Sayfalar

6 Ekim 2011 Perşembe

Korkunç Köpek Mısır!





Büyük sayılabilecek bir sitede oturuyorum ve her sabah kalktıktan hemen sonra köpeğim Mısır'ı dışarı çıkartıp gezdiriyorum. Mısır'ın ailemize katıldığı günden beri, sitedeki çocukların çoğunluğunun köpekleri sevdiğini gözlemledim. En azından Mısır'a bayılıyorlar!.. Sanırım açık renk ve kıvır kıvır tüylü olmasının bunda büyük payı var, çok sevimli geliyor ufaklıklara.

Hem oğlumu seviyorlar diye hem de yeni nesil hayvan sever yetişiyor diye çok mutlu ediyordu bu durum beni.

Yazı geçirmek için siteden ayrıldım, Bodrum'a gittim. 3-4 ay kaldım, yeni döndüm. Ve bu sabah uyandıktan sonra yine oğlumu aşağı indirdim gezdirmeye.

Yürüme yolumuzun üstünde bir ilkokul var. Eğer tenefüs zamanına denk geliyorsak, genelde Mısır'ı gören çocuklar (özellikle kızlar) bahçe demirlerine yapışırlar ve ayy ne şirin köpeeek, heey kuçu baksana, adı ne köpeğiiin tadında seslenişler yaparlar bize doğru. Ben de gülümserim onlara. Bazen oğlan çocukları da seslenir, şşşt köpek heey gibi. Köpeği çağırıyor aklı sıra. Hayvan bakmayınca daha da bağırıyor falan. Bunlara da güler geçerim.

Ancak bugün durum birazcık(!) farklı oldu. Şöyle ki:

Bir iki tane yüzünü görmediğim oğlan çocuğu seslenmeye başladılar yine bahçeden.

İğrenç köpek!

Allah allah, yanlış mı duyuyorum acaba dedim. Sonra bir daha:

İiiğğrenç köpeeek!.. Kötü köpeeek!

Valla doğru duymuşum. Gayet net yani. Durmadı da üstelik, devam:

Ablaaa, kötü köpek ooo!..(Bilmemne) bokuna benziyoo! İğrenç köpek!

Saydırıyor velet.

O bilmemne'nin yerine gelen şeyi anlayamadım doğrusu. Şok oldum. Normalde yoldan geçen biri köpeğime kötü bir laf etse, o lafı ettiğine pişman ederim, bu konuda çok katıyım. Ama bu tuhaf velete ne dersin? Ne denir?.. Amacı zaten köpeğin sahibini kızdırmak olan bu minik zavallıya dönüp bakmadım bile. Ekmeğine yağ sürmek istemedim açıkçası, oradan bağırdığıyla kaldı.

Dışarıdan bakıldığında aslında komik de gelebilir insana bu durum. Zibidinin teki kötü köpeeek, bilmemnenin boku diye gırtlak patlatıyor oradan! Ama ne yazık ki bana komik gelemedi. Çünkü masum olması gereken bir çocuğun, dünyanın en masum yaratığı olan köpek canlısına karşı bu kelimeleri kullanması, en önemlisi de böyle bir tuhaf ruh hali içinde olması beni korkuttu. Bu çocuğu nasıl bir anne-babanın yetiştirdiğini çok merak ettim doğrusu.

Kafam bunlarla meşgul şekilde 15-20 saniye yürüdüm yürümedim, bu sefer karşıma 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu ile babası çıktı. Bizden uzakta olmalarına rağmen kız başladı: 

Köpeeek, köpeeeek, köpeeek!

Babası, süt şişeni tut kızım, kucağıma alayım seni dedi. Ama kız aynen devam: Köpeeek, köpeeek!

Hay allahım!..Sırayla mı geliyorsunuz kardeşim? Köpeek, köpeeek. Başka laf da yok ha, tekrarlayıp duruyor bağıra bağıra.
Yanlarından geçtim gittim, kız hala devam, aynı nakarat! Babası da yazık, tamam kızım geçti bak, bir şey yapmaz o sana, diyor.
Hah dedim, tamam. Adamcağız mülayim. Bu veleti anası mundar etmiş, belli. 

Oğlumun da dünyadan haberi yok. Ondan korkmuşlar mı, bok mu demişler, umurunda değil yavrum, otları koklayıp duruyor.
Neyse, gezimizi tamamladık, sabah havasını da içimize çekip dönüşe geçtik. Apartmanımıza vardık ve asansör beklemeye başladık. 

Asansör geldi, kapılar açıldı. Ve daha kapının açılmasıyla birlikte içeriden bir çığlık! Yerimde zıpladım resmen. Asansörün içinde insan varmış.

Bunu daha önce de yaşadım. Kapılar açılıyor, içerdeki insan Mısır'ı görüp ayyy diye bağırıyor bir an, ama sonra ay pardon aniden görünce korktum, ahh canım pek tatlıymış falan diyorlar. Çok normal bir insan tepkisi yani.

Bu sefer de yine böyle oluyor sandım. Yirmili yaşlarda iki kız. Biri bastı çığlığı. Dedim ya, ben bile yerimde zıpladım, o derece. Sonra gülümsedim. Ama baktım  o gülümsemiyor!..Bu defa farklı, çünkü hatun çığlık atmaya devam ediyor.

Götürün onu!

Af buyur?! Nereye götüreyim? dedim içimden, bir şey yapmaz, geçin dedim, dışımdan.

Ama yoook, kız kararlı, sesini en tiz ne kadar çıkarabildiğini illa ki test edecek! 

Götürün onu, götürün onuuu!!

İnadına kazık gibi çakıldım olduğum yere, bir milim kıpırdamadım. Zaten geçebileceği bolca yer vardı. Sımsıkı tutuyorum işte köpeği, görmüyor musun, geç git asabımı bozma be kızım! Elimle geçin der gibi işaret yaptım. Arkadaşı da hadi geç, hadi çık tamam falan diyor. Kız bir iki daha çemkirdi, sonra zıplaya zıplaya çıktı. Hey allahım yaa, çattık der gibi bir el hareketi yaptım, tam asansöre girerken de tedavi olun! dedim. İnşallah duymuştur. 

Korkana saygım vardır, yazık üzülürüm de ama bu başka bir şeydi, tek kelimeyle klinik vakaydı. Gerçekten tedavi görmesi gereken tiplerden.

Yani lafın özü, ben böyle şey görmedim kardeşim! Bir sene boyunca herkes köpeğine canım cicim yapsın, yazın uzaklara git, geri dön ve gelir gelmez böyle bir şeyle karşılaş!

Acaba hala uykuda mıyım, dedim. Belki ben uyurken Mısır yatağa geldi, beni sıkıştırdı, ne bileyim, oramı buramı çizdi, ya da suratıma hohladı falan da, böyle bir rüya görmeme mi neden oldu acaba? Ama yok, o veletin ettiği laflar ancak bir rüyaya yakışacak türden olsa da, o kızın cırıl cırıl sesi gerçekten gerçekti yani. 

Rüya olmadığını iyice anlayınca başka ihtimaller sıralamaya başladı yaratıcı zihnim:

Biri bana sinir oluyor. İntikam almak, gıcık etmek ya da sadece dalga geçmek istiyor ve bunları parayla tutmuş. Ben dışarı çıkar çıkmaz sırayla göndermiş hepsini... 
"Hadi oğlum göster kendini, aferiin, hadi kızım şimdi sıra sende...Çıldırtın çıldırtıııın!"

Ya da, 

Mısır Bodrum'a gidince bütüüün hayvan sever çocuklar siteye küsmüşler ve başka siteye taşınmışlar. Olamaz mı yani?

Şöyle de olabilir:

Son zamanlarda çok çalıştık, çok yorulduk, üstüne de uzun yol falan binince biz yanlışlıkla başka siteye geldik!.. Başkasının evine girdik hatta ama yorgunluktan bunu bile fark edemedik.. Bura bizim site değil yani. 

Tamam biraz uçmuş olabilirim. Şu sanki biraz daha mantığa yakın gibi:

Ee yaz günleri yeni bitti tabii, havalar da epeyce sıcakmış İstanbul'da. Bunların topunun başına güneş geçmiş burada. Nem de var tabii. Etkilenmiş bunlar etkilenmiş, yazık. Neyse, geçer herhalde zamanla. Naparsın...

Yoksaaa..? 

Yoksa yoksaaa, benim Mısır'ım gerçekte kara pelerinli, koca dişli bir canavar da, sadece bana ve babasına mı minik, beyaz, kıvırcık ve sevimli görünüyor?? Aman allahımmm, haaaaayyyıııırrrr!...

Hayır.

D.

Yani, hiçbiri.

Bu insanların hepiciği toptan kafayı yemiş kardeşim, cevap işte bu!



5 Ekim 2011 Çarşamba

Cam kenarı senin neyine?






































Bir çok insan gibi ben de bir cam kenarı düşkünüyüm. Şehir içi otobüs, şehirler arası otobüs, taksi, uçak, vapur fark etmez, yerim mutlaka cam kenarında olmalı. İstisna yaptığım tek bir araç var; bisiklet!...

Fakat kendi kendime şu soruyu sormak istiyorum: Cam kenarı senin neyine?.. Tekerleğin üçüncü dönüşünde uyuya kalan bir insan olarak neden cam tarafını işgal edersin? 

Evet, aynen böyleyim.

Üniversite yıllarımda sabahları uyku sersemi olduğum için, akşamları da okulda yorulmuş olduğum için otobüste mutlaka uyurdum. Koridor tarafında otursam da fark etmezdi ve hatta koridor tarafında uyumak insanı oldukça rezil de eden bir şeydi. Onca insanın arasındasın ve bu insanların çoğunun, sen kalktığında yerini almak ümidiyle gözleri senin üzerinde. Ve sen uykuya daldığın anda kafan (aklının, mantığının, olgunluğunun simgesi olan o kafan) özgürlüğünü ilan edip acayip hareketler yapmaya başlıyor!.. Sanki vücudunla bağlantısı tamamen kesiliyor ve bi an sıçrayıp uyanıyorsun ki kafa sağa sarkmış, sonra bir daha uyanıyorsun, bu defa solu selamlıyor. Dik tutmaya çalışıyorsun hop aşağı, hooop yana. Yeni doğmuş kedi yavrusu gibi cebelleşip duruyorsun. Onca insanın içinde. Vah vah yani. 

Hal böyle olunca cam kenarına oturmak kurtarıcı oluyor. Her seferinde bu sefer uyumam, dışarıyı seyrederim diyorum ama ı-ıh. Olmuyor. Kafayı yaslıyorum cama. Çok mu konforlu bir uyku çekiyorum, tabii ki hayır!.. Otobüs dangıl dungul ilerledikçe sarsılıyor ve sarsıldıkça cam da benim kafamda adeta davul çalıyor! Ama olsun, en azından bunu sadece ben biliyorum, kimse bir şey fark etmiyor. 

Uzun otobüs yolculuklarında da durumum değişmiyor. Daha birinci molaya gelmeden hayaller alemine geçiş yapıyorum. Ve tabii ki yine cam kenarını işgal ederek!.. Yolculuk sırasında asla uyuyamayan, gözünü bile kırpamayan canım sevgilime ise koridor manzarası kalıyor! Bencilliğin de bu kadarı. 

Sevgilim ve cam kenarı ikilisini aynı cümle içinde kullanmışken, bir şeyi eklemeden geçemeyeceğim. Çok çok yakın bir zamanda, Bodrum'dan dönüyoruz. Ve Mudanya - İstanbul Yenikapı arası feribota bineceğiz. Biletimizi hep internetten alıyoruz, daha önce de bu  feribotları kullandığımız için hangi salonda gideceğimizi, hangi sıradan koltuk seçersek tuvalete yakın olacağımızı vs. çok iyi biliyoruz. Ve tabii ki koltuğumuzu cam kenarındaki sıradan alıyoruz. 
Aynen bu sefer de yaptığımız gibi.

Bodrum - Mudanya arası uzun bir kara yolculuğunun ardından iskeleye varıyoruz. Yolu bitirdiğimiz için yorgun ama çok mutluyuz. Geriye bir tek bir buçuk saatlik, keyifli feribot seferimiz  kalıyor. Deniz yolculuğuna da bayılırım!.. Geminin (hatta şehir hatları vapurunun bile) limandan yavaş yavaş ayrılması, terk ettiğin karanın senden giderek uzaklaşması hüzünle karışık bir keyif verir bana. Martıları izleyerek o uzaklaşmaya tanık olmak... Güzeldir kısaca. 

Bu feribot yolculuğunda da yapacağım şey bu. Uzun ve yorucu bir kara yolculuğunun ardından kendimi manzaraya bırakmak. Tatlı bir rehavetle yukarı çıkıyoruz. Salonumuzu buluyoruz. Koltuğumuz cam kenarındaki sırada. Biletten numarasına bakıyoruz ve kafamız aşağıda ,numaraları saya saya kendimizinkini bulmaya çalışıyoruz.

Sonunda sevgili koltuğumuzun numarasına geliyoruz ve kafamızı kaldırıyoruz.

DUVAR. 

Evet. Bildiğin duvar! 

Hani otobüslerde hatta uçakta da, camların arasındaki bölmeye denk gelirsin ve manzaran biraz kesilir ya. Bu öyle değil. Ne önden ne de arkadan görebiliyorsun dışarıyı. Upuzun cam kenarı sırasında,onlarca koltuğun içinden sadece iki koltuk duvara denk gelmiş. Sevgilim de internetten koltuk seçerken cımbızla çeker gibi bunlardan birini seçmiş bize, sağolsun! Sayesinde önce bir afallıyoruz ama sonra çok gülüyoruz bu duruma. Benim ağzımdan da hemen şu cümleler dökülüyor:

Neyse ya. Zaten deniz kenarından geliyoruz. Şimdi nankörlük etmeyelim. 1.5 saat de bakmayıverelim..

Uykum da var zaten. Bak cam kenarı yerlerde kafa camdan uzak kalıyo...I-ıh, uyunmazmış zaten orada.. İyi olmuş bu duvar, kafamı da koyarım oohh.. 

Daha iyi, daha iyi. Boşver sen. 

Cam kenarına düşkünümdür, evet. 
Ama mecburen duvara tosladığında, züğürt tesellisi candır.

Fotoğraf: http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=86892


11 Haziran 2011 Cumartesi

Hava sen benimle dalga mı geçiyorsun?


Giyim kuşam konusunda benim yaz sezonum  biraz geç açılıyor sanırım.
Mayısta insanlar altlarına şortları çekmeye başlarken ben ancak kapriye kadar yükseltebiliyorum çıtamı, Bodrum'a geçene kadar da böyle idare ediyorum. Hoş zaten ince elbiseler, etekler  gibi ifil ifil ıvır zıvırımı da Bodrum'da bırakıyorum. Sandalet moduna da genelde orada geçiyorum, burada da gidene kadar bez ayakkabılarımla takılıyorum. Evde de çorap ve bildiğin ev terliği ile geziniyorum.

Fakat iki gündür yoğun şekilde dışarılarda koşturuyorum. Sıcağın fena halde bunaltması ile afalladım zaten. Bir de insanların neredeyse hepsinin şirin şirin açık ayakkabılarla dolaşmasına fena halde özendim sanırım. Akşam evde otururken "Amaaan başlarım Bodrumuna..." dedim ve kurtuldum çoraplarımdan!...
Karda kışta bile geceleri asla çorapla yatamam ama gün içinde de çorapsız dolaşamam, donarım. İşte bu yüzden o çoraplarla -ev içinde de olsa- vedalaşmak benim için yaz sezonumu açma düğmelerimden biridir, hatta en önemlilerindendir. Dün gece bu düğmeye bastım ve bir mutlu oldum, bir ferahladım sorma gitsin!... Hatta ertesi gün giyeceğim sandaletlerimi de hazırladım bir heves.

Bu sabah uyandım. Kahve için ısıtıcıya suyu koydum. Her sabah önce köpeğimi dışarı çıkartıyorum ama çok dengesiz geçen bu baharda hergün mutlaka havayı kontrol etmek için kafamı balkondan uzatıyorum. Hani ekstra bir şey giymek gerekir mi diye.
Bugün de aynısını yaptım. Kafamı uzattım dışarı, gözlerim büyüdü, alt dudağımın aşağı sarktığını hissettim, öylece kalakaldım. "Yaaaa..." dediğimi hatırlıyorum.

Hava. Sevgili hava!.. Yapmış yine yapacağını. Sağolsun, fena halde bozmuş yine.

Gittim giyindim yeni(!) havaya göre. Sonra bir umut yine çıktım balkona, bir bakayım, belki ayaklarım üşümez diye. I-ıh. Yok, donarım eğer açık ayakla çıkarsam.

Öfff dedim, pöfff dedim. Döndüm, çişe çıkacağı için havalara zıplayan oğluma "Bugün de açamıyoruz sandalet sezonunu be yavrum.." dedim.

Çoraplarımı giydim. Üstüne bez ayakkabılarımı taktım.
Çıktım gittim.


Fotoğraf: 

10 Haziran 2011 Cuma

Atm Şaşkını. ( Eyvah Gitti Kart! )
























Dün dışarıda çok işim vardı. Hastaneye, nüfus müdürlüğüne gitmek gibi angarya işlerden keyifli incik boncuk işlerine kadar bir ton şeyi art arda halletmem gerekiyordu tek gün içinde. Bu yoğunluktan dolayı panik olmak yerine, "Günüm su gibi aksın, işlerim kolayca hallolsun..." diye dileyerek çıktım evden. Nitekim öyle de oldu. O kadar ki, büfeden sosisli sandviç almak bile benim nüfus cüzdanımı yenilememden daha uzun sürerdi!... Hal böyle olunca, angaryalar da bu kadar çabuk hallolup geriye sadece keyifli işler kalınca kelebek gibi uçuşarak dolaştım çarşıda. Annemle de buluştum, keyfime diyecek yoktu. Bir de sevgilimin banka işlerini yaptım, sonra gezdim dolaştım, her bir şeyi halledip çok yorgun ama mutlu döndüm evime.
Hani vücudunuz bitkin düşmüştür ama ruhunuz şendir, aynı o hesaptım ben. 

Gece hiç bir işe elimi sürmeden, devrilip dinlenmeye karar verdim. Her şeyi tereyağından kıl çeker gibi hallettim ya, hak ettim sözde. :/ 

Halt etmişim.

- Nerede O Kart Nerede?! -

Sevgilim "Aşkım kartları alabilir miyim?" dedi. "Tabii" dedim. İçinde kişisel eşyalardan boyalara, defterden kedi mamasına her şeyin bulunduğu bohçadan hallice çantama elimi daldırdım. Birinci kart, al canım. İkinci kart, buyur hayatım. Üçüncü ve enn önemli kart... Üçüncü kart?? Daha üçüncü kartı da vereyim düşüncesiyle elimi çantama sokarken üstümden bir serinlik geçtiğini hissettim.. Çünkü diğer kartları verirken, atm önünde onları kullandığım, sonra geri alıp çantama koyduğum anın görüntüleri de canlanmıştı beynimde. Üçüncü kart ile de paracıkları çektiğimi gördüm zihnimde, sonra hat kesildi..!! 

Evet, parayı çektim, sonra? Sonrası yok, hatırlamıyorum, kara delik. Hani yani "Başka işlem yapacan mı gurban? Kartını istiyo musun geri?" gibi şeyler de yok hafızamda, kaydedilmemiş onlar. Neden? Çünkü bu şaşkın insan, "Ne kadarını nereye yatıracağım..", "Aman düşürmeyeyim paracıkları..." diye paniklerken, atm ile ilişkiyi tamamen kesmiş. Atm falan yok, kart mart da yok, paralar havadan gelmiş sanki, kıçımı dönüp basıp gitmişim!... 

Ben tüm bunları düşünerek çantayı boşaltıyorum, astarlarını yırtacağım neredeyse!.. Sevgilim oradan "Şaka yapıyorsuuun. Şaka tabii değil mi? Şaka şaka?" diyerek paniğimi ve umutsuzluğumu beşe katlıyor... Çünkü biliyorum ki o kart o çantadan çıkmayacak. Dedim ya, onu geri aldığımın kaydı hafızada kesinlikle yok!.. Ama umut dünyası işte, biçare çantayı karıştırıp duruyorum. Sevgilimin cümleleri değişim geçiriyor bu arada. "Böyle bir şeyi nasıl unutursun? İnanamıyorum. Nasıl bu kadar (neydi laf) 'salapati' olabiliyorsun? O kart olmazsa şöyle olur, böyle olur.." vs... Tamamen haklı, gerçekten önemli ve yurtdışından geldiği için yenisini alması çok uzun süren bir kart. Ama ben zaten üzgünüm, fena daralmışım, panikteyim ve üstüne üstlük suçluyum!..  Hal böyle olunca ne yapar insanoğlu? Ya özür diler, ya da üste çıkarsın. Ben önce birinciyi yaptım. "Zaten çok üzülmüşüm görmüyor musun?? Ben senin yaptığın şaşkınlıkları böyle mi karşılıyorum, niye üstüme geliyorsun? Sen de şu gün şöyle yaptın, o gün böyle yaptın, ben sana bi'şey dedim miii?" tadında döküldüm. Ama adamcağız da ne yapsın, haklıydı tabii, çok normal bir tepki verdi. 
Üstüme düşen "üste çıkma" görevimi yerine getirdikten sonra mülayim halime döndüm ben de. O da "canın sağolsun" moduna geçti zaten, mutlu mesut sarıldık, benim şaşkınlığımla dalga geçtik ve tabii atm'nin o kartı yutmuş olmasını diledik.:)

Gece, ekşi sözlükte gezindim. Aynı haltı yemiş olan ve hatta benden daha da salak olan "kart unutucuların" hikayelerini okuyup kendimi iyi hissettim. Onların da aşağı yukarı aynı sebeplerden bu salaklığı yaptıklarını öğrendim, kendimi yalnız hissetmedim. İnsan psikolojisi işte. "Tek salak ben değilmişim." demek - sanki salaklığını yok ediyor da!- insanı mutlu ediyor. Ben de aynen öyle hissettim işte.

- Kart İmha mı Olacak?! -

Gece yattım.

Sabah 08.45, zınk diye kalktım. Önce zift gibi bir kahve. Zihnimiz açılsın ki, cümleler birbirine dolanmasın, di mi?

Sonra aradım malum bankayı. "Ben böyle böyle bi halt ettim, kartı geri isterim" dedim. "Ama" diye de ekledim, "unuttuğum sizin bankanın kartı değil, bambaşka bir kart." 

Gelen cevap şu, gayet kibarca: "O zaman o bankadan yeni kart talep edeceksiniz hanfendi. Başka bankanın olduğu zaman, unutulan kartları imha ediyoruz." 

İMHA mı? İmha mı dedin? Aha. 

Kadıncağızın kibar cevabının benim zihnimdeki simültane çevirisi: "Ohhooo kardeşiiiim... Sen de ne ahmakmışsın beee. Hem sevgilinin kartını unut git, sabah da elin ayağına karışarak bizi ara!... Bir de başka kartmış, pehhh. Çok alırsın sen kartını, sahip çıksaydın! Paracıkları kapıp koştura koştura gitmeseydin! İMHA EDECEĞİZ onu, paramparça edeceğiz. Aptallığına doyma. Ellerimizle yok edeceğiz onuu, nihohahaaa!..."

İmha kelimesini duyunca hissiyatım böyle oldu ister istemez ve ben de 'zihnimde' şöyle bir cevap verdim ablaya: 
"Yok ya! Sen kimsin be? Siz kimsiniz de bize ait bir şeyi imha ediyormuşsunuz? Ne hakla? Hele bi et, hele bi et bakiim ben napıyorum?.. Bana bak, dokunma sakın kartıma, dokunmaaaaa....!"

Ne yapayım. Çok panik oldum. 
Ama tabii ben de kibarca "imha mimha etmeyiniz, çok önemli bir karttır, lütfen beni şubeye bağlayınız" şeklinde konuştum. Şubedeki kibar beye de "İmha deyyorlar, yapmayın etmeyin, bizi de imha edersiniz." şeklinde döktürdüm. Adamcağız da "5 dak. sonra arayın, biz bir bakalım." dedi. Bu arada, ya kart şubede bile değilse, şerefsizin biri arkamdan onu çaldıysa düşüncesi de kurt gibi yiyor beynimi geceden beri.

Bekledim. Garanti olsun diye 10 dakika bekledim hatta, huyum kurusun. Sonra titreye titreye aradım amcayı. Hiç kastırmadı, hemen "Kartınız buradaymış, gelip alabilirsiniz" dedi!...

Ağzımdan çıkanlar şöyle: "Ahh çok teşekkür ederim, çok sağolun. Kimlikle gelmek yetiyor değil mi? ... Tamam... Evet, tamam. Çok teşekkür ederim, gün içinde geleceğiz. İyi günler."

Ağzım kulaklarıma kadar yay çizmiş iken, aynı anda zihnimden geçenler: "Hay allah senden razı olsun be adam!... Oh ohhh. Var ya kardeşim çok güzel haber verdin, çok sevindirdin beni. Allah da seni sevindirsin inşallah. Allah tuttuğunu altın etsin, ne muradın varsa versin!... Allah sevdiğine bağışlasın...Yaşa sen e mi?" 

Ve benzeri bir ton iyi dilek. Kocaman bir rahatlama. Tüm bunlar olurken uyuyan(!) sevgiliyi uyandırıp iyi haberi verme.:)

Dün gece "Ben bir daha elimi sürmem bu kartlara" demiştim, sevgilim de "Hayır, süreceksin ama dikkatli olmayı da öğreneceksin" demişti.

Ama yok. Almayayım ben. Valla istemem. Zira ben seneler önce babamın kartını da atm'de unutup gitmiştim. Evet, bu ilk değil. Sabıkalıyım yani. 

Bana kart mart vermeyin  kardeşim, paranızı kendiniz çekin, hepimiz rahat edelim.:)

 
Fotoğraf kaynak.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Karpuz gelince yaz da gelir!


Şu havaların dengesizliği beni de dengesiz yaptı!... Bir sabah uyanıyorum, mis gibi bir hava, bahar gelmiş!.. Oh, içim açılıyor.. Ertesi gün bir kalkıyorum, aman o da ne! Kış gelmiş yahu. Bildiğin soğuk yani. Bir gün önce tişörtle çıktığın sokağa, kabanla çıkmak zorunda kalıyorsun! Bir gün yaz, öteki gün kış, sonra bakıyorsun sonbahar, yine yaz, bir daha kış, ilkbahar derken şaşkına döndüm. Bu yüzden ne her sene yaşadığım ilkbahar coşkusunu yaşayabildim, ne de yaz geliyor diye heveslenebildim.

Ama bugün başka. Dışarı adımımı attığım anda "Hah tamam!" dedim, "Yaz gelmiş." Bahar mahar diye hiç bekleme, çünkü harbiden yaz gelmiş bugün! İstanbul'un o çok sevgili (!) bunaltıcı sıcağı üstüme çöktüğü anda anladım ki kış mış gelmez artık.
Valla ister bunaltsın, ne yaparsa yapsın umurumda değil..Sevdiğine kavuşmuş gibi mutlulukla, biraz da sonradan görme bir şaşkınlık hali içinde gezindim durdum evde. Balkonumun tadını çıkardım. Kahvaltı, öğlen yemeği, kahve keyfi hepsini balkonda yaptım... Açık havada bir şeyler yiyip içmeyi nasıl özlemişim! Ev dışında yenilen içilenleri saymıyorum çünkü aynı keyif değil. Alelade sebze yemeğini ısıtıp, poponda eşofman, elinde tabakla balkona çıkıp oturmak, o tatlı rehavet, açık havanın kokusunu evinde ve evinin doğallığı ile içine çekebilmek... İşte bu bambaşka.

Yani yazın gelişi beni tatlı tatlı sarhoş etti. Ama yetmemiş anlaşılan, dahası da varmış!.. Akşamın bir vakti erik ve çilek almak üzere markete gittik. Bu arada sıcak hava geldi ya, markette elim kolum dondurmalara sarkmaya başladı hemen.:) O sırada sevgilimin arka taraftan gelen sesi: "Karpuz alalım mı?" .. Karpuz?? Bildiğimiz karpuz? Kırmızı, kocamann, sulu sulu, yazın yenen meyve? Evet dedim, evet evet! Karpuz alalım. Çünkü yaz geldi bugün, karpuz alabiliriz artık!.. Yaz geldiyse karpuz alabiliriz, karpuz alabiliyorsak yaz gelmiş demektir. Olay budur. Tartışma bitmiştir.:)

Allahın tombalak meyvesinin bende yarattığı sevince, mutluluğa bak!.. Gerçi beni bu kadar coşturan karpuz mu yoksa karpuzla gelen yaz mı bilemiyorum. Önemi de yok. O şimdi dilimlenmiş bir şekilde buzdolabında soğuyor... Birazdan yiyeceğiz. Öncesinde uzanıp biraz kitap keyfi yapacağım. Fonda da nefis bir yunan müziği çalıyor.

Daha ne olsun? Ne olsun be kardeşim. Mis.



Fotoğraf:
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...