
Dönüşüm hikayelerini seviyorum.
İnsanların, kitlelerin, olayların, durumların dönüşümü.
Ve bu hikaye gerçek ise daha da çok seviyorum.
Konusuna şöyle bir bakıp, içinde 'yazmak' ve 'hocalık' geçtiği için ilgimi çekip başladığım bu filmin tamamen gerçek bir hikayesi olduğunu film bitince anladım ve dolayısıyla çok daha anlamlı hale geldi.
Önce konusuna kısaca ve spoiler'sız değineyim:
Los Angeles Long Beach'te, eskiden başarı yüzdesi gayet yüksek olan ama sonrasında 'öğrenci karıştırma / birleştirme' programına tabi tutulduğu için, tabiri caizse 'bozulmuş', içine ne kadar başarısız, sorunlu, toplumun kenarına itilmiş öğrenci varsa doluşmuş olan bir lise. Ve 203 numaralı derslikte birinci sınıflara edebiyat dersi verecek olan, üstelik öğretmenliğe de yeni başlayan Erin Gruwell.
Başına geleceklerden habersiz, idealist, tatlı tatlı gülümseyen Erin...
Derse girdiği ilk gün, gördükleri karşısında dehşete düşünce, diğer öğretmen arkadaşları diyor ki ona: "Sabret. Tecrübe kazandığında üst sınıflara da ders vermeye başlarsın. O zamana kadar seninkiler zaten gitmiş olur." Ve ardından, ne demek istediklerini anlamayarak şaşkın şaşkın bakan Erin'e "Bunların hepsi üst sınıflara gelemeden okulu bırakıyorlar zaten." diyorlar.
Erin, biraz tedirgin ama her şeye rağmen kendine inanan bir ifadeyle şöyle diyor:
"Ben işimi iyi yaparsam, sınıfın kapısında sıraya girerler."
Diğer öğretmenler hafif alayla gülüyorlar ve hikaye başlıyor.
203 numaralı sınıfın öğrencileri, aklı bir karış havada, şımarık gençler değiller.
Aksine, o yaşa gelene kadar korkunç tecrübeler yaşamış, çoğu ya aile bireylerini ya da arkadaşlarını sokaklarda, çete savaşlarında kaybetmiş, kendileri de ıslahhaneye girip çıkmış, ölüm tehlikesi ve en iyi ihtimalle her gün vurulma ya da bıçaklanma riskiyle burun buruna yaşayan, 14-15 yaşında çocuklar.
Ve Long Beach sokaklarında sürüp giden farklı ırkların - beyazlar, siyahiler, Latinler vs..- savaşı, 203 numarada da aynen devam ediyor, çok ciddi ve katı bir gruplaşma var aralarında, çok yoğun bir nefret ve şiddet eğilimi hakim.
Üstelik toplumda zaten dışlanmış olan bu çocuklar, okulda öğretmenleri tarafından da, direkt hissettirilmese de 'safra' olarak görülüyorlar. Kıymetini bilemeyecekleri düşünüldüğü için orijinal edebi kitaplar yerine dandik özetlerinin okutulduğu, okulun öğrenci fonlarından yararlanamayan, fırsat verilmeyen, kaldıkları süreç içinde bir şekilde 'idare edilen', nasılsa çekip gidecek olan baş belaları.
Ama sonuçta hepsi çocuk, hepsi hayatlarının dönüm noktasında ergenler ve hiçbiri yaşadığı hayatı kendi seçmiş değil. Seçme şansları zaten hiç olmadığı gibi, silahlar ve yumruklar dışında kendilerini ifade etme şansı da hiç verilmemiş onlara.
Ve Erin, kendilerine - belki de hayatlarında ilk defa - tam olarak bunu veriyor.
O çocuklara bakınca sadece kötülük, problem ve tehlike gören diğer eğitimcilerin (!), okulun daha ilk günlerinde Erin'in taktığı inci kolyeye bakıp, "Onu okulda takmasan iyi edersin" diye defalarca uyarmalarına karşın, Erin'in o kolyeyi hiç çıkarmayışı ise, bence filmin en anlamlı noktasıydı.
Spoiler olmaması adına çok detay girmek istemediğim bu gerçek hikaye, beni hem bir hoca olarak, hem de insanların içindeki potansiyele her zaman inanan bir kişi olarak çok etkiledi.
İnsan kaybetmek çok ama çok kolay. Sırtını dönmen, yok sayman yeterli.
Ama insan kazanmak, hayata kazandırmak, belki çok zor ama başardığında dünyanın en değerli şeyi değil mi?
Dünya üzerindeki Erin'lerin çoğalması dileğiyle.
.
.
.
.
.
.
Not: En alttaki fotoda gerçek Erin ve gerçek Özgürlük Yazarları'nı göreceksiniz.
.
.
.
.
Öyle tuhaf bir 'şey' ki;
Zifirin tam ortasında gözlerini yummuşken, uğuldayan o şekilsiz gürültüyü, içini acıtan, kanatan, paralayan tüm o çirkin sesleri duymamak için ellerini var gücünle kulağına sımsıkı kapatmışken,
hiç ama hiç beklemediğin bir anda kafanın içine ansızın doluveren, bir yerlerden geliveren,
müzik gibi...
Öğlen uykusundan, fırından yeni çıkmış anne kurabiyesi kokusuyla uyanmak, kar soğuğunda yumuşacık kaşkoluna sarınıvermek, yandığında serin suların altına kendini atıvermek gibi...
Tatlı bir sabah güneşine uyanıp, gözyaşları içinde göz göze, nefes nefese sevişmek gibi...
Açken ağzına atıverdiğin o ilk lokma gibi, kurumuş boğazından geçen su damlası gibi...
Tatlı esintide saçlarının uçuşması, omzuna damlayan tuzlu deniz suları, çok uzaklardan gelen neşeli kahkahalar gibi...
En şiddetli kavgaların ardından gelen en sıcak sarılmalar gibi.
Anlatamaz ve hatta kendin bile anlayamazken, hayatın sırrına ermiş gibi...
Şaşırtmak, ama en çok kendin şaşakalmak gibi...
Bazen bir rüya, bazen de bir kabus, bazen şifa, çokça en acı zehir gibi...
Yaşlanırken yeniden doğuvermek ve olabileceğin en güzel kadını şaşkınlık içinde keşfetmek gibi...
Her gün kör olup olup, duvarlara toslayarak tüm renklere kavuşmak gibi.
Ne dün, ne bugün, ne yarın; arafın şakası gibi...
Gerçekten uzak bir sanrı, ama nasıl da gerçek gibi...
Biteceğini bile bile, hep sonsuz gibi.
Bir yılda bir ömür, koca bir ömürde soluksuz geçen tek bir anmış gibi...
Kökleriyle tüm varlığını sararken o güzelim çınar, belki de ağaç bile olmadığını bilmek gibi,
Çünkü aslında sadece, her an var, ama aslında hiç yok,
uçuş uçuş, bir bulut gibi...
Bulut gibi.
Yaşadığı yere çok bağlı olup, 'yuva' hissiyatını ta kalbinde hisseden ama diğer yandan pek çok yeri, mekanı da yuvası gibi benimseyebilen kaç kişi vardır? Bir ofis odasını mesela? Hatta bir çalışma masasını, bir ağaç altını ya da kıytırık bir otel odasını bile?
Sanırım ben o kişilerden biriyim. Yeter ki o yerde bir süre vakit geçirmem gereksin ve kendimi iyi hissediyor olayım. Bağlanırım ve benimmiş gibi hissederim. Geçici bir süreliğine olduğunun gayet idrakında ama işte o süre içinde, benim.
İşte bu yüzdendir çalıştığım şirketlerde özgürce ruhumu katabileceğim en kuytuda olan masaları, odaları tercih edişim, 200 kişilik teknoloji şirketinde, müdür pozisyonundayken bile masamı kendime dair, beni anlatan ne var ne yoksa onunla dolduruşum, günlerce yattığım hastanenin odasından çıkarken gözlerim dolarak vedalaşışım, camlarından kar soğuğu sızan dandik motel odasını terk ederken bile hüzünlenişim....
Tabii ki benim için de en kıymetli ve döndüğümde en ohh dediğim yer, daimi olarak yaşadığım evim ama, klişe bir deyişle, içinde yaşanmışlığı olan her yer de benim minik, geçici yuvalarım oluveriyor işte. Bir nevi aidiyet duygusu.
Ve konu seyahatler, özellikle yurtdışı gezileri olunca o 'aidiyet' hissi bambaşka bir hal alıyor.
Ben, o ülkenin, şehrin yerlisi gibi hissetmeyi seviyor ve istiyorum.
Zaten kendimi bildim bileli elinde listeyle koşuşturan bir turist olmadım. Tabii ki benim de mutlaka görmek istediğim yerler, aktiviteler ve bunlara dair yaptığım sayfalarca araştırmalar ve aldığım notlar oluyor. Ama sadece 'bu planın' peşinde seyahatini başlatıp bitiren bir insan değilim. Turistik ve mutlaka görülmeli denilen yerlerin değil, o şehrin gerçek ruhunun peşinde koşturmayı seviyorum. Gerçek sokaklarının, gerçek insanının ve o insanın gerçek yaşantısının...
İtalya'da bir İtalyan, Fransa'da bir Fransız, Yunanistan'da bir Yunan gibi olmak, yaşamak. Olabildiğim, yaşayabildiğim kadar..
Ve bunu, ta iliklerine kadar hissedip deneyimleyebilmenin en güzel yolu da, o ülkede bir ev tutmak.
Hatta mümkünse turistik bölgeden uzak bir mahallede, o şehrin mimarisini yansıtan, insanlarıyla çepeçevre sarılabildiğin bir bölgede.
Ve işte ben de bunu yapıyorum.
Daha kendi ülkemde, internet üzerinden kiraladığım anda başlıyor bağım. Fotoğraflarına baka baka, ay benim güzel evim deyişlerim, aileme, dostlarıma evimin fotolarını bir heves gösterişlerim...
Ve o ülkeye ayak bastığımda, havaalanından ayrılıp da gidiyor olduğum yer, evim oluyor. Yorgun, çoğunlukla uykusuz ama çokça heyecanlı, yuvama gidiyor oluyorum. Kısa da kalacak olsam o şehirde, acelem yok, telaşım yok: "Güzelce bir duş alayım, sonra hoop hemen market, akşam evde bir güzel dinlenirim... Belki mahallede bir tur atarım en fazla.." diyorum...
Vardığımda beni ev sahibim karşılıyor çoğunlukla. Bazen sadece el sıkışıyor, bazen de sarılıp kucaklaşıyoruz, kırk yıllık dost gibi. Ve ben güzel evimin- nihayet- her bir yerini canlı canlı keşfederken, ev sahibim bana elinde bir liste ya da harita, turistik bölgeleri anlatmaya koyulmuş oluyor genellikle. Gülüyorum tatlı tatlı ve diyorum ki, "Çok teşekkürler... Peki siz nerelere gidiyorsunuz, bana ondan bahsedin lütfen!" Ve işte tam da bundan sonra alıyorum 'asıl listeyi'.
Ve ev sahibim gidiyor, ben evimle baş başa kalıyorum.
Çoğunlukla minik, sevimli ama mutlaka balkonlu ya da şanslıysam bahçeli evimle.
İstediğim bütçeye ev bulmaya çalışıp kaşı gözü yararken annem diyordu bana bazen: "Aman kızım, niye illa balkon diye tutturuyorsun?"
Çünkü seviyorum, çünkü mahalleyi, sokağı seyredebiliyorum, çünkü açık havada vakit geçirmeye tutkunum, yaz ya da kış, fark etmeksizin.
Bir de şunu soruyorlar bana çokça: "Zaten vaktinin çoğu dışarıda, o şehrin sokaklarını gezerek geçmiyor mu? Niye illa ev tutma çabasındasın?"
Çünkü, o şehrin sokaklarını gezmeye çıkmadan önce, şahane kahvaltı sofraları kuruyorum kendime evimde, balkonumda. O şehrin sevimli marketinden, manavından, o şehrin güzel insanlarıyla merhabalaşıp sohbet ederek, kasiyer kızla şakalaşarak aldığım, o şehre özgü kahvaltılıklarla....
Ben o kahvaltıyı ederken o mahallenin insanları, çalışanları otobüslere, metroya koşturuyor, kahvemi içerken onları seyrediyorum. Vedalaşırken, erkekler, kadınları bellerinden kavrayıp öpüyor, birbirlerine gülümsüyorlar, misal, kruvasanımdan koca bir lokmayı ısırırken ve onlara bakarken, ben de kocaman gülümsüyorum, kendi özlemlerime dalıyorum.
Komşum çıkıveriyor mesela tam o anda kendi balkonuna ve çamaşırlarını asmadan önce bana tatlı tatlı günaydın diyor, İngilizce, bense ona onun diliyle cevap veriyorum.
Nasıl mutlu oluyor...!
Sonra masamı topluyorum... Ya da, aman şimdi dursun, akşam gelince kaldırırım demenin tatlı pervasızlığını yaşıyorum.
Dışarıda, yine muhtemelen lokal mahallelerde ve sokaklarda geçirdiğim uzun ve yorucu günün ardındansa, merdivenlerinde ya da asansöründe komşumla karşılaşıp merhabalaştıktan, yaşlıysa belki torbalarını taşımasına yardım ettikten sonra, anahtarımla açıp adım attığım yer, lüks ya da şık ama ruhsuz bir otel odası değil, evim oluyor.
Sabah demlediğim kahvenin kokusu kalmış oluyor bazen, çıkarken yıkamaya üşendiğim yumurta tavası ocağın üsütünde, kahve bardağım hala masada...
Çoğunlukla sahibinin ruhunu yansıtan, içinde minik sevimli objeler, detaylar olan, sevimli banyoya atıyorum kendimi hemen, duş alıyorum, sonra kocaman yumuşacık ev havlusuna sarınıp, güzel bir müzik koyuyorum, bir kadeh de şarap, giyiniyorum...
Kendimi dinç hissediyorsam güzel bir akşam yemeği sofrası kuruyorum, eğer yorgunsam ya önceden kalanları ısıtıyorum ya da lezzetli bir sandviç hazırlayıp, balkonuma kuruluyorum. Ayaklarımı diğer sandalyeye uzatarak...
Civar evlerden mis gibi kokular geliyor bazen, komşularım akşam yemeği hazırlama telaşında belli ki... Bazen onların çatal bıçak sesleri ve sofralarının sevimli kahkahaları da doluyor benim soframa...
Yarın ne yapsam acaba diyorum bazen. Evde kalsam mı? Kaç kişi seyahatte "Yarın otel odasında kalsam mı?" der ki. Ama o soru çok hoşuma gidiyor benim, çünkü dedim ya, ne acelem var ne de listem.
"En iyisi evde kalayım. Akşama kadar balkonda kitap okurum, sonra mahallenin sevimli kafesinde birkaç bira içer, evime dönüp uyurum."
Bunu düşünmek o kadar güzel ki. Bu benim için o kadar büyük bir lüks ki.
İşte o an tüm kaslarım gevşiyor.
Şarabımdan bir yudum alıp, şöyle bir etrafıma bakıyorum. Mahalleme, komşularımın balkonuna, askıdaki çamaşırlarına, aşağıda bakkalını kapatan amcaya, işlerinden dönenlere, gecelere akmaya çıkanlara, köpeğini gezdirenlere, gelip geçen otobüslere...
Evimdeyim.
Sabah kahvaltıda ne hazırlasam dediğim, aa domatesim bitmiş, yarın ilk iş çıkıp alayım diye düşündüğüm, aman çiçekleri sulamayı da unutmayayım derdine düştüğüm, evimde...
Birkaç gün sonra kapısını kilitleyip çıkacağım ana kadar her bir noktasıyla benim olan, sevimli yuvamda.
Şimdi geri dönüp baktığımda, ne çok tatlı anı biriktirmiş olduğumu görüyorum o evlerde.
Ve tüm kalbimle şükrediyorum buna.
...............................................................................................................
2017 yazında Kalymnos'a günübirlik gidip, adaya bayılıp, biraları içip içip, dönüş feribotunun kalkmasına on beş dakika kala binmekten nasıl vazgeçtiğimizi KALYMNOS KAÇAKLARI -1- YAZISINDA yazmıştım.
Evet, feribot kalktı, ben arkasından hayali mendilimi büyük keyifle salladım, mutluluktan uçuyorum, sonra Gökhan'a baktım, adamın suratına gölgeler doluşmuş.
Haydaaa....
.. BİR ANDA KABUK DEĞİŞTİREN KOCA İLE UĞRAŞMA SANATI ..
Geminin GERÇEKTEN gitmiş olması Gökhan'da bir idrak, bir aydınlanma yaratmış olacak ki, içtiği biraların etkisi bir anda geçti ve pirelenmeye başladı.
G: Hadi kalk, kalacak otel bulalım hemen.
E: Yahu dur. Madem kalıyoruz, şurada rahat rahat oturalım biraz.
G: Amma rahatsın. Ya boş oda bulamazsak?!
E: Yahu ne olacak. Bulamazsak sahilde şezlongta uyuruz. Mis gibi yaz gecesi, yıldızlar... Romantik de hem.. (Gayet de ciddiyim o anda.)
G: Kafayı yemişsin sen. Sabaha karşı böbrek ağrısıyla zıplarsan görürüm seni. Hadi kalk.
E: (En sevimli yüz ifadesiyle) Bi bira daha?
G: Hayır. Kalk, hadi hadi hadi.
Kalktık. Bir yandan yürüyoruz, ben bir yandan fotoğraf çekmeye çalışıyorum, bu sebeple arada duraklıyorum ama benim adam olmuş mu size bir barut fıçısı! Yarım saat önceki Gökhan gitmiş, yerine başkası gelmiş, ben durakladıkça küplere biniyor, hadi hadi diye. Tatlı tatlı idare etmeye çalışıyorum ama ı-ıh, hiçbir şekilde işe yaramıyor. O otel bir an önce bulunmaz ve oda tutulmazsa öleceğiz sanki.
Diğer yandan huyum kurusun, güzel bir kare yakaladım mı durmaya ama bir yanda da onu yumuşatmaya çalışmaya devam ediyorum, o da söylenmeye, gerilmeye ve daha da çok gerilmeye devam ediyor.
Sonuçta, küstük! Evet, resmen küstük.
O beni aşırı rahat olmakla (beni böyle bir insan yapan kendisi olduğu halde), ben de onu tatilimizi burnumuzdan getirmekle suçluyorum sürekli, derken kısa süre içinde otelimizi bulduk, odamızı tuttuk.
Hemen sahile, limana bakan, Kalymnos'un göbeğinde, nefis deniz manzaralı bir odaydı, gökyüzü pembeleşmeye başlayıp nefis bir hal almıştı ama o kadar mutsuzdum ki o anda ve şu güzelim ortamı zehir ettiği için o kadar kırgındım ki ona, ne deniz gördü gözüm, ne manzara. O duştayken, balkonda bir bira açıp harıl harıl yazı yazarak sakinleşmeye çalıştım.
O son derece suratsız şekilde duştan çıkıp giyindi, ben an az onun kadar sevimsiz halde hazırlandım, biraz daha didikledik birbirimizi ve "Çıkalım bari.." dedik.
Sonra sokağa çıktık, ve barıştık!
Evet aynen böyle oldu. Nasıl oldu biz de pek anlayamadık ama ya küs kalmanın bir faydası olmadığını anladık ya da Gökhan uzaklardan gelen uzonun kokusunu aldı, bilemiyorum.:)
El ele, tatlı tatlı bir süre gezdikten sonra, tam meydanda çok keyifli bir restorana oturup, gelsin biralar, gitsin uzolar derken harika bir gece geçirdik. Bir yandan da şöyle bir muhabbet gelişti:
G: Menüde uzo 1.5 euro yazıyordu ama el yazısıydı, yanlış görmüş olmayalım?
E: Doğrudur herhalde, 15 olacak değil ya...
G: Yok tabii 15 değildir.. 1.5'tur.. Allah allah...
O zaman euro'yu dört ile çarpıyoruz ve son derece tatlı bir mekanda 6 TL'ye uzo içiyor olmanın keyfiyle kafalarımız daha da bir güzel oluyor sanki! Kızarmış balıklı, karidesli, salatalı ve içkili sofraya hepi topu 45 euro hesap gelince ben içimden düşünüyorum, "Acaba hiç dönmesek mi? Ya da daha da mı uzun kalsak?" Sonra tabii hemen vazgeçiyorum, malum yeni barışmışız.
Limanda biraz daha yürüyüş yapıp, keyifle odamıza dönüyoruz.
.. CISCIBIRLAK ve DIMDIZLAK ..
Sabah yataktan kalkıp, karmaşık saçlarım, çıplak ayaklarım ve mayışık gülümsememle balkona çıktım. Gökhan'la aramız süper, harika bir manzara ve "Ohh.. İşte buradayız hissi." O gün için denize gitmeye karar vermiştik, benden mutlusu yoktu.
Sonra bir an düşündüm, şöyle bir gözlerim açıldı, kaşlarım hafiften yamuldu: "Eee ama bizim yanımızda hiçbir şey yok ki!" Bunu o an idrak etmek de ayrı bir kafa tabii, gece uzolar beynimizi bloke etmiş zaar.
Günübirlik diye gelmişiz. Mayoyu, havluyu, güneş kremini falan bırak zaten, ne yedek giysi var yanımızda, ne çamaşır, ne diş fırçası, deodorant, hiçbir şey! Kitap bile almamışız.
"Aaa" dedim birden, "Ne yapacağız?!" Sonra kendimi sakinleştirdim hemen, "Neyse canım, buradan alıveririz hepsini, ne olacak.."
Ne mi olacak? Seyret de gör!
.. KART MI? O DA NE? ..
Odadan çıkıp dışarıda keyifli bir kahvaltı yaptıktan sonra, bizi plaja götürecek otobüsün kalkmasına daha çok var, hadi dedik alışveriş yapalım. Bu arada, yanımızda günübirlik gezme için ayarlanmış nakit paranın sadece biraz fazlası var, bir de kartlarımız.
Diş fırçası, deodorant vs.. gibi şeyleri marketten çabucak hallediverdik. Sıra mayo, çamaşır, havlu gibi şeylere gelince, aa o da ne..
Giriyoruz bir dükkana, bir şey beğeniyoruz alacağız, "Sorry, no card!"
Başka yerde,
"Sorry no card!",
Bir diğerinde,
"Sorry no card!"
Aaa, bu ne yahu! Herkes papağan gibi, no card, no card!
Nakit versek paramız çok azalacak, sonra yiyip içeçeğimiz yerlerde de kart geçmezse bulaşık yıkamak zorunda kalacağız! Aldı mı bizi bir düşünce...
Sonunda, "Neyse boşver, illa beğendiğimiz şeyleri alacağız diye bir şart yok, neyi ucuza bulursak onu alalım.." dedim.
Gökhan'ın dönünce bir daha yüzüne bakmadığı kırmızı şort mayo o tatildendir mesela. Benim incecik, hemen ıslanan ama çok sevdiğim, "Feel Greece" yazan havlum da. Böyle böyle oradan buradan bir şeyler toparladık ve atladık otobüse, doğru plaja!
.. FARKI FARK ET, HİSSET, YAŞA ..
Yerlilere sorup da öğrendiğimiz birkaç deniz bölgesi içinden Massouri'yi seçtik plaj için. Ben alnımı otobüsün camına yapıştırmışım, içinden geçtiğimiz yollara, köylere, evlere büyük bir keyifle bakıyorum, Gökhan ise tabii ki telefonuna kapanmış.
Derken çok cici bir bölgeye vardık. Baktığında aynı Bodrum aslında. Evler, marketler, restoranlar, plaja kıvrıla indiğin yollar, hediyelikçiler, çiçekler, manzara.. Ama ben "Amaan burası da aynı bizim ora gibi. Boşuna gelmişiz." kafasından çok uzak bir insan olduğum için, bütün ruhumla farklılıklara, etrafımda konuşulan dile, duvarlardaki asla anlamadığım yazılara, insanların tatlılığına, yani kısaca hissedebildiğim Yunan ruhuna vantuz gibi yapıştım, her bir anın zevkini, Bodrum'da değil, Kalymnos'ta olduğumu idrak ederek çıkarttım.
"Evet aynı kum, aynı güneş, aynı deniz ama bambaşka bir ülkedeyim." diyerek...
Gökhan bu konularda benim kadar hassas olmasa da, ona da "Aaa Yunanistan'dayım ben aslında!" dedirten şeyler oldu tabii. Plajın hemen üstündeki nefis manzaralı restoranda, 2.5-3 euroya biraları götürürken, mis gibi Feta peynirlerine, Bodrum'un yarı fiyatındaki hamburgerine yumulurken, "Ohh" dedi, "Ne güzel burası yaa..."
Tuzlu saçlarımla, üstüme şöyle bir tutturduğum pareoyla, tatlı tatlı çalan Yunan müzikleriyle, buz gibi biram ve patateslerimle pek bir keyifliyken, kafamı kaldırıp Gökhan'a baktım ve şunu düşündüm,
"Evet, o da çok mutlu."
.. BÖBREKLERE DİKKAT! ..
Nefis, çok dinlendirici, harika bir plaj sefasının ardından otobüse atlayıp merkeze döndük, duşlarımızı alıp tekrar çıktık. O gece ne yedik, içtik, hatta nerede yedik hiç hatırlamıyorum ilginç bir şekilde. Aklımda tek kalan, o çok değişik sokaklar oldu...
Benim "Fotoğraf çekeceğim" diye tutturmamın üzerine, daldık bir yerlere. Nerede olduğumuzu, yolun nereye çıkacağını bilmeden, "kare yakalama" sevdamın peşinde geziyoruz. Öyle bir sokaklara girdik ki, değil sokak lambası, evlerin bile ışıkları yok! Kapkaranlık! Kafamızı kaldırıp da bakınca binaların çoğunun da terk edilmiş, eski püskü, yıkıldı yıkılacak durumda olduğunu gördük. Ara ara bazı evlerden cılız bir ışık sızıyor, o kadar. Gökhan yine pirelendi tabii:
G: Kızım yürü, ne biçim sokağa soktun bizi, hadi gidelim..
E: Ay ama çok gizemli ve hoş değil mi Gökhan? Film seti gibi. Bayıldım ben buraya! Gitmem. (Bkz:İnatçı keçinin dönüşü. )
G: Yahu kimseler yok, göz gözü görmüyor. Fotoğraf da çekemezsin bu karanlıkta, hadi..
E: Uzun pozlarım ben de o zaman! Gitmeyelim.
Pozlamanın "uzun" kısmına iyice morali bozulan Gökhan döktü incisini:
"Eylül vallahi böbrekleri kaptırırız biz burada, yürü gidelim!"
Uzun pozlama tabii ki yalan oldu ama çok da acele etmeden, metruk binaların, karanlık sokağın ürküten ama diğer yandan da garip bir zevk veren ruhunu içimize çeke çeke, hatta yol üstünde bir yerde rastladığımız ayin gibi bir şeye baka baka merkeze vardık.
.. İYİ Kİ..
Sabah erken uyanıp, hepi topu üç beş eşyamızı topladık. Gökhan kapıda dikilirken ben, balkonumuzla, manzarayla ve odamızla vedalaştım. Kaldığı hastanenin odasından çıkarken bile hüzünlenen biri için şaşırtıcı bir durum değil tabii, Gökhan da sabırla bekledi.
Salaş bir kafenin dış masasında lezzet olarak son derece uyduruk ama verdiği his olarak pek güzel bir tost yiyip, kahvelerimizi içtikten sonra iskeleye vardık.
Pasaportlar damgalandı, limandaki dökük, kantin gibi yerden son frappeler alındı ve kalkacak feribotun yanına varıldı.
Elimde frappemle, taşa oturup ayaklarımı denize sallandırdım.
Bitmişti, gidiyorduk, hüzünlendim. Ama sonra dedim ki kendime, "Üzülme. Aslında iki gün önce gidecektik, şimdi ise heybemizde nefis anılar biriktirmiş olarak dönüyoruz.. İyi ki kalmışız!"
Hani bir balon vardı çocukluğumuzda, şişirip bırakırsın, öte öte deli gibi uçar, havada söner ve kim bilir nereye düşer. Serseri mayın gibi.
Bir de klasik uçan balon vardır, elinden kaçar ya da kendin bırakırsın, tatlı tatlı havalanır, yükselir, süzülür, seyretmeye doyamazsın...
İşte hayatı spontan yaşamayı, bu iki balon arasındaki fark gibi görüyorum ben.
Her zaman nereye ineceğini bilemeyebilirsin tabii ama kendi hamurunca, kendi doğrularınca yaşayıp, diğer yandan hayatın süprizlerine de kapılarını ve kollarını şöööyle kocaman açmak muhteşem bir şey.
Planlar yapılır, planlar değişir, yollar çizilir, yollar bozulur.
Tüm bunların arasında, o an yaptığından ya da yapmadığından mutlu musun, bence önemli olan tek şey bu.
Eskiden planlarında ani değişiklik olduğunda aşırı gerilen, "Bu akşam size gelelim mi? / Bize gelir misiniz?" gibi sorularda eli ayağına dolaşan, hayır deme konusunda beceriksiz, çat kapı gelinmesinden nefret eden (gerçi bundan hala hiç hoşlanmam), gereksiz durumlarda aşırı panikleyen, kontrolün elinden kaymaya başladığını hissettiği anda titremeye başlayan bir insandım.
Sonra... Hayatıma Gökhan girdi.
Vasıtalara hep son anda koşarak yetişen -ve asla kaçırmayan-, gevşeklik sınırına dayanacak kadar rahat, birçok durumda sakin, paniklemek yerine çözüme odaklı ve nasıl oluyorsa her problemi de bir şekilde çözen Gökhan.
Ben de ömrüm boyunca "Mükemmelim deme, hatta mükemmel olma. Ama mütemadiyen kendini sorgula, sana iyi gelmeyen, zarar veren bir yönün varsa değiştir, geliştir." kafasında bir insan olduğum için, bu adam beni bambaşka bir Eylül yaptı! Hatta bazı durumlarda boynuz kulağı geçti bile diyebilirim!
Ama bu benim kişisel gelişimimin değil, tüm bu 'rahatlayışlarım' doğrultusunda yaşadığımız son derece muzur ve sevimli bir seyahatin hikayesi.
.. HADİ KALYMNOS'A ..
Sene 2017, aylardan ağustos, Bodrum'dayız. Turgutreis'ten her gün Yunan Adaları'na sabah git-akşam dön seferler yapılıyor ve bunlardan biriyle kendimizi Kalymnos'a attık. Daha önce bu şekilde Kos'a gitmiş ve akşam olduğunda, yani aslında adanın en güzel saatleri başladığında, tabiri caizse popomuza baka baka geri dönmüştük.
Kalymnos'a vardığımızda bir saat pasaport kuyruğunda harcanan sürenin sonunda kendimizi adanın sokaklarına attık.
Plan: Önce kahvaltı, sonra bol bol gezip fotoğraf çekmek, akşama doğru bir yerde oturup yemek yemek ve sonra feribota atlayıp evimize geri dönmek.
Peki ya olanlar?
.. BİR KOKU GELİYOR SANKİ ..
Evet, keyifli bir mekanda omlet + harika frappeler eşliğinde yapılan kahvaltının ardından kendimizi ara sokaklara atıp, o sevimli evlerin, pazar günü olmasından dolayı birçoğu kapalı olan dükkanların, kiliselerin, incik boncukların, dar ve yüksek merdivenlerin, pencerelerden sarkan rengarenk çiçeklerin, sevimli yerlilerin arasında fotoğraf çekmeye verdik. Sıcaktan dolayı pişerek ama son derece keyifle geziyorduk.
Sonra ara sokaklardan birinden burnuma bir koku geldi. Kızarmış balık kokusu. Mis gibi. Beyni burnundaymışçasına yaşayan bir insan olarak hemen o tarafa yöneldim.
Turist kalabalığından uzak, dışarıda minik ve salaş masaların olduğu,gölgelik, tatlı tatlı esen, insanların bir yandan balıklarını yiyip içkilerini içerken, diğer yandan keyifli bir rehavetle sohbet edip gülüştükleri harika bir yer! Üstelik hem mekanın ruhundan, hem de konuşmalarından anladığım kadarıyla burası yerlilerin geldiği bir restoran! Kısacası, tam benlik.
Gökhan'ın klasik "Oturmaya mı geldik, birkaç saat daha gezelim, sonra geliriz yemeğe." demesine rağmen, iyi ki oturduğumuz yer. Çünkü burası yerlilerin denizden çıkıp gelip, yemeklerini yiyip tekrar denize dönmelerinden sonra kapanan, gece falan açık olmayan bir mekanmış! Tekrar söylüyorum: Tam benlik!
Kapanana kadar oturduğumuz saatleri hayatımın en keyifli anlarından sayabilirim. Yediklerimizin lezzeti, ortamın sevimli salaşlığı, art arda içtiğimiz Alfa'ların üstümüzde yarattığı tatlı gevşekliğin mutluluğu, yan masalardan masamıza dolan Yunanca sohbetler ve o sevimli yerli kahkahalar bir yana, mekan sahibinin canayakınlığı bizi bizden aldı.
Ortamda müzik yoktu, adam kapaklı, siyah, döküldü dökülecek bir cep telefonundan çaldığı şarkıları isteyen kişinin masasına bırakıveriyordu. Bizi de çok sevdiği için, o cep telefonu bizim masaya da geldi, Türkçe Yunanca karışık muhteşem düet parçalarla birlikte!
O mekanda aldığım keyfi ben bile tam olarak kelimelere dökemem inanın.
Yerlilerin yavaş yavaş denize dönmesinden ve abimizin yolluk olarak bize birer bira daha ikram etmesinden sonra, son derece uygun olan hesabı ödedik ve restoran kapandı.
Kalkınca marketten birer kutu Mythos alıp, içerek gezmeye ve fotoğraf çekmeye başladık. Biraz ara sokaklarda, biraz deniz boyunda, çokça ağaçların arasında dolaşıyoruz.. Ada güzel, eski evler güzel, hava güzel, bizim kafalar hepsinden güzel!
Ve benim içimde coşkuya karışmış koca bir hüzün, çünkü feribotun kalkmasına bir buçuk saat kalmış ve kafamda sadece şu cümle dönüyor: "En güzel saatinde bu harika adayı bırakıp nasıl döneceğiz?" Başka bir ses de usulca ve hin hin fısıldıyor:
"Keşke dönmesek..."
Sonunda, yeter bu kadar gezmek deyip, kalkışa bir saat kala, feribotun gelişini görebileceğimiz bir tavernaya oturduk, geldi biralar. Ah o biralar. :)
.. MENDİL SALLAMANIN DAYANILMAZ CAZİBESİ ..
O kadar istemiyorum ki dönmeyi, oturduğumuz andan itibaren Gökhan'ı didiklemeye başladım.
"Ya aslında kalınabilir burada. Olmaz mı? Sonuçta tatildeyiz, döneceğimiz sorumluluğumuz mu var. Ha Bodrum, ha Kalymnos."
Gökhan'dan tepki "Aa yok nasıl olacak o.. Planı bozmayalım, nasılsa yine geliriz.."
Ben vazgeçer miyim: "Yani.. Planlar bozulamaz mı? Azcık spontan davranılamaz mı? Çok keyifli olabilir, bir düşün.."
Baktım adam direnç gösteriyor, bol bol şerefe yaparak ilk biraları bitirtip, ondan habersiz ikincileri söyledim. Yakınlarım iyi tanır beni, taktik, numara bilen biri değilimdir hiç, hele de erkekler konusunda ama orada kalmayı artık nasıl istediysem, içimde yıllardır saklı kalmış fettan Yeşilçam kötü kadını gözünü açtı ve adamı sarhoş edip kalmaya ikna decek zaar!
Feribotun gelmesine kalmış on beş dakika, ben hala sondaj yapıyorum.
"Ay yok benim hiç dönesim yok. Bu ada bırakılır mı? Hem düşünsene gecesi ne güzeldir. Balık sofrasında uzoları da götürürsün bak.. Çok keyifli olur!"
Gördüğünüz gibi, eğer taktik bilen bir kadın olsaydım, onca dil dökeceğime, balık sofrası ve uzo kozunu en başta kullanırdım!
Veee... Gözündeki "Acaba?" ışıltısını gördüğüm anda içimden dedim, "Tamam buradayız. Yaşasın!"
Sonra feribot geldi. Biz o sırada çok matrak Instagram hikayeleri çekip paylaşmaya başladık, feribotu kaçırmak üzerine.
Yolcuları aldı, görüyoruz. Biz videolara devam. Saati geldi, geçti, kocaman gülerek gemiye kadeh kaldırıyoruz.
Sonra,vakti geçti, hala yerinde duruyor.
Ben bir an önce kalksın istiyorum, adam vazgeçer falan. Bir de dediğim gibi son anda vasıtalara yetişme konusunda da uzman. Beni de takar peşine, tam kalıyoruz derken kendimi feribotun tahta banklarında oturuyor bulurum diye aklım gidiyor!
Geminin yolcu listesi var, isimlerimiz kayıtlı ama ortada yokuz, belli ki bekliyorlar, hababam düdüğe asılıyorlar, ben muzur muzur gülüyorum, hadi tamam gelmiyoruz işte, size güle güle diyorum, derken nihayet hareket etti.
Ohh. Arkasından hayali mendilimi sallamak kadar keyiflisi yoktu o anda. Sevinçten içim içime sığmıyordu.
Ama...
Gel gör ki, geminin GERÇEKTEN GİTTİĞİNİ idrak eden Gökhan bir anda biraların etkisinden çıktı ve bir aydınlanma (ya da kararma mı desek!) yaşamaya başladı.
İşte bunun sonrasında yaşananlar ve orada kaldığımız süre boyunca olanlar, en kısa zamanda, ikinci yazıda gelecek!
Takipte kalın!
...
İkinci yazıda:
- Bir anda kabuk değiştiriveren koca ile uğraşma sanatı.
- Günübirlik geldiğin adada, yedek kıyafetsiz, çamaşırsız, kısıtlı bütçeyle kalakalınca ne yaparsın?
- Böbrekleri kaptırır mıyız dedirten karanlık sokaklarda turlar.
- Muhteşem bir plaj günü.
- 1.5 Euro'ya uzo içmenin tarifsiz keyfi.