Çok ama çok özlemişim!
Ve gerçekten burnumda tütüyor.
Jeneriğini bile her seferinde hoplaya zıplaya izlediğim, her bölümünü içime çeke çeke, keyiften dört köşe izlediğim canım, biricik dizim.
Normal yayından izleyip, bir de ayrıca hepsini indirip, biriktirip ard arda üç-dört bölüm izleyebilme kapasitesine sahip olduğum, seyretmelere doyamadığım(ız) sevgili Avrupa Yakası! Ki her bölümün bir buçuk saat olduğunu düşünürseniz, ard arda üç-dört bölüm izleyebimek herkesin yapabileceği şey değil. Avrupa Yakası hastası olan kocam bile iki bölümde yoruluyor.
Bana ise bana mısın demiyor! Vaktim olsun, on bölüm saydırırım peş peşe.
Her bir karakterini ayrı ayrı sevdiğim ama tahmin edersiniz ki Burhan Altıntop'a karşı mazoşist bir sevgi beslediğim bu olağanüstü diziyi çok özledim gerçekten.
Neredeyse bütün bölümleri elimde kayıtlı duruyor.
Ve bence bu gerçek bir hazine!
Özlediğinde, keyfin kaçık olduğunda ya da şöyle yayılayım da hem güleyim hem nostalji yapayım dediğinde, hemen aç bir Avrupa Yakası, bak keyfine.
Ama ben bunu uzun zamandır yapmamışım.
Bugün kocam açtı bir bölüm.
Hem de Burhan Özel bölümü.
Yeme de yanında yat!
Onu bitirdik, Dursun özel bölümüne başladık.
Müthiş bir pazar keyfi!
Nasıl nasıl nasıl özlemişim!
Şimdi Yalan Dünya'yı da çok keyifle izliyorum.
Ama Avrupa Yakası'nın yeri gönlümde hep başkadır.
Hep "Aah keşke yepyeni, hiç izlemediğimiz bölümleri olsaydı!" diye düşünürüm.
Ama yine de eski bölümlere sahip olmak, onların keyfini yaşamak da bambaşka güzel.
Ömrüm olduğunca ara ara açıp bu keyfi kendime yaşatacağım.
Ve eminim ki hep aynı keyfi alacağım.
Benim gibi Avrupa Yakası'nı çok ama çok özleyenler var mı?
2 Mart 2014 Pazar
1 Mart 2014 Cumartesi
Bizim Evin Çöpleri!
Evet, itiraf ediyorum:
Ben tam bir çöp atma paranoyağıyım!
Siz şimdi doğal olarak soracaksınız, çöp atma paranoyağı nasıl bir insan türüdür diye.
Şimdi efendim, bizim evde çöpler öyle her evde alışık olduğunuz tarzda, yani, "Bu bitmiş, hadi hoop çöp kutusuna, bay bay!" tarzında atılmıyor.
Atılamıyor.
Ve bunun nedeni de - aslında her evde olması gereken - cam, plasitik vs. diye maddelerine göre ayırma gereğinden falan değil.
Bendeki bu durum tamamen hayvansal!
Ama sanmayın ki çöp atarken hayvani güdülerimin esiri oluyorum. (Böyle bir şey nasıl olabilirdi ki zaten, gözümde bile canlandıramadım!) Neyse.
Ben evimdeki çöpleri, sokaktaki hayvanları düşünerek ve buna göre paketleyerek atıyorum. Aslında bu hepimizin çok dikkat etmesi gereken bir konu ama bendeki biraz daha fazlaca pimpirikli hali.
Malumunuz, kapınızın önüne ya da konteynıra attığınız çöpleriniz anında kamyon tarafından götürülmüyor. Önce sokaktaki köpekler ve en başta da kedicikler tarafından bir ziyaret edilip, ifadeleri alınıyor. Karnı aç gariban bir kedicik gelip, bir iki parça yemek bulabilmek için attığımız torbaları umutla deşeliyor. Hele de hoşuna giden bir koku aldıysa, yiyeceğe ulaşmak için bütün torbayı bir güzel elden geçiriyor.
Peki bu elden geçirme esnasında, kokan yiyeceğe ulaşana kadar karşısına neler çıkıyor?
İğne? Jilet? Kenarları jilet kadar keskin konserve kutusu boşları? Az önce kırdığınız bardağın cam kırığı parçaları? Kesici cisimler, kimyasal maddeler? Ve daha neler neler!
Bir lokma mamaya ulaşmaya çalışan kediciğin ya da köpeciğin bunlara maruz kaldığını bir düşünsenize!
İşte bu yüzden ben bir iğneyi bile atarken on kere paketliyorum. Sanırsın paketin içinde iğne değil, dikiş makinesi var!
Cam kırıkları, oof of, hayatta en nefret ettiğim çöp kısmı. Gazete kağıtlarına kat kat paketleyip, bantlayıp, torbalayıp öyle atıyorum.
Kocamın tıraş bıçaklarının başlarını öyle bir bohçalıyorum ki, böyle kocaman top şeker gibi oluyorlar!
Boş konserveleri asla hemen atmıyorum. İlla içine bir şeyler tıkıyorum, dolduruyorum, sonra da yine milyon kat paketliyorum ve torbalıyorum, öyle gönderiyorum çöpe. Çünkü konserve kenarlarının nasıl jilet gibi kestiğini, yıllar evvel boş bir mısır konservesini şööyle süngerle döndüre döndüre yıkama gafletinde bulunduğumda çok acı şekilde tecrübe etmiştim. (Şu anda düşününce bile kanım çekildi yeminle!)
O zavallı kediciğin, konservenin dibinde kalan ton balıklarını sıyırmaya(!) çalışırken başına gelebileceği siz düşünün!.. Ya da boş kedi maması konservesinin dibine ulaşmaya çalışırken kafasını nasıl sıkıştırabileceğini!... Bunlar sık görülen vakalar.
Hal böyle olunca bizim evde çöpler hoop diye atılmıyor.
Temizliğe gelen abla bile alıştı bana. Birikmiş jiletleri, teneke kutuları falan atmıyor, bana getiriyor ki ben onları paketleyeyim.
Eh bu tarz atıkların paketleriyle birlikte çöp cüsselerini de ne kadar büyütebileceğini tahmin edersiniz. Şunun şurasında iki insan, iki köpeklik minik bir aileyiz. Ama çöpümüze bakan evde ayı sülalesi yaşıyor sanır.
Neyse.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Ohoo kardeşim biz çöp atarken bu kadar kendimizi kasamayız!" Öncelikle, bu zor bir şey değil, inanın. En azından elinizden geleni yapabilirsiniz. Benim kadar kasmanıza da gerek yok, ben ekstra paranoyak olduğumu kabul ediyorum zaten.
Ama en azından dikkatli ve duyarlı olmak adına, sokaktaki masumları yaralamamak adına şunlara dikkat edebilirsiniz:
- Yiyecek maddeleri ile kesici cisimleri ya da kimyasal maddeleri asla aynı torbaya atmayın.
- İçinde et olan (ya da kokusuyla kedilere cazip gelen herhangi bir şey) konserveleriniz bittiğinde, atmadan iyice sudan geçirip içindeki yiyecekten arındırın ki, masumlar o eti ya da yiyeceği yiyorum diye dillerini paralamasın.
- Cam kırıklarınızı mümkünse siz de paketleyin ve yiyeceklerden ayrı çöpe atın. Buna üşenmeyin. Ben bile bunca sakarlığımla, kırk yılda bir cam kırıyorum. Eh siz de her allahın günü bardak kırmıyorsunuzdur herhalde? Kırk yılda bir olunca da azıcık özen gösterebilirsiniz.
- Kürdanlarınızı da yiyeceklerinizle beraber atmayın. Çok ciddi yaralanmaya sebep olabilir.
- Kimyasal ürünlerinizin şişelerini ağzı açık olarak atmayın, mümkünse torbalayıp - ve tabii ki yiyeceklerden ayrı bir çöp torbasına - atın.
- Kesici ürünlerinizi başıboş atmayın, en azından kesici olan kısımları kamufle ediverin.
Bunları yapmak hiç zor değil. Ve bence üşendiğiniz anlarda, "Amaan şimdi kim uğraşacak yaa?!" dediğiniz zamanlarda, sadeceve sadece, sizin attığınız cisim yüzünden yaralanabilecek (ve hatta ölebilecek) o masum canlıyı gözünüzün önüne getirin.
Unutmayın, içtiğinizde sizi zehirleyebilecek bir kimyasal madde o miniğe kim bilir ne yapar?
Sizin canınızı fena yakan bir kesici ya da delici cisim onun canını çok daha fazla yakacaktır ve üstelik onun koşturup kendini tedavi ettirebileceği bir doktoru da yok. Acıya terk.
Yazıktır.
Eminim sizin yüzünüzden bir canlının yaralanmasına gönlünüz razı gelmeyecektir.
Birçok kişi çöpe attıklarının nasıl ölüm saçtığının farkında bile değil.
Ama bu konuyu ne kadar gündeme getirirsek, anlatırsak, yayarsak, insanlar da o kadar bilinçlenecektir. Dikkat edecektir.
Ve böylece de, attıkları çöplerin başka canlılara zarar vermediğini bilerek gönülleri rahat olacaktır.
Foto kaynak.
24 Şubat 2014 Pazartesi
Tatlı Pazartesi | Tipografik Yiyecekler!
Merhaba!
Bu hafta Tatlı Pazartesi'de yine hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir konu var.
Biricik Pinterest'imde gezinip pıt pıt topladığım güzelliklerden bunlar.
Tipografik olarak yorumlanmış yiyecekler!
Hem oburum, hem tasarımcıyım!
Hal böyle olunca bu tarz çalışmalar pek bir hoşuma gidiyor. :)
Daha fazlasına ulaşmak için Pinterest panoma buradan bakabilirsiniz.
Birbirinden keyifli ve neşeli diğer panolarıma göz atmak isterseniz de sizi buraya alayım.
Hepinize cıvıl cıvıl bir yeni hafta dilerim!
22 Şubat 2014 Cumartesi
İsimsiz Cisimsiz Yazı
.. Kısır Yazı Tarifi ..
Son birkaç gündür yazma kısırlığı yaşıyorum arkadaş!
Başka bir rahatsızlıkla örneklendirecektim ama ayıp kaçmasın şimdi.
Yani... Çıkmıyor bir türlü!...
Kafamda - normalde gayet iyi kotaracağım - bir iki konu var mesela. Birini ele alıyorum, oturuyorum bilgisayarın başına, sağından giriyorum, solundan çıkıyorum, ı-ıh, yok!
Tıkanıyorum.
Hadi o zaman diyorum, daha eğlencelik olan diğer konuyu yazayım. Başlıyorum, iki satır, üç satır, bir paragraf, iki paragraf... Ama yine yok, komik desen komik değil, ilginç desen o da değil, böyle şekilsiz, ruhsuz bir şey!..
Bu sefer iyice bunalıyorum, tepem atıyor, amaan hadi be sen de deyip kalkıyorum ekranın başından.
Ama planlayıp da yapamadığın şeyden dolayı gelip üstüne çöken gerginlik bastırıyor bu sefer.
.. Atla Daldan Dala ..
Şimdi, bu yazının konusu da farklı olacaktı aslında.
Geçen hafta annemin kuçusu Karamel ile bizim yanaşma kız Faik'i kısırlaştırdık. Bununla ilgili yazma düşüncesiyle oturdum bilgisayar başına.
Bu arada kısırlaştırma falan diye düşünürken de, "hay allah ben de iki gündür niye böyle bir yazamama kısırdöngüsüne girdim acaba?" diye hayıflanmaya başladım ve aa sonra bir baktım ki bu yazıyı yazıyorum!..
Şşt. Ses etmeyin.
Bu ne dandik yazı demeyin.
Öyle böyle akıyor en azından.
İdare ediverin.
.. Salona Transfer ..
Bu arada bu kısılaştırma operasyonu nedeniyle ben bilgisayarımı, işi gücü salona taşıdım..
Neden? Faik hanımefendi rahat etsin diye...
Ona birkaç adet yatak yaptım salonda, rahatça yatsın istedim ve dikişlerini paralamasın diye de en azından bir iki gün başında durayım dedim, böylece pılımı pırtımı toplayıp salona yerleştim.
Ama tabii salon bu! Benim dinlenme mekanım. Bir metre yanımda canımın içi pofuduk kanepem, iki metre ötemde sevgili filmlerimi izleyebileceğim televizyonum... On santim dibimde de kumanda var üstelik!
Ve ayrıca iki seksen uzanmış ve horuldayarak uyuyup keyif yapan iki tüylü yaratıkla birlikteyim!
Sizce ne kadar uygun bir çalışma ortamı bu?
Hal böyle olunca, sadece yazıları değil, tüm işi gücü miskince ertelediğimi fark ettim!...
Öyle böyle derken, aa bir bakıyorum akşam olmuş... Bari minik bilgisayarı kucağıma alayım, kanepeye kurulup yazı yazayım diyorum, çayımı alıp çörekleniyorum keyifle.
Sonrası malum.
Ya bir türlü yazamama ya da daha kötüsü zzzt diye uyuklama.
Buyur buradan yak.
.. Hadi Bakayım Masaya ..
Bugün de kanepeye kuruldum, hesapta kısırlaştırma yazısını yazacağım... Beş dakika geçmedi, baktım tatlı tatlı bir mayışıklık geliyor!..
"Amman Eylül" dedim, "çabuk kalk!.. Kalk kalk kalk hadii! Doğru masaya!
Ne yazacaksan yaz ama masada yaz!.."
Evet şu anda masadayım.
Ve bu yazıyı çıkardım.
Siz şimdi bunu hala okuyor musunuz, e okuyorsunuz işte.
Kaçmamışsınız.
Tamam o zaman, çok da batırmamışım demektir.
Ha, illa bu yazının sonu dişe dokunur bir şeye bağlanacak ümidiyle beklediyseniz, affola.
Öyle bir şey olmayacak.
Ben bir-iki güne çalışma odama transfer olurum tekrar.
Kafam da düzene girer inşallah.
O zaman bu kafa kısırlığından da kurtulurum.
Yalnız şunu da düşünmeden edemiyorum:
Biz bu hayvancağızları kısırlaştırdık ya, ah mı etti bu zibidiler bize acaba?
"Sen bizi kırptırdın, senin de beynin kısır kalsın e mi!!" dedilerse yandık!
İşte o zaman vay halime!
17 Şubat 2014 Pazartesi
Tatlı Pazartesi | Çılgın Ayakkabılar!
Merhaba!
Tatlı Pazartesi'de bu hafta hepinize çok keyif verecek bir konu var: Çılgın ayakkabılar!
Kimini belki satın alıp giyebiliriz ama birçoğu "Bu nasıl ayakkabı yahu?" dedirtecek cinsten.
Ben toplarken çok keyif aldım ve şunu söyleyeyim; devamı da gelecek!...
Bu birinci posta olsun. ;)
Herkese çok keyifli, eğlenceli, matrak bir hafta dilerim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





