Sayfalar

17 Eylül 2013 Salı

Kanepe ve Bodrum İkilemi


Her yıl haziran başında Bodrum'a gidip yaklaşık üç-dört ayımızı orada geçiriyorduk. Önceki yıllarda yazın benim işim oradaydı, işimi kapattıktan sonra ise, kocam da nasılsa evden çalıştığı için yine aynı şekilde gitmeye devam ettik.
Taa ki bu yaza kadar. Bu yaz kocam ofis hayatına dönüş yaptı ve İstanbul'a kazık çaktık!
Ama ben bu kazığın bu kadar inatçı ve sağlam olacağını bilmiyordum, ha gittik ha gideceğiz derken sonbahar geldi ve henüz Bodrum'a ayağımızı basabilmiş değiliz.

.. Bodrum da Neymiş Deme ..

Ama ne var biliyor musunuz, sanırım kendim kaşındım bu konuda. Mayıs ayında yaptığımız bir haftalık balayı tatilimizde o kadar iyi vakit geçirdik ve o kadar güzel dinlendik ki, tatil boyunca sürekli şu cümleleri kurdum:
- Ohh tatil buymuş işte. Ye, iç, yat. İş yok, yemek yapmak yok, yediğini kaldırmak bile yok. Yan gel devril bütün gün. Yıllardır her yaz aylarca kalıyorum Bodrum'da ama hiç bu kadar dinlenmemiştim! Asıl tatil buymuş, öncekiler koşturmacaymış!
Sen misin bunları diyen! 
Düşüncelerimi duyan ilahi bir ses şöyle dedi bana:
- Peki o zaman, sen bu sene hiiç gitme Bodrum'a, kal İstanbul'da.
- Yok yok beni yanlış anladın ilahi ses, ben koca yaz Bodrum'suz ne yaparım!?
- Bütün Bodrum tatillerine bedel olan "enn dinlendirici" tatilini yaptın madem, yeter o sana. 
- Yok olmaz, yetmez o, ne olur beni Bodrum'suz bırakma!
- Suss. Otur şimdi poponun üstüne, kal bütün yaz İstanbul'da! Bodrum'da koşturup yorulma boşuna!

.. Kanepenin Hayrını Gör ..

Ayrıca başka bir halt daha yemiştim mayıs ayında. 
Evlenmeden önce değiştirdiğimiz kanepemizi o kadar sevdim ve rahatlığına, üstünde yaptığımız film keyiflerine o kadar bayıldım ki, hay Allah yaa şu kanepenin adam gibi tadını çıkaramadan Bodrum'a gideceğiz diye bayağı hayıflanmıştım. 
Sen misin, ahh Eylül sen misin o kadar hayıflanan?
- O zaman ben seni kanependen hiç ayırmayayım, sen bütüüün yaz otur kal onun üzerinde, dedi ilahi ses.
Ve anladım ki, dilediklerine çok dikkat edeceksin. Gerçek oluyor! İlahi ses sormuyor sana, kanepeyi mi, Bodrum'u mu tercih edersin diye. 
- Kanepene doymak mı istiyorsun? Peki. Kabul edildi. Konu kapanmıştır.

Üstelik ben bunun benzerini geçen sonbaharda da yaşamıştım. Bodrum'daki evin mutfağını yenilemiştik, gürültü olacak diye de ekim ayında yapmıştık bu işi. Ekim sonuna doğru da İstanbul'a döneriz diye düşünüyorduk ve ben de aynen kanepe meselesinde olduğu gibi hayıflanıp duruyordum:
- Hay allah yaa, mis gibi mutfağıma doyamadan İstanbul'a döneceğim!
Ama ne oldu, ekim sonu değil, kasım sonunda döndük ve mutfağımın da tadını çıkarttım bolca. Yani gönlüme göre gelişti durumlar.
Ama işte gönlünden geçeni iyi hesaplayacaksın, sonra mız mız çocuklar gibi sızlanmayacaksın.
 Ben aynı şeyin yine olacağını hesaplayamamışım zaar... 
- Ah kanepem, vah kanepem... 
Sonuç; Al kanepenin hayrını gör!
- Ama ama ama hayır, ben Bodrum'u tercih ediyorum, kanepe kaçmıyor nasılsa desem de boş. Dilek gönülden çıkmış bir kere!

Gerçi ben hiç nankör bir insan değilimdir. Hatta bir şey isteyip de, gerçek olunca, ayyy Allah'tan başka şey isteseymişim keşkee! diyen insan tipine cidden illet olurum.
Dileğin olmuş işte ne güzel, mutlu olacağına, daha fazlasını isteseymişim diye neden hayıflanırsın eh be doyumsuz, nankör insan evladı?
Sinir olurum bu tarz kişilere.
O yüzden, baharda dinlendirici bir tatil yaptığımız için tabii ki çok mutluyum, kanepenin keyfini çıkardığım için de.
Ama bu kadar uzun süre Bodrum'suz kalmak?
İşte o olmayaydı iyiydi!

13 Eylül 2013 Cuma

Konsomatris Paket


Bodrum'daki standımı iki yıl önce kapattığım için yaptığım bazı ürünleri annemin standına gönderiyorum, kendininkilerle beraber satıyor sağ olsun.
Bu sene Bodrum'a gidemedim ve ürünlerimi buradan yapıp gönderiyorum.

Ara sıra en güvenilir taşımacılık olan "baba kargo" ile yolluyorum. Yani Bodrum'a gittiği zamanlarda babamın arabasıyla ya da her ne ile gidiyorsa onunla. Hiç sıkıntı yaşamadım.
Bazen de bildiğiniz kargo şirketlerini kullanıyorum, 1-2 günde yerine ulaşıyor. Hadi olsun en fazla 3 gün. Onlar da hiç üzmediler beni.

Geçenlerde ise bürosu evime daha yakın olduğu için PTT Kargo ile yollayayım dedim ilk defa. Hem daha ucuz oluyormuş hem de o da en fazla 3-4 günde yerine ulaştırıyormuş.
Böyle dediler.

Daha ucuz olduğu doğru ama hepi topu 5-6 lira fark etsin.
3-4 günde göndermelerine gelince...
Orada durun bir.
Hatta durmakla kalmayın, PTT KARGO tabelasını gördüğünüz yerde hiç arkanıza bakmadan koşun, kaçın, uzaklaşın oradan!
Şöyle ki;
Bundan tam on beş gün önce, bir salı günü, içi ürünlerimle dolu paketimi Bodrum’a gönderilmek üzere ellerine teslim ettim. Hafta sonuna orada olur, en kötü ihtimalle pazartesi. dedi adam. Sinirim bozuldu, salı günü yolladığım paketin bir sonraki pazartesiye yerine ulaşacağını duyunca. Ama ödemeyi yapmış bulundum, neyse bari, bu da böyle olsun dedim.
Aslında benim o pazartesiyi öpüp öpüp, hatta sevip okşayıp başıma koymam gerekirmiş!

Çünkü değil pazartesi yerine ulaşmak, on beş gün oldu, paketim hala konsomatris gibi bir orada bir burada dolaşıyor!

Ben teslim ettikten iki gün sonra İzmir'e ulaşmış paket. İyi bari dedim, iki güne de Bodrum'da olur herhalde. diye düşündüm.
Halt etmişim!
Neden mi?
Çünkü İzmir'den çıkan paket, özlemime dayanamamış olacak ki, hoop İstanbul'a geri dönmüş!
Duyunca kulaklarıma inanamadım. Neredeymiş, gidip alayım, diğer kargolarla göndereyim.. dedim anneme. Yok dedi, merkezdeymiş, oradan tekrar Bodrum'a gönderilecekmiş.
İşe bakar mısınız? Bodrum'a gönderdiğim paket bumerang gibi İstanbul'a geri geliyor!

Sonra tekrar günlerce bekle ki paket Bodrum'a gitsin. Hala gitmeyince de takip numarasından baktım ki ne göreyim, aman yarabbi, paket buraya, evimin dibindeki ilk yolladığım büroya dönmüş yine ve üstelik birkaç gündür burada bekliyormuş!
Hemen aradım büroyu, yarın gelip alacağım sakın bir yere göndermeyin dedim. Tamam dedi, tek başına çalıştığı için burnundan soluyan kadın.
Bir yandan sinirimden tepiniyorum, diğer yandan kaybolmadığına şükretmeye çalışıyorum çünkü içinde onca emeğim var.

Ertesi gün koştur koştur soluğu büroda aldım. Gerçekten bankonun arkasında tek bir kadın, bedbaht halde, sıkkınlığı saçına başına bile yansımış. Önünde de bir yol boyu kuyruk, gıdım gıdım ilerliyor.
Tabii ben de ayakta dikilip bekledikçe kendimi dolduruyorum, çünkü gerçekten çok sinirlendim düştüğüm duruma. İçimdeki sesler konuşup duruyor:

Ses 1: Hem mağduruz hem de bir de kuyruk çekiyoruz burada işe bak! Yok yok, paramı geri isteyeceğim, versinler geri.
Ses 2: Mağdursun doğru da, boş ver isteme parayı, üç kuruş için muhattap olma şimdi.
Ses 1: Ben üç kuruşunda değilim! Düştüğüm durumdayım. Hizmet veremediysen o zaman parasını geri vereceksin.
Ses 2: Boş ver sen yine de geri isteme, sonra bak kuyruktakiler de çingene demesin sana.
Ses 1: Çingenelik değil bu, hakkını aramak. Eh ama peki, parayı istemeyeyim. Ama sağlam bir çığırayım şu kadına. Bir de apağır kutuyu geri taşıyacağım hay Allahım!
Ses 2: Çığırma konusunu da çok abartma istersen. Sonra buraya tekrar işin düşebilir, sonra ben orada olay çıkardıydım diye çekinip anasının nikahındaki şubelere seğirtmek zorunda kalma.
Ses 1: Doğru aslında ama hiç mi sesimi çıkartmayayım yahu? Mağdurum ben mağdur!
Ses 2: Olsun...Şimdi de mağrur ol o zaman.
Ses 1: Hay ben senin kelime oyunlarınıı!...

Derken önümdeki kadın başka bir kadınla sıra kavgasına tutuştu. Bir gürültü, patırtı. Bedbaht memurun iyice alı moruna karıştı.

Ses 2: Sen hiiç ağzını açma, bunlardan alamadığı hıncı senden çıkaracak yoksa.
Ses 1: Hmm. Evet. Peki. Susayım en iyisi.

Sıra bana geldi. Paketimi alacağım, ama yine de ne kadar mağdur olduğumu arka sıralardakilerin de duyacağı şekilde belirteceğim ki kıssadan hisse olsun onlara da. Sonra da paketimi kucaklayıp tabanları yağlayacağım ve arkama bakmadan kaçacağım oradan! Yeter ki ürünlerim ellerinden kurtulsun artık!

İsim? Soyad? TC kimlik?

Bedbaht memur: Eveet...Sizin kargo dün geri gönderildi.
Ben: ?!? Nasıl? Ee ben sizi aradım, göndermeyin, alacağım dedim ya!
Bedbaht memur: Turgutreis PTT'den resmi yazı geldi, hemen buraya gönderin diye, ben de yolladım.
Ben: Ne zaman yolladınız?
Bedbaht memur: Dün.
Eh pes! Yerine ulaşması gerekince mıyıl mıyıl kamlubağa, ama ben gelip almak isteyince tavşan gibi kaçıvermiş!

Dolaptan bir kağıt çıkartı kadın, burnuma uzattı.
Eh gitmiş artık yapılacak bir şey yok.

Ben: Peki ne zaman varacak oraya?!
Bedbaht memur: Bilemiyorum ben.
Ben: Bir sürü para kaybettim sizin yüzünüzden! (Rahat durur muyum, illa azıcık çingenelik yapacağım.)
Bedbaht memur: Kutunun içinde bir sürü para mı vardı?!
Ben: Hayır, öyle değil, ürün vardı, satılacaktı bu arada, ay amaaan neyse ya! Öff.

Dedim ve elime geri tutuşturduğu kargo takip kağıtçığımla, Hıh! Devletin işi! deyip bir hışım çıktım oradan.

Hayır, işin can sıkıcı yanı, ben bazı ürünlerimi internetten satmaya başladığımda, özellikle de yurt dışına göndereceğim zaman PTT Kargo kullanmam gerekecek. Çünkü bu şekilde satış yapanlar hep PTT’yi kullanıyormuş, diğerleri ateş pahasıymış çünkü.

Demek ki ürünüm yerine ulaşana kadar, hop oturup hop kalkacağım.
Fransa’ya gönderdiğim ürün Çin’e mi gitti, Ankara’ya yolladığım paket Hindistan’dan mı çıktı, bilmem nereye gönderdiklerim Bermuda şeytan üçgeninde mi kayboldu diye akla karayı seçeceğim anlaşılan.
Ulaştı bilgisini alana kadar kurdeşenler dökeceğim.
Sonra kurdeşen için doktor doktor gezeceğim.
Tedaviye, ilaca bir sürü para harcayacağım. 
Parayı doktora vermektense özel kargo şirketi mi kullansam acaba?
Neyse. Ben bir düşüneyim bunu.

...

Bu arada meşhur konsomatris paketim yine İzmir yolundaymış. 
Orada iki kumru, bir ayran hüpletip tekrar bana dönmezse, herhalde 2-3 güne Bodrum'a varır.
Umarım!

Foto kaynak, burası.

10 Eylül 2013 Salı

Video | Presto


Gökkuşağı Dosyası'nda zaman zaman sevdiğim videoları paylaşıyorum biliyorsunuz. Ama son paylaştığım videonun üzerinden neredeyse on ay geçmiş. 
Arayı çok açmışım madem, kapatayım. Ve yine canım gibi sevdiğim Pixar'dan gelsin bu 2008 yapımı, beş dakikalık kısa animasyon: Presto.

2009 yılında En İyi Kısa Animasyon Film dalında Oscar'a ve Annie'ye aday olan bu filmde, sihirbaz Presto ve onun tavşanı Alec'in sahnedeki komik ve sıradışı macerasını izliyoruz.

Daha da açarsam, bu filmde, bizdeki 'aç ayı oynamaz' lafının tavşancasına ve hatta çok daha fazlasına tanık oluyoruz. 

Nasıl mı?

Presto ve Alec'in gösteri saati gelmiştir. Ancak tavşan Alec çok açtır ve gözünün önünde olmasına rağmen bir türlü havucuna ulaşıp karnını doyuramaz. Presto da onun bu halini ve açlığını görmezden gelir, tek derdi bir an önce gösteriye başlamaktır ve telaşla sahneye çıkarlar.

Ve sahnede numaralarını icra etmek için kullandıkları 'iki sihirli şapka', aç ve öfkeli tavşan Alec'in elinde Presto'ya karşı tam bir intikam silahına dönüşür.

İzleyin, çok gülecek ve keyif alacaksınız.

Filmin künyesine ve detaylı bilgiye ise buradan ulaşabilirsiniz.

Güzel seyirler dilerim!


  

8 Eylül 2013 Pazar

Pazar Halleri | Uyandırma Kocayı























Evet cuma ve salıları yazıyorum ama bu, başka bir gün keyfim eserse yazmayacağım anlamına mı geliyor?
Tabii ki hayır!
Düşünün yani ilhamlarım gelmiş, ekstra yazı yazmak istemişim, ı-ıh olmaz, bugün pazar, şimdi git salı günü gel mi diyeceğim içimdeki isteğe? 
Ya sonra bana küser, alınır da salı günü de gelmezse? 
Sen o gün beni istemedin, dehledin, şimdi de ben gelmiyorum derse? 
Hele bir de iyice inada bindirip cuma günü de beni ekerse ne yaparım o zaman? 
Yandığımın resmidir.
O nedenle, işte buradayım.

.. Artık Bizim de Pazarlarımız Var ..

Bugün pazar. 
Bilmem hatırlar mısınız, 2011'de Pazar Gibi Pazar Yaşamak diye bir yazı yazmıştım ve evden çalıştığım için benim pazar tatili gibi bir kavramım olmadığını söylemiştim.
Meğer bu sadece benim çalışma şeklimle ilgili değilmiş. Çünkü ben hala evden yürütüyorum işlerimi ama kocam ofiste çalışmaya başladı ve artık bizim de pek kıymetli, hiiiç bitmesin denilen, keyifli, pofuduk pazarlarımız oldu!
Vatana, millete, yuvamıza hayırlı, uğurlu olsun.

.. Uyandırma Kocayı ..

Ha diyeceksiniz ki; madem bu kadar kıymetli pazarlarınız, kocan da evde, sen ne diye yazı yazmakla vakit geçiriyorsun?

Şşşt ses etmeyin, adam uyuyor. 

Ve o kadar yoruluyor ki son günlerde, bıraktım uzun uzun uyusun. 
Ama ben bıraktım da, sonuçta gözü sakınınca çöp de batıyor!
Nasıl mı?

Evde hiç havlamayan köpeğim Mısır arsız bir yönünün de olabileceğini keşfetti. Zira evde misafir bir köpeğimiz daha var, onu kıskanıyor. Sağ olsun odadan iki dakika çıksam arkamdan tavır koyacağı, ne bıraktın beni burada bea! triplerine gireceği tuttu. Dillenebilse, yine ona gidiyorsun di mii, benim kemiklerimi ona vereceksin di miii, onun başını okşayan ellerin kırılsın anne e mii! diyecek, diyemedi tabii ama bunun havlama versiyonunu güzelce icra etti sağ olsun. Aferin oğlum, iş-güç vurmuş, bir de sen vur zavallı babaya da, uyuyamasın.

Bu arada apartmandan birileri taşınıyor, dangıl dungul sesler eşliğinde. O da bugünü buldu.

Mahallenin veletleri, yakında okullar açılacak ya, ne koparsak kardır zihniyetiyle viyak ciyak çığırıp, tepişiyorlar. (Hayır, insanı çocuk fikrinden de soğutuyorlar, ona yanıyorum.)

Ve.. Ardından ben banyoda mahsur kaldım! Evet, cidden. Lanet kapının açılmayacağı tuttu. Asıl, aban, yüklen nafile. Ellerim kopacaktı resmen. Bu arada çıkan sesler cabası. Eh madem o kadar ses çıktı, adam uyanmıştır zaten dedim, açılmayan iğrenç kapıya sinirimden bir tekme de ben koydum, açıldı. 
Ve adam uyanmamış. Helal olsun.

Bununla kalır mı? Tabii ki hayır.

Üç gündür bizim buralarda davul-zurna sesi duyup duruyorum, birileri evleniyor. İşin ilginç yanı bizim burada daha önce böyle bir şeye denk gelmemiştim. Ya biri yaptı diye öteki de yapıyor ya da aynı sülalenin kızlarını topluca veriyorlar, bilemiyorum.
Her neyse. 
Bugün de yapacakları tuttu. Gümbede gümbede ortalığı ayağa kaldırdılar. Ha ilk başta sesleri uzaktan geliyordu ama sonra baktım o da ne, kıyın kıyın yanaşıyorlar. Sadece davul-zurna da değil, carıl carıl korna sesleri!
Daldılar bizim sokağın yoluna! 
Yatak odası penceremizin tam da bu yola baktığını söylememe gerek var mı?
Cangıl cangıl nasıl bir gürültü koptu, uyuyanı uyandırmayı bırak, ölüyü diriltir!
Onlar orada eğlene dursun ben evin içinde tepiniyorum sinirimden!

Bir yanım şöyle diyor: Allah kahretsin siziii, saygısızlar, pazar gününü mü buldunuz yaygara koparacak? Bari ara sokaklara girmeyinn, gidin ana caddede dökün kurtlarınızııı!

Diğer yanım yatıştırıyor: Boş ver, yazık, bak evleniyorlar, mutlulular, bela okuma, ne yapsınlar içleri coşuyor, Allah mutlu etsin bari...

Agresif taraf bastırıyor: Biz de evlendik, böyle yeri göğü mü inlettik pazar pazar!.. Gidin düğününüzde oynayın, davulunuzu-zurnanızı orada öttürün, gidin dedim sizeee, indirtmeyin o tokmağı bir yerinize!

Derken sakinleştim.:) Düğüncü sürüsü de geçip gitti neyse ki.

Kocam hala uyuyor. Bu vesileyle hala yazıyorum gördüğünüz gibi.
Ne kadar anlayışlı, düşünceli bir eşim değil mi? Kocacığım uyanmasın diye nasıl da üstüne titriyorum!
Ama durun siz. 
O uyku süresi normal seviyenin biraz üstüne çıksın, kalk dediğim halde kalkmasın, inatla yatağa yapışsın, işte o zaman benim modum da anında değişiverir! Davulu-zurnayı ben çalarım o zaman tepesinde!

E ne yapayım? Bir tane pazarımız var değil mi, yalnız mı kalayım?:)


Foto Kaynak: Burası.

6 Eylül 2013 Cuma

Evlilik Koşturmacaları 1: Aman Ne Var ki Yanılmacası


..Bizdeki Neyin Kafası?..

Yıllardır aynı evde yaşıyoruz dedim. Evlilik hazırlıklarının en zor kısmı da zaten ev düzmece, bin bir tane eşyayı satın almaca dedim. Bizim her şeyimiz hazır olduğundan neredeyse hiç telaşımız da olmaz diye düşündüm. Niye olsundu ki, iki şeker, üç davetiye mi yoracak bizi... dedim.

Tek kelimeyle... halt etmişim!

Evet, duyduğum ve gözlemlediğim kadarıyla eve eşya alma koşturmacası gerçekten zor bir süreçmiş, nice gencecik, tazecik gelin adayları bu süreçte psikopata bağlar, saçını başını yolar, bolca kilo kaybedip eriyip giderlermiş... Aileler birbirine girer, nişanlar atılma noktasına gelinir, müstakbel karı-kocalar birbirleri için Acaba mı? diye sormaya bile başlarlarmış. Sinirler harap ola ola, panik halinde alınan eşyaların aslında eve büyük geldiği, ya da hiç yakışmadığı, bilmem neyin eksik kaldığı, şunun bunun da fazladan alındığı evlendikten günler sonra dank eder, yeni bir eyvahlar olsun süreci daha başlarmış... 

İşte biz bunlardan yırttık. Ama telaşların sadece bundan ibaret olduğunu düşünmek acaba neyin kafasıydı, onu çok merak ediyorum.
Ne çok koşturmaca varmış aslında! 

..Gelinlik Cepte..

Bir kere kotla, tişörtle evlenmeyi düşünmüyorsan, illa ki bir gelinlik alacaksın değil mi? Alacaksın. Ve gelinlik senin ayağına gelmiyor ya da gökten zembille inmiyor, gezeceksin, arayacaksın, deneyeceksin... Hoş ben bu konuda şanslıydım. Hayatım boyunca, kabarık ve straplez olması dışında özel bir gelinlik modeli hayalim olmadı. Bu nedenle her birine aynı şansı verdim ve ilk ciddi gezmemde sevgili gelinliğimle tanıştım. Benim için çok kolay oldu. Tek atışta bingo.

..Batan Geminin Günleri..

Ama tüm koşturmanın başlangıcında, o büyük günün hangi tarihte olacağına karar vermek var değil mi? 
Bahar olması açısından mayıs olsun istedik. Davetlilerin gelmesi kolay olsun diye cumartesi gününü istedik. Mayıs ayının cumartesilerinden de en tatlı ve yumuşak his veren tarih 18 Mayıs'tı. 
Sevgilim ilk başta itiraz etti:
- 19 Mayıs olsun, 19 Mayıs'ta evlenmek çok güzel olur.
- Evet tabii ki güzel olur, ama bize özel olmaz.
- Niye olmasın?
- 19 Mayıs zaten çok özel bir gün, kendi özelliğini korusun. Bizim günümüz ise sadece bize özel olsun!

Bu şekilde 18 Mayıs'a karar kılındı. Evleneceğimiz Yunus Emre Kültür Merkezi'nde mayıs ayı günlerini 4 Şubat'ta vermeye başlıyorlardı ve gün almak için sabah 9'dan itibaren orada olmalıydık . 
Pimpirikliyim ya, pirelendim hemen:
- Bir gece öncesinden annemlerde kalalım aşkım. Yakıncacık, gidiveririz hemen.
Sevgilim tamam dedi ve bir gece önce annemlere kamp kurduk.

Sabah kalktık, kahvaltımızı ettik. Bu arada konuşuyoruz aramızda. Annem akşam son nikahı alın dedi. İyi dedik, onu alalım, daha rahat olur, ucu açık olur.
Saat sekiz buçuk civarı mekanın oraya vardık. Sevgilim çok rahat, nasılsa dokuzda açılacak ya gün verme olayı: 
- Bir yerde oturup çay içsek mi?
- Ayol ne çayı deli misin? 
- Erken ama daha... Çok var dokuza...
- Erkense erken, önceden gider, rahat ederiz.

Ve binaya girdik. Girdik de ne görelim? Sıra sıra cezve gibi oturmuş 7 - 8 çift önceden gelmiş bekliyor bile.
- Bak, dedim, görüyor musun millet gelmiş, bir de erken diyordun!

Biz de oturduk. Bu arada 18 Mayıs için (olur ya!) son nikah alınmış olursa başka hangi günü alsak diye konuşuyoruz. Derken sıramız geldi, girdik. Kimlikler, sağlık raporları teslim edildi, nikah memuru hanım sordu hangi tarihi istediğimizi.:
- 18 Mayıs, son nikah olsun lütfen.
- Son nikah dolu. 
- Yaa öyle mi? 25 Mayıs son nikah?
- O da dolu.
- Şu tarih?
- I-ıh dolu.
- Peki ya bu tarih?
- Cık.
- E peki son nikah olmasın o zaman. 18 Mayıs için sondan bir önceki nikah olsun.
- 18 Mayıs için sadece 13.00 boş.
- Nasıl yani?
- Diğer saatler alındı.
- Yaa hay allah, çok erken ama ne yapalım, o olsun.
- Kuaförünüzü erkene ayarlayın, fotoğraf çekimini de nikah sonrasına ayarlarsanız rahat edersiniz.
- Hı hı.

İçimin isyankar kısmından direkt şunlar geçiyor: Yok artık! Nasıl bitermiş yahu? Dokuzda açılacak diyorsun, sekiz buçukta geliyoruz! Bizden önce gelip de bekleyen 7 - 8 çift mi talan etti 18 Mayıs'ın saatlerini, bırak allah aşkına sen de! Kime dağıttınız ulen mis gibi günleri, saatleri? Sizi gidiler siziii! 
Ve içimin mülayim tarafı ise aynen şöyle söylüyor: Buna da şükür! Az daha hepten kaçırıyormuşuz 18 Mayıs'ı. Yok yok, şanslıymışız aslında yahuu...

Ve böyle başladı koşturmaca maratonumuz.

..Davetiye Ellerimizden Öper..

Gelelim davetiyeye. Eğer müstakbel kocan da, sen de Güzel Sanatlar mezunuysanız, hele de Grafik bölümünü bitirdiyseniz, üzerinizde inceden bir baskı hissediyorsunuz, davetiyemizi hazır almamalıyız, kendimiz tasarlamalıyız diye... Tamam dürüst olayım, ben kendi adıma, inceden bir baskı değil, gayet ağır bir şeyler (!) hissettim omuzlarımda. Ne olduğu belisiz o şeyler iki omzuma çöreklenmiş ve kulağıma kulağıma çığırıyorlardı devamlı:
- Sen yapacaksın! Sen yapacaksın! Aksi sana yakışır mı bea! Onca yıldır tasarımcısın, kendi davetiyeni yapmaya mı üşeniyorsun?!
- Yok.. Şey... Ben... Üşenmiyorum da diğer şeyl...
- Sus! Bahane üretme. Diğer şeyleri de yapacaksın, davetiyeyi de yapacaksın. Bir kere evleniyorsun!
- Ama ben.. tamam ama daha sonra başlasam, şimdi diğer işler....
- Hayır, hemen şimdi başlayacaksın! Çalıştır saksıyı, başla hemen.

İşte üzerimde bu tarz bir baskı vardı. Bir yandan babam ısrar ediyor doğal olarak:
-  Hadi kızım bastırın şu davetiyeleri artık, dağıtmam gereken kişiler var... Ben kendim yapacağım sonunda!
 Bir yandan arkadaşlar bastırıyor:
- Aaaa Eylüüüül! Daha basılmadı mı davetiyeler? Kızım bir buçuk ay kalmıııış, neyi bekliyorsunuz?

Derken oturduk sevgilimle, ne yapalım ne edelim diye düşünmeye başladık ve karakter tasarımına aşık bir çift olarak, monster temalı davetiye yapalım dedik... İlk gün kanepeye yayılıp kağıt kalemlerle taslaklara gömüldük, ertesi gün ise ben kendi çizdiğim bir taslağı hayata geçirmek için bilgisayar başına oturdum ve birkaç saatte çözümledim davetiyeyi. Uzun zaman kafamızı meşgul etti ama neyse ki çabucak bitti, ben de omzumdaki gevezeleri kovaladım, gittiler.

..Mesajlı Şekerlerimiz Pek Şeker..
                                                                                                          

Şeker için daha ilk zamanlarda aklımıza gelen şey boynunda kocaman kurdelası olan lolipoplardı. Sevimli, neşeli... 
Bu konuda da annemle bolca çekiştik.
- Kızım lolipopun yanında ne vermeyi düşünüyorsun davetlilere?
- Bir şey mi vermem gerekiyor?
- E neyi saklayacak insanlar anı olarak?
- Lolipopu saklasınlar işte...
- Saklamazlar kızım, yerler, gider...
- Yemesinler o zaman, ne güzel, koysunlar kalemliklerine süs diye...
- Erir zaten, dayanmaz...
- Dayanır ben bir lolipopu senelerce saklamıştım... Hem zaten lolipopun yanına başka şey yakışmaz...
- Kızım sen yine bir şey düşüns....
- Ay istemiyorum anne yaa! Lolipopu saklasınlar işte, yiyene de afiyet olsun!

Zavallım annem. 

Sonunda, büyük güne çok az kala Eminönü'nde lolipoplarımızı bulduk. Siparişi verdik. Bir yandandan soruyorum adama: 
- Lolipopu nikah şekeri olarak isteyen oldu mu daha önce?
- Çoook.
- !! ?? Aa sahi mi?
İç sesim: Nasıl yani yahu? Ben kimsede görmedim ama, gayet özgün bir fikir bulduğumuzu sanıyordum, değil miymiş, tüh! 
Pes etmiyorum ama:
- Peki bu pembe ve mavilerden mi alıyorlar nikah şekeri olarak?
- Aa yok, bunları bebek şekeri olarak alıyorlar.
- Hmm peki.
Eh, buna da şükür!

Sonuç olarak şekerlerimizi almakla kalmadık tabii. Toptancının etiketleri söküldü, kurdelalar bağlandı. Sonra bir baktık, kurdelaların altında, lolipopun boğaz kısmına denk gelen jelatin çok çirkin duruyor. Neyse sorun olmaz, oraya etiket yapıştırılacak dedik. Ozalitçide etiketler bastırıldı. Sevgilim başladı yapıştırmaya. Ama o da ne? Etiketler kısa kaldı! O lanet jelatin yine görünüyor, hem de bu sefer daha da tuhaf ve sevimsiz bir şekilde!
Düşüp bayılacaktım!
- Birer kurdela daha takarsın jelatin görünen yerlere dedi annem.
- Nasıl yani, yüzlerce şekere aynı şekilde bir daha mı bağlayacağım!?

Aynen öyle oldu. Onca şekere tekrar ikinci kat kurdelaları bağladım. Bu iş de bitti. Bunun da üstüne bir çizik atıldı.
Bu arada, etiketlerin bir yüzünde bizim karakterlerimiz vardı, diğer yüzüne de şöyle yazdık:
Sokak Hayvanları İçin Lütfen Bir Kap Su.
Sosyal mesajımızı unutmadık. Ve eğer iki kişi bile bunu okuyup su koymaya başlarsa, bize hediyelerin en güzeli olacak!

GELECEK YAZILAR
                                                                                                            
Yaşanan her şeyi bir yazıda yazarsam bitiremem. Ben yazmayı bitirsem, siz okumayı bitiremezsiniz.
O nedenle, arkası sonraki yazılara. Ve Evlilik Koşturmacaları serisinin diğer konuları şöyle:

+Ah Şu Aksilikler!
Hem sakarım, hem şaşkınım, hem de unutkan! Gerisini siz düşünün!

+Balayı oteli bulma işi nasıl ayağımıza dolandı?
Bir tarafta arılar, diğer yanda Rus fıstıkları! Eyvahlar olsun!

+Sevgili balayı!
Ohh dünya varmış!

+Balayı bavuluna koyman gereken bir tek parça giysi bulamazsan ne halt edersin?
Abartı yok. Gerçek. Bavula koyacak bir parça giysi bulamadık!

+ Yeni gelinin soyadı karmaşası.
Kimim ben, kimimm? 

+ Evlilik nasıl gidiyor?
İstisnasız herkesin sorduğu soruya toptan cevaplar.;)

Evet sevgili okuyucular. Yukarıda listelediğim konular da sırayla gelecek. Takipte kalın!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...