu ki gözlerime inanamadım. Sanıyordum ki camdan çıkacak, hemen karşıdaki ağaca konacak, öyle azar azar uçacak. 
Adam kaptırdığı gibi soluğu karşı parktaki ağacın en tepesinde aldı yahu!... Muhteşemdi. Sanki senelerdir uçuyormuş gibi.
Oradan bir balkona, sonra başka bir ağaca uçtu. O ağacın tepesinde başka bir saksağanla didişip ilk kavgasını bile yaptı cadalozum. Oradan da başka bir ağaca kondu. Sonra gözden kaybettik.
Hüzünlendim tabii ama diğer yandan çok mutlu oldum. Karşımıza çıkmasaydı büyük ihtimalle ölecekti. Onun gibi atak, kuvvetli ve akıllı bir kuş, sırf zamanından önce yuvadan düştüğü için bu hayatta yer alamayacaktı. Bir ömrü olamayacaktı. Ama artık dilediği gibi yaşayacağı, keyifle uçup süzüleceği  bir hayatı oldu. Ait olduğu yere, doğasına kavuştu. 
Ben annelik içgüdülerimle yavrum acaba yemek bulabiliyor mudur, aç mı tok mu uyumuştur diye düşünüp durayım, diğer yandan biliyorum ki o gerçekten çok mutlu. Kendi gerçekliğine uçtu ve aslında hayatı, gökyüzüne kanat çırptığı o anda başladı. 


Saksağanlar 30-38 yıl yaşarlarmış. Umarım Şans da bu konuda çok şanslı olur, uzun ömürlü olur.


Ben yaşarken, ben gülerken, nefes alırken, dönüm noktalarımdan geçerken, sevdiğim adamla, ailemle, dostlarımla hayatımı paylaşırken, yüzüme çizgiler, saçıma beyaz teller düşerken, ben yaşlanırken, 40., 60. ve hatta 70. yaş günümde mumlarımı üflerken, umarım o hala  yukarılarda bir yerlerde uçuyor olur.


Fotoğraflar: Gökkuşağı Dosyası

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...