23 Ocak 2013 Çarşamba
Utanan Kırmızı Yanaklar
Kendimi tebrik ediyorum! Coşkuyla kutluyorum. Hatta becerebilsem kendimi alnımdan öpeceğim. Ama beceremiyorum.
Aferin bana.
Pek sevgili 2013 için verdiğim önemli kararlardan biri düzenli - gerçekten düzenli - yazı yazmaktı. Haftada bir kere bile olsa düzenli yazacağım diyordum. Ve haftada bir'i -bile- kelimesiyle birlikte kullanacak kadar da güveniyormuşum kendime. Bak sen.
Bugün ayın 23'ü. (Harf ile yirmi üç.) Ve ben 2013'ün ilk yazısını yazıyorum. (Tabii buna yazı diyebilirsek)
Utanmalı mıyım?
Evet.
Fotoğraftaki kız kadar olmasam bile en azından yanaklarım biraz kızarmalı.
Yirmi üç gün!
Bugün de buraya yazı yazmak gibi bir düşüncem yoktu.
Bütün gün - tabir yerindeyse - deli gibi çalıştım. Sabah on birden beri kaç bardak çay ve kahve içtiğimi gerçekten bilmiyorum. Ama uzun yıllardır - belki üniversitede proje için sabahladığım zamanlardan beri - bu kadar çok kafein almamıştım.
Bugünlük işim bitti ama onca çay kahveden sonra, şu anda saat sabahın dördü ve benim gözlerim cheetos hayvancığı gibi ( neydi o kedi mi, kaplan mı? ) öne fırlamış vaziyette ve kocaman kocaman açık.
Ellerim hafiften titriyor, kafam da azıcık sallabaş gibi.
İşte yirmi üç günden sonra senenin ilk yazısı da bu kafein bombardımanının mahsülü.
Verimli bir günü daha da verimli hale getirmek için. (Neyse tamam dürüst olayım, zerre uykum olmadığı için buraya sardım.:)
Şimdi acaba bir utanmazlık yapıp bundan sonra kesin düzenli yazacağım diye size de söz versem mi?
Hani size söz verince tutmak zorunda kalırım ve düzene sokar mıyım yazılarımı?
Yok. Baskı yapmayayım kendime, bu sefer de bunun ağırlığından yazamam.
İyisi mi ben şimdi biraz uyuyayım. ( Önce bir çay daha içsem mi? )
Sabah kalkıp, bir gece önce buraya bunları zırvaladığımı görüp utanayım. Ve bir daha böyle cıvıtmamak için, düzenli yazmaya karar vereyim.
Ve tabii ki, sonrası allah kerim.
Fotoğraf: http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=1340326
31 Aralık 2012 Pazartesi
Sevgili 2013!
2013 hepimize bol şans, sağlık, başarı, huzur, mutluluk, sevgi ve çok çok çok güzel günler getirsin! Tüm dileklerimiz kabul olsun! :)
2013 HARİKA BİR YIL OLSUN! :)
18 Aralık 2012 Salı
Video | Down Sendromlu Çocuk ve Köpeğin Sevgisi
Çocuklarını köpeklerden Pis, mikrop, ıyyy diyerek öcü gibi kaçıran, Yaklaşma sakın ısırır! diye korkutan annelere gelsin bu video.
Baksınlar ve görsünler, bir köpek down sendromlu bir minik çocuğa nasıl davranıyor.
Köpekle büyümek, köpekle arkadaşlık etmek bir çocuk için şanstır. Bir köpeğin bir insana vereceği gerçek sevginin sınırı yoktur.
Anneler, babalar... Bu videoyu izleyin bakalım.
Tehlikeli olan köpek mi, yoksa sizin zihin yapınız mı? Bunu biraz düşünün bence.
Televizyondaki uzmanlar Bilmem ne çayı zayıflatıyooor dediği anda hemen inanıp aktarları boşaltıyorsunuz da, psikologlar Hayvan sevgisi çocuk gelişimi için çok önemlidir dediğinde niye umursamıyorsunuz?
Televizyondaki uzmanlar Bilmem ne çayı zayıflatıyooor dediği anda hemen inanıp aktarları boşaltıyorsunuz da, psikologlar Hayvan sevgisi çocuk gelişimi için çok önemlidir dediğinde niye umursamıyorsunuz?
Bu videonun sonunda şöyle bir cümle geçiyor:
God doesn't make mistakes. / Tanrı hata yapmaz.
Evet, Tanrı onları bu şekilde kaynaşacak biçimde yaratmış. Bu onların doğasında var. Bir köpek ve bir çocuk arasındaki "olması gereken" ilişki budur.
Eğer bir hata varsa, lütfen onu kendi beyninizde, kalbinizde ve vicdanınızda arayın.
Keyifli seyirler.
Foto kaynak: http://www.sxc.hu/photo/1407511
Foto kaynak: http://www.sxc.hu/photo/1407511
16 Aralık 2012 Pazar
Pijama - Terlik - Kanepe Pofuduğu
Eğlenme ve dinlenme zamanlarınızı nasıl geçirmeyi tercih edersiniz? sorusu sorulsa cevabınız ne olurdu?
Klüplerin müdavim kralı ya da gece hayatının ışıltılı kraliçesi misiniz yoksa pijama - terlik - kanepe pofuduğu mu?
Bu soru bana sorulsa hiç düşünmeden vereceğim cevap bellidir:
Ben kesinlikle bir pijama - terlik - kanepe pofuduğuyum!
Kanepesinde koskoca bir günü geçirebilecek mırmır bir kedi ve iflah olmaz bir ev kuşuyum!
Tabii ki ben de gezmeyi, değişik yerler keşfetmeyi çok seviyorum. Hele de İstanbul gibi bir şiirin içinde yaşıyorsanız, yaz-kış fark etmeksizin denizin kokusunu alabileceğim yerlerde olmaya bayılıyorum.
Ama vaktinin çoğunu nerede geçirmeyi tercih edersin ya da en güzel nerede dinlenirsin derseniz, cevap kesinlikle evimdir. Bir tatil gününü evde yayılarak geçirmekten daha dinlendirici bir aktivite düşünemiyorum.
Sabah kalktıktan sonra serin havada köpeğimi gezdirip, kıpkırmızı burnumla eve döndüğümde sevgilimin hazırladığı kahvenin o mis gibi kokusu yayılmışsa eve, işte bu harika bir günün başlangıcıdır. Sonra sehpada kahvaltı keyfi başlar ki, çalıştığın günlerde işe başlamak için acele etmekten karambole giden kahvaltılar, tatil günlerinde ne kadar uzun sürerse o kadar tatlılaşır... Televizyon açılır, ortak kanal bulmak için azıcık didişilir. Kıl olan benimdir ama. Haber açma, sinirlerim bozuluyor... Ay onu da açma, çok gürültülü. I-ıh bu da değil, çok cıvıkmış. Hah hayvan belgeseli, ne güzel, burada kalsın. Beş dakika izlenir, sonra bendeki haller şöyledir:
Dur bi dakika, ona saldıracak mı o? Hiiy, gidiyo, gidiyo, ona doğru gidiyo, vallahi saldıracak, allah kahhretsin, değiştir kanalı, çabuk değiştir değiştir, kumanda nerde!! Yahu değiştirsene be adam, bak hala seyrediyo... Of amman yaaa, kahretsin, ne vahşi dünya, yine canımı sıkcak bi şey çıktı işte!
Bu sırada zavallı sevgilimin surat ifadesini yazmama herhalde gerek yoktur. Başka kanala geçilir, oradan oraya zaplaya zıplaya kahvaltı edilir.
Çocukluğumdaki şarkıdaki gibi: Kızarmış ekmek, biraz da peynir... Aman efendim ne güzel yenir!
Sonra koca bir demlik çay demlenir. Eskiden, çok sevmemize rağmen çay yapma rutinimiz pek yoktu, son bir senedir çok alıştık. Ama hala, her gün yapıyor olmama rağmen, sevgilime çay demledim dediğimde çocuk gibi sevinir, sanki pasta yaptım demişim gibi, ooleey der. Ben de bu yüzden demlerken haber vermem genelde, hazır olunca çay da var! deyip mutlu ederim onu.
Bir evi sıcak bir yuva yapan şeylerin başında pişen bir yemeğin kokusunun geldiği söylenir ve çok da doğrudur. Ama tatil gününde yemek yapmakla uğraşmadığımızı, önceki günden kalan yemeği yediğimizi varsayarsak, ortamımıza sıcaklık katacak en önemli şey işte o demlenen çaydır. Al eline koca bir kupa dolusu sıcacık çayını, devril kanepene. Ayaklarını uzat, battaniyeyi de çek üstüne. Hele de en yumuşağından eşofmanını, en pofuduğundan hırkanı ve minik birer fırının içinde yürüyormuşsun gibi hissetmeni sağlayan hayvanlı terliklerini de giydiysen, süper şekilde hazırsın tatil gününü yaşamaya.
Kanepende yapılacak şeyler o kadar çok ki!
Hafta arası günlerde sadece geceleri yatmadan okuyabildiğin biricik kitabına gömülebilir, sayfalarca, bölümlerce okumanın tadını çıkarabilir ve sonunda bastıran uykuya direnmeye çalışarak aynı paragrafı üç kere okuduktan sonra, kitabın göğsünde, bir elin yere sarkmış olarak uykuya dalabilirsin. (Rehavetin çok derinse ağzın da açık kalabilir ama tavsiye etmiyorum, çok tatlı bir şekil değil.)
Uykudan uyandıktan sonra, topladığın enerjiyle ve midenin de seni muzurca dürtmesiyle kendini mutfağa atıp süpriz bir kek yapabilirsin! (Ya da yapmaya kalkışan sevgiliye kesinlikle ama kesinlikle engel olmazsın! Diyettesindir evet, ama o çok istiyordur, boynun kıldan incedir. Varsın belin kalınlaşıversin.) O kekin pişerken eve yaydığı sıcacık koku ile mayışıp, kitabına kaldığın yerden devam edebilirsin... Ya da benim gibi şanslıysan ve yazmaya aşıksan, bundan iyi fırsat olamaz deyip başlarsın yepyeni bir yazıya.
Ya da içine parça parça tarçın çubukları attığın mis kokulu bir yeşil çay demleyip, çok sevdiğin bir müziği açıp, bilgisayarını da kucağına alıp, hafta arası bakmaya fırsat bulamadığın, sana ilham ve mutluluk veren siteleri gezip zihnini güzelliklerle doldurabilir, biriktirdiğin makaleleri okuyabilir ve tekrar tatlı bir uykuya dalabilirsin. (Sen de ne uykucu şeymişsin, hiç kalkmasaydın o zaman yataktan dediğinizi duyar gibi oldum sanki ama ne yapayım, ayaklarını uzatıp dinlendikçe uykusu geliyor insanın. Hem uyku sağlıktır, bunu da unutmayalım lütfen.)
Köpeğinin minderinde huzurla uyuyuşunu seyredip, onun varlığına milyonlarca kere şükrederken, dışarıda onun kadar şanslı olamayan garip arkadaşları için dua edip, sokağa onlar için mama bırakabilirsin. Sonra uyandığında halıda onunla oynayıp, tepişebilirsin. Baba da oyuna dahil olursa ve hatta beraber fazlaca gürültü yaparlarsa onları tatlı tatlı azarlayabilir, sakin olunn, kafam çekmiyor diyerek yaşlı teyze triplerine girebilirsin.
Kanepe ile en bütünleştiğin, artık neresinin senin kolun, neresinin kanepenin kolu olduğunun birbirine karıştığı bir noktada köpeğin karşına geçip zıplamaya başlar. Hadi beni çişe çıkart!... Görmezden gelmeye ve gerçekten kanepeymişsin, aslında orada yokmuşsun gibi davranmaya çalışırsın. Hey dostum ben aslında burada değilim, sen boş kanepeye zıplıyorsun, hadi git babana zıpla! Ama sonucunda o bir köpektir, gözlerine yuttursan, burnuna yutturamazsın. Şansını sevgili üzerinde denemeye kalkışırsın. Akşam gezmeleri senin görevin olmasına rağmen çoğu akşam yemek yapacağım diyerek ya da, hadi sen oğlanı çıkart ben bulaşık makinesini boşaltayım diye giriştiğin pazarlıkları kazanarak işi sevgiliye savuşturursun ama bu kez olmaz. Çünkü adamın bakıp da gördüğü şey, senin gayet yayıldığın ve ense yaptığındır. Ve kendini parkta bulursun. Saçına yapışmış bir adet tırtıl ile eve döndükten sonra ise hiç dışarı çıkmamış gibi aynı pofuduk kılığına bürünür, tekrar kanepene yapışırsın.
Evde yaşanan bu keyifli tatil günüde çeşitli hobilerini gerçekleştirebilirsin. Artık neyi seviyorsan. Benim dikiş makinem ile ilgili keyifli planlarım var mesela, hala hayata geçmeyi bekleyen.
Ya da bilgisayar oyunları oynayabilirsin. Bir el Age attıralım mı hacı? diyen sevgiliye, Yok yaa, sen anında benim bütün köyümü talan edip, kızlarımı öldürüyorsun! Ben seninle oynar mıyım! diye cevap verip kendi oyunlarına dalarsın.
Ya da bazen sevgili ile sehpaya çöküp saatlerce monopoly oynarsın.
Gece güzel bir film seçtiysen ya da en sevdiğin diziden üç dört bölüm biriktirdiysen bak sen o zaman keyfe! Kocaman bir kase patlamış mısır ya da çekirdekle, bazen de kocaman bir tabak dolusu meyve ile uzat ayaklarını sehpaya.
Filmi beğendiysen ne ala. Beğenmediysen, koy kafayı sevgilinin omzuna, çaktırmadan uyukla. Bırak dürtüp dursun seni.
- Aa uyuyo musun yoksa?
- I-ıh yok. İzliyorum. (Pis bir yalancısın!)
5 dak sonra:
- Uyudun seen. Yapmaaa....
- Yok yok uymuyorum yaa mhhh... (Bir de yalanında ısrar ediyorsun!)
Bir beş dakika daha sonra:
-Aaa sen uyuyuyorsun, aşkolsun. Öff.
- Hııı hı. Evethh. Hımmm. Zzzzz.
- !!!
.......
Velhasıl, ev keyfi başkadır.
Evde tatil candır. :)
............................................................................................................
Foto kolaj kaynak:
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=1341873
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=876148
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=834149
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=1148081
http://www.sxc.hu/browse.phtml?f=view&id=749841
29 Kasım 2012 Perşembe
Yollardan Geçerken
Beş aylık bir dönem bitti. Ben hayatımda hiç İstanbul'dan başka bir yerde bu kadar uzun yaşamamıştım. Ve şimdi anlıyorum ki insanın kaldıkça kalası geliyormuş. Gitmedikçe gitmesi zorlaşıyormuş. Bu nedenle dönüş tarihimizi netleştirmemiz çok uzun sürdü. İlla ki Tüyap sanat ve kitap fuarından önce dönecektik ama tam tarih belli değildi. Ha o gün, ha bugün dedik. Ekim sonu oldu, kasım başı. Kasım başı oldu kasım sonu.
Ve o gün geldi. Bodrum dönemi kapandı. Sonbaharımızı, denizimizi, mis kokularımızı, sevdiklerimizi geride bıraktık.
Siz bunu okurken biz evimizde olacağız.
Ama şu anda yoldayız.
Kucağımda bilgisayar, ekranı güneşten parlarken, en sevdiğimiz müzikler çalarken şehirden şehire, kasabadan kasabaya geçiyoruz.
Sevgilim, dikkat et bilgisayarın şarjını bitirme, yolda lazım bize diyor. Sonra, klavyeye bisküvi dökme diye ekliyor. Peki diyorum, gülüyorum, onun ağzına da bir kremalı bisküvi atıyorum.
Mısır Bodrum'dan çıkana kadar yol kenarlarında gördüğü her köpeğe, tipini beğenmediği her insana - sanki onlar onu umursuyormuş gibi - havlayıp tek kelimeyle öfke nöbetlerine girince o kadar yorgun düşüyor ki yol boyunca genelde bolca uyuyor. Azıcık (hadi dürüst olayım, koltuğu batıracak kadar bolca) kusuyor.
Seraları, köy kahvelerini, dereleri, çayları, bazen çok kuru ve yavan bazense şirin mi şirin köyleri geçiyoruz.
Yine devasa rüzgar türbinlerine geliyoruz. Korkuyorum ben onlardan. Tam yanlarından geçerken o kadar kocaman kocaman dönüyorlar ki içime ürküntü basıyor.
Ama çok geçmeden öyle güzel ağaçlarla çevriliyor ki etrafımız, cennette miyim diyorum yine. Sarı, turuncu, kırmızı, bakır, kahve, muhteşem sonbahar yapraklarıyla bezenmiş ağaçlar dağları süslemiş, onların arasından geçiyoruz büyülü bir geçit gibi. Daha önce bu mevsimde hiç geçmediğim için ağaçların bu hallerini ilk defa görüyorum. Yine hayran oluyorum doğaya. Doğanın olduğu gibi kaldığı, insanlarca baltalanmadığı her yer cennet. Müthiş bir tablo ya da film sahnesi gördüğümüzde çok etkileniyoruz, alkış tutuyoruz ama gerçeği dışarıda işte. Ücretsiz. Tüm doğallığı ve ihtişamıyla orada duruyor. Yeter ki insan eli değmesin.
Bu huzurlu doğa yolundan geçerken müziklerimiz birden hızlanıyor. Karmakarışık çalma listemizden önce Pinhani'nin Hele Bir Gel'i, sonra da Chantel'in Disco Boy'u ile bir anda coşuyoruz, alkış tutuyoruz, ben yerimde duramıyorum.
Sonra yakıt alma zamanı geliyor. Bizim yakıtımız kahve. Starbucks Susurluk'ta termosumuzu dolduruyoruz. Benim elimde ise karton bardak. Diğer elimde itiş kakışın içinde fotoğraf çekmeye çalıştığım kamera. (Koskoca yolda adam gibi hiçbir şey çekemiyorum ama.) Sevgilim biliyor benim asrın sakarı olduğumu. Elinde kahve varken kamerayı kaldır istersen. Çok sakat. diyor. Daralıyorum. Aleti kahveden korumaya çalışırken karton bardak üç kez bacağımı yakıyor, bilgisayarımı da düşürüyorum. Zaten tam benden beklenecek haller, şaşılacak hiçbir şey yok. Şaşırmıyoruz da zaten. Kahveyi döktüğümde bile şaşırmıyoruz.
Yol şeritleri geriye doğru akıp akıp geçiyor. Kendimi bildim bileli o kadar duygulandırır k i bu şeritler beni. Onlar hızla akarken geride bıraktıklarımdan uzaklaşmanın hüznü derinleşir ve aynı zamanda kavuşacaklarımın sevinci de yoğunlaşır, içim coşar. Yanağımı cama yapıştırıp asfalta bakarken o şeritler benim bütün duygularımın tercümanı olur.
Şimdi şeritler beni kışlık yuvama, aileme, aylardır görmediğim arkadaşalrıma götürüyor. Canlılığa, koşturmacaya, boğaza, Taksim'e, Ortaköy'e... Bodrum'da varlığını unuttuğumuz otobüslere, karmaşaya, çay ve simite, apartmana, kışa, yeni yıl hazırlıklarıma, çam ağacıma... Battaniye altında izlenecek filmlere, sıcak çikolataya, penceremin önündeki ağaca...
Bu şeritler beni İstanbul'uma götürüyor. Yepyeni, gerçekten bambaşka bir döneme.
Ege boyunca güneşli ve ılık olan hava Balıkesir civarında bolca bulutlanıyor ve Susurluk'ta indiğimizde ise buz gibi hava tokat gibi çarpıyor. Titreme hallerine giriyoruz üstümüzde iki zibidi kazakla. İşte o zaman diyorum ki, şehir yaklaşıyor kızım.
Şu anda - tam şuanda - feribottayız.
Yolculuğun sonu bir nevi. Yenikapı'da ineceğiz çünkü.
Sonra İstanbul şehir içi trafiğine karışacağız ev yolunda. İşte o zaman yine korkacağım. Bu da son senelerde yaşadığım bir şey. Aylarca Bodrum'un trafiksiz, bomboş yollarına alışıp da şehrin trafiğine bir anda dalıverince resmen "köyden indim şehire" moduna giriyorum, arabaların kalabalığı üstüme üstüme geliyor, ışıkları gözlerimi alıyor ve eve gidene kadar trafikte diken üstünde oturuyorum. İçimden de Yuh ayı, ne biçim kullanıyorsunuz arabayı, deli misiniz, trafik canavarı mısınız nesiniz? Nereye yetişiyorsunuz? Nedir bu telaşınız kardeşim? Ah şu İstanbullular!... Hep acele hep acele! diye düşünüyorum.
Biliyorum ki yine böyle olacak.
Eve gideceğim. Biraz şaşkınlık yaşayacağım.
Ama çok sürmeyecek.
Çok kısa zamanda yine İstanbullu olacağım.
.............
(Not: Bu yazı, yazıldıktan beş gün sonra yayınlanmıştır.)
Fotoğraflar: Gökkuşağı Dosyası
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





