Sayfalar

10 Eylül 2013 Salı

Video | Presto


Gökkuşağı Dosyası'nda zaman zaman sevdiğim videoları paylaşıyorum biliyorsunuz. Ama son paylaştığım videonun üzerinden neredeyse on ay geçmiş. 
Arayı çok açmışım madem, kapatayım. Ve yine canım gibi sevdiğim Pixar'dan gelsin bu 2008 yapımı, beş dakikalık kısa animasyon: Presto.

2009 yılında En İyi Kısa Animasyon Film dalında Oscar'a ve Annie'ye aday olan bu filmde, sihirbaz Presto ve onun tavşanı Alec'in sahnedeki komik ve sıradışı macerasını izliyoruz.

Daha da açarsam, bu filmde, bizdeki 'aç ayı oynamaz' lafının tavşancasına ve hatta çok daha fazlasına tanık oluyoruz. 

Nasıl mı?

Presto ve Alec'in gösteri saati gelmiştir. Ancak tavşan Alec çok açtır ve gözünün önünde olmasına rağmen bir türlü havucuna ulaşıp karnını doyuramaz. Presto da onun bu halini ve açlığını görmezden gelir, tek derdi bir an önce gösteriye başlamaktır ve telaşla sahneye çıkarlar.

Ve sahnede numaralarını icra etmek için kullandıkları 'iki sihirli şapka', aç ve öfkeli tavşan Alec'in elinde Presto'ya karşı tam bir intikam silahına dönüşür.

İzleyin, çok gülecek ve keyif alacaksınız.

Filmin künyesine ve detaylı bilgiye ise buradan ulaşabilirsiniz.

Güzel seyirler dilerim!


  

8 Eylül 2013 Pazar

Pazar Halleri | Uyandırma Kocayı























Evet cuma ve salıları yazıyorum ama bu, başka bir gün keyfim eserse yazmayacağım anlamına mı geliyor?
Tabii ki hayır!
Düşünün yani ilhamlarım gelmiş, ekstra yazı yazmak istemişim, ı-ıh olmaz, bugün pazar, şimdi git salı günü gel mi diyeceğim içimdeki isteğe? 
Ya sonra bana küser, alınır da salı günü de gelmezse? 
Sen o gün beni istemedin, dehledin, şimdi de ben gelmiyorum derse? 
Hele bir de iyice inada bindirip cuma günü de beni ekerse ne yaparım o zaman? 
Yandığımın resmidir.
O nedenle, işte buradayım.

.. Artık Bizim de Pazarlarımız Var ..

Bugün pazar. 
Bilmem hatırlar mısınız, 2011'de Pazar Gibi Pazar Yaşamak diye bir yazı yazmıştım ve evden çalıştığım için benim pazar tatili gibi bir kavramım olmadığını söylemiştim.
Meğer bu sadece benim çalışma şeklimle ilgili değilmiş. Çünkü ben hala evden yürütüyorum işlerimi ama kocam ofiste çalışmaya başladı ve artık bizim de pek kıymetli, hiiiç bitmesin denilen, keyifli, pofuduk pazarlarımız oldu!
Vatana, millete, yuvamıza hayırlı, uğurlu olsun.

.. Uyandırma Kocayı ..

Ha diyeceksiniz ki; madem bu kadar kıymetli pazarlarınız, kocan da evde, sen ne diye yazı yazmakla vakit geçiriyorsun?

Şşşt ses etmeyin, adam uyuyor. 

Ve o kadar yoruluyor ki son günlerde, bıraktım uzun uzun uyusun. 
Ama ben bıraktım da, sonuçta gözü sakınınca çöp de batıyor!
Nasıl mı?

Evde hiç havlamayan köpeğim Mısır arsız bir yönünün de olabileceğini keşfetti. Zira evde misafir bir köpeğimiz daha var, onu kıskanıyor. Sağ olsun odadan iki dakika çıksam arkamdan tavır koyacağı, ne bıraktın beni burada bea! triplerine gireceği tuttu. Dillenebilse, yine ona gidiyorsun di mii, benim kemiklerimi ona vereceksin di miii, onun başını okşayan ellerin kırılsın anne e mii! diyecek, diyemedi tabii ama bunun havlama versiyonunu güzelce icra etti sağ olsun. Aferin oğlum, iş-güç vurmuş, bir de sen vur zavallı babaya da, uyuyamasın.

Bu arada apartmandan birileri taşınıyor, dangıl dungul sesler eşliğinde. O da bugünü buldu.

Mahallenin veletleri, yakında okullar açılacak ya, ne koparsak kardır zihniyetiyle viyak ciyak çığırıp, tepişiyorlar. (Hayır, insanı çocuk fikrinden de soğutuyorlar, ona yanıyorum.)

Ve.. Ardından ben banyoda mahsur kaldım! Evet, cidden. Lanet kapının açılmayacağı tuttu. Asıl, aban, yüklen nafile. Ellerim kopacaktı resmen. Bu arada çıkan sesler cabası. Eh madem o kadar ses çıktı, adam uyanmıştır zaten dedim, açılmayan iğrenç kapıya sinirimden bir tekme de ben koydum, açıldı. 
Ve adam uyanmamış. Helal olsun.

Bununla kalır mı? Tabii ki hayır.

Üç gündür bizim buralarda davul-zurna sesi duyup duruyorum, birileri evleniyor. İşin ilginç yanı bizim burada daha önce böyle bir şeye denk gelmemiştim. Ya biri yaptı diye öteki de yapıyor ya da aynı sülalenin kızlarını topluca veriyorlar, bilemiyorum.
Her neyse. 
Bugün de yapacakları tuttu. Gümbede gümbede ortalığı ayağa kaldırdılar. Ha ilk başta sesleri uzaktan geliyordu ama sonra baktım o da ne, kıyın kıyın yanaşıyorlar. Sadece davul-zurna da değil, carıl carıl korna sesleri!
Daldılar bizim sokağın yoluna! 
Yatak odası penceremizin tam da bu yola baktığını söylememe gerek var mı?
Cangıl cangıl nasıl bir gürültü koptu, uyuyanı uyandırmayı bırak, ölüyü diriltir!
Onlar orada eğlene dursun ben evin içinde tepiniyorum sinirimden!

Bir yanım şöyle diyor: Allah kahretsin siziii, saygısızlar, pazar gününü mü buldunuz yaygara koparacak? Bari ara sokaklara girmeyinn, gidin ana caddede dökün kurtlarınızııı!

Diğer yanım yatıştırıyor: Boş ver, yazık, bak evleniyorlar, mutlulular, bela okuma, ne yapsınlar içleri coşuyor, Allah mutlu etsin bari...

Agresif taraf bastırıyor: Biz de evlendik, böyle yeri göğü mü inlettik pazar pazar!.. Gidin düğününüzde oynayın, davulunuzu-zurnanızı orada öttürün, gidin dedim sizeee, indirtmeyin o tokmağı bir yerinize!

Derken sakinleştim.:) Düğüncü sürüsü de geçip gitti neyse ki.

Kocam hala uyuyor. Bu vesileyle hala yazıyorum gördüğünüz gibi.
Ne kadar anlayışlı, düşünceli bir eşim değil mi? Kocacığım uyanmasın diye nasıl da üstüne titriyorum!
Ama durun siz. 
O uyku süresi normal seviyenin biraz üstüne çıksın, kalk dediğim halde kalkmasın, inatla yatağa yapışsın, işte o zaman benim modum da anında değişiverir! Davulu-zurnayı ben çalarım o zaman tepesinde!

E ne yapayım? Bir tane pazarımız var değil mi, yalnız mı kalayım?:)


Foto Kaynak: Burası.

6 Eylül 2013 Cuma

Evlilik Koşturmacaları 1: Aman Ne Var ki Yanılmacası


..Bizdeki Neyin Kafası?..

Yıllardır aynı evde yaşıyoruz dedim. Evlilik hazırlıklarının en zor kısmı da zaten ev düzmece, bin bir tane eşyayı satın almaca dedim. Bizim her şeyimiz hazır olduğundan neredeyse hiç telaşımız da olmaz diye düşündüm. Niye olsundu ki, iki şeker, üç davetiye mi yoracak bizi... dedim.

Tek kelimeyle... halt etmişim!

Evet, duyduğum ve gözlemlediğim kadarıyla eve eşya alma koşturmacası gerçekten zor bir süreçmiş, nice gencecik, tazecik gelin adayları bu süreçte psikopata bağlar, saçını başını yolar, bolca kilo kaybedip eriyip giderlermiş... Aileler birbirine girer, nişanlar atılma noktasına gelinir, müstakbel karı-kocalar birbirleri için Acaba mı? diye sormaya bile başlarlarmış. Sinirler harap ola ola, panik halinde alınan eşyaların aslında eve büyük geldiği, ya da hiç yakışmadığı, bilmem neyin eksik kaldığı, şunun bunun da fazladan alındığı evlendikten günler sonra dank eder, yeni bir eyvahlar olsun süreci daha başlarmış... 

İşte biz bunlardan yırttık. Ama telaşların sadece bundan ibaret olduğunu düşünmek acaba neyin kafasıydı, onu çok merak ediyorum.
Ne çok koşturmaca varmış aslında! 

..Gelinlik Cepte..

Bir kere kotla, tişörtle evlenmeyi düşünmüyorsan, illa ki bir gelinlik alacaksın değil mi? Alacaksın. Ve gelinlik senin ayağına gelmiyor ya da gökten zembille inmiyor, gezeceksin, arayacaksın, deneyeceksin... Hoş ben bu konuda şanslıydım. Hayatım boyunca, kabarık ve straplez olması dışında özel bir gelinlik modeli hayalim olmadı. Bu nedenle her birine aynı şansı verdim ve ilk ciddi gezmemde sevgili gelinliğimle tanıştım. Benim için çok kolay oldu. Tek atışta bingo.

..Batan Geminin Günleri..

Ama tüm koşturmanın başlangıcında, o büyük günün hangi tarihte olacağına karar vermek var değil mi? 
Bahar olması açısından mayıs olsun istedik. Davetlilerin gelmesi kolay olsun diye cumartesi gününü istedik. Mayıs ayının cumartesilerinden de en tatlı ve yumuşak his veren tarih 18 Mayıs'tı. 
Sevgilim ilk başta itiraz etti:
- 19 Mayıs olsun, 19 Mayıs'ta evlenmek çok güzel olur.
- Evet tabii ki güzel olur, ama bize özel olmaz.
- Niye olmasın?
- 19 Mayıs zaten çok özel bir gün, kendi özelliğini korusun. Bizim günümüz ise sadece bize özel olsun!

Bu şekilde 18 Mayıs'a karar kılındı. Evleneceğimiz Yunus Emre Kültür Merkezi'nde mayıs ayı günlerini 4 Şubat'ta vermeye başlıyorlardı ve gün almak için sabah 9'dan itibaren orada olmalıydık . 
Pimpirikliyim ya, pirelendim hemen:
- Bir gece öncesinden annemlerde kalalım aşkım. Yakıncacık, gidiveririz hemen.
Sevgilim tamam dedi ve bir gece önce annemlere kamp kurduk.

Sabah kalktık, kahvaltımızı ettik. Bu arada konuşuyoruz aramızda. Annem akşam son nikahı alın dedi. İyi dedik, onu alalım, daha rahat olur, ucu açık olur.
Saat sekiz buçuk civarı mekanın oraya vardık. Sevgilim çok rahat, nasılsa dokuzda açılacak ya gün verme olayı: 
- Bir yerde oturup çay içsek mi?
- Ayol ne çayı deli misin? 
- Erken ama daha... Çok var dokuza...
- Erkense erken, önceden gider, rahat ederiz.

Ve binaya girdik. Girdik de ne görelim? Sıra sıra cezve gibi oturmuş 7 - 8 çift önceden gelmiş bekliyor bile.
- Bak, dedim, görüyor musun millet gelmiş, bir de erken diyordun!

Biz de oturduk. Bu arada 18 Mayıs için (olur ya!) son nikah alınmış olursa başka hangi günü alsak diye konuşuyoruz. Derken sıramız geldi, girdik. Kimlikler, sağlık raporları teslim edildi, nikah memuru hanım sordu hangi tarihi istediğimizi.:
- 18 Mayıs, son nikah olsun lütfen.
- Son nikah dolu. 
- Yaa öyle mi? 25 Mayıs son nikah?
- O da dolu.
- Şu tarih?
- I-ıh dolu.
- Peki ya bu tarih?
- Cık.
- E peki son nikah olmasın o zaman. 18 Mayıs için sondan bir önceki nikah olsun.
- 18 Mayıs için sadece 13.00 boş.
- Nasıl yani?
- Diğer saatler alındı.
- Yaa hay allah, çok erken ama ne yapalım, o olsun.
- Kuaförünüzü erkene ayarlayın, fotoğraf çekimini de nikah sonrasına ayarlarsanız rahat edersiniz.
- Hı hı.

İçimin isyankar kısmından direkt şunlar geçiyor: Yok artık! Nasıl bitermiş yahu? Dokuzda açılacak diyorsun, sekiz buçukta geliyoruz! Bizden önce gelip de bekleyen 7 - 8 çift mi talan etti 18 Mayıs'ın saatlerini, bırak allah aşkına sen de! Kime dağıttınız ulen mis gibi günleri, saatleri? Sizi gidiler siziii! 
Ve içimin mülayim tarafı ise aynen şöyle söylüyor: Buna da şükür! Az daha hepten kaçırıyormuşuz 18 Mayıs'ı. Yok yok, şanslıymışız aslında yahuu...

Ve böyle başladı koşturmaca maratonumuz.

..Davetiye Ellerimizden Öper..

Gelelim davetiyeye. Eğer müstakbel kocan da, sen de Güzel Sanatlar mezunuysanız, hele de Grafik bölümünü bitirdiyseniz, üzerinizde inceden bir baskı hissediyorsunuz, davetiyemizi hazır almamalıyız, kendimiz tasarlamalıyız diye... Tamam dürüst olayım, ben kendi adıma, inceden bir baskı değil, gayet ağır bir şeyler (!) hissettim omuzlarımda. Ne olduğu belisiz o şeyler iki omzuma çöreklenmiş ve kulağıma kulağıma çığırıyorlardı devamlı:
- Sen yapacaksın! Sen yapacaksın! Aksi sana yakışır mı bea! Onca yıldır tasarımcısın, kendi davetiyeni yapmaya mı üşeniyorsun?!
- Yok.. Şey... Ben... Üşenmiyorum da diğer şeyl...
- Sus! Bahane üretme. Diğer şeyleri de yapacaksın, davetiyeyi de yapacaksın. Bir kere evleniyorsun!
- Ama ben.. tamam ama daha sonra başlasam, şimdi diğer işler....
- Hayır, hemen şimdi başlayacaksın! Çalıştır saksıyı, başla hemen.

İşte üzerimde bu tarz bir baskı vardı. Bir yandan babam ısrar ediyor doğal olarak:
-  Hadi kızım bastırın şu davetiyeleri artık, dağıtmam gereken kişiler var... Ben kendim yapacağım sonunda!
 Bir yandan arkadaşlar bastırıyor:
- Aaaa Eylüüüül! Daha basılmadı mı davetiyeler? Kızım bir buçuk ay kalmıııış, neyi bekliyorsunuz?

Derken oturduk sevgilimle, ne yapalım ne edelim diye düşünmeye başladık ve karakter tasarımına aşık bir çift olarak, monster temalı davetiye yapalım dedik... İlk gün kanepeye yayılıp kağıt kalemlerle taslaklara gömüldük, ertesi gün ise ben kendi çizdiğim bir taslağı hayata geçirmek için bilgisayar başına oturdum ve birkaç saatte çözümledim davetiyeyi. Uzun zaman kafamızı meşgul etti ama neyse ki çabucak bitti, ben de omzumdaki gevezeleri kovaladım, gittiler.

..Mesajlı Şekerlerimiz Pek Şeker..
                                                                                                          

Şeker için daha ilk zamanlarda aklımıza gelen şey boynunda kocaman kurdelası olan lolipoplardı. Sevimli, neşeli... 
Bu konuda da annemle bolca çekiştik.
- Kızım lolipopun yanında ne vermeyi düşünüyorsun davetlilere?
- Bir şey mi vermem gerekiyor?
- E neyi saklayacak insanlar anı olarak?
- Lolipopu saklasınlar işte...
- Saklamazlar kızım, yerler, gider...
- Yemesinler o zaman, ne güzel, koysunlar kalemliklerine süs diye...
- Erir zaten, dayanmaz...
- Dayanır ben bir lolipopu senelerce saklamıştım... Hem zaten lolipopun yanına başka şey yakışmaz...
- Kızım sen yine bir şey düşüns....
- Ay istemiyorum anne yaa! Lolipopu saklasınlar işte, yiyene de afiyet olsun!

Zavallım annem. 

Sonunda, büyük güne çok az kala Eminönü'nde lolipoplarımızı bulduk. Siparişi verdik. Bir yandandan soruyorum adama: 
- Lolipopu nikah şekeri olarak isteyen oldu mu daha önce?
- Çoook.
- !! ?? Aa sahi mi?
İç sesim: Nasıl yani yahu? Ben kimsede görmedim ama, gayet özgün bir fikir bulduğumuzu sanıyordum, değil miymiş, tüh! 
Pes etmiyorum ama:
- Peki bu pembe ve mavilerden mi alıyorlar nikah şekeri olarak?
- Aa yok, bunları bebek şekeri olarak alıyorlar.
- Hmm peki.
Eh, buna da şükür!

Sonuç olarak şekerlerimizi almakla kalmadık tabii. Toptancının etiketleri söküldü, kurdelalar bağlandı. Sonra bir baktık, kurdelaların altında, lolipopun boğaz kısmına denk gelen jelatin çok çirkin duruyor. Neyse sorun olmaz, oraya etiket yapıştırılacak dedik. Ozalitçide etiketler bastırıldı. Sevgilim başladı yapıştırmaya. Ama o da ne? Etiketler kısa kaldı! O lanet jelatin yine görünüyor, hem de bu sefer daha da tuhaf ve sevimsiz bir şekilde!
Düşüp bayılacaktım!
- Birer kurdela daha takarsın jelatin görünen yerlere dedi annem.
- Nasıl yani, yüzlerce şekere aynı şekilde bir daha mı bağlayacağım!?

Aynen öyle oldu. Onca şekere tekrar ikinci kat kurdelaları bağladım. Bu iş de bitti. Bunun da üstüne bir çizik atıldı.
Bu arada, etiketlerin bir yüzünde bizim karakterlerimiz vardı, diğer yüzüne de şöyle yazdık:
Sokak Hayvanları İçin Lütfen Bir Kap Su.
Sosyal mesajımızı unutmadık. Ve eğer iki kişi bile bunu okuyup su koymaya başlarsa, bize hediyelerin en güzeli olacak!

GELECEK YAZILAR
                                                                                                            
Yaşanan her şeyi bir yazıda yazarsam bitiremem. Ben yazmayı bitirsem, siz okumayı bitiremezsiniz.
O nedenle, arkası sonraki yazılara. Ve Evlilik Koşturmacaları serisinin diğer konuları şöyle:

+Ah Şu Aksilikler!
Hem sakarım, hem şaşkınım, hem de unutkan! Gerisini siz düşünün!

+Balayı oteli bulma işi nasıl ayağımıza dolandı?
Bir tarafta arılar, diğer yanda Rus fıstıkları! Eyvahlar olsun!

+Sevgili balayı!
Ohh dünya varmış!

+Balayı bavuluna koyman gereken bir tek parça giysi bulamazsan ne halt edersin?
Abartı yok. Gerçek. Bavula koyacak bir parça giysi bulamadık!

+ Yeni gelinin soyadı karmaşası.
Kimim ben, kimimm? 

+ Evlilik nasıl gidiyor?
İstisnasız herkesin sorduğu soruya toptan cevaplar.;)

Evet sevgili okuyucular. Yukarıda listelediğim konular da sırayla gelecek. Takipte kalın!

3 Eylül 2013 Salı

Eyvah Yazıyı Unuttum!


Yazı yazma konusunda kendimi düzene ve disipline sokmak için her salı ve cuma günleri yeni yazı girmeye karar verdim ve bunu uygulamaya da başladım biliyorsunuz. Ve tabii bu durum ister istemez üstümde faydalı bir baskı yarattı. Böylece deli gibi yazı yazmak istediğim halde, hayatın rüzgarına kapıldığım için haftalarca ve hatta aylarca sessiz kalmaktan kurtulacağım. Hay Allah Gökkuşağı Dosyası'nı da çok ihmal ettim son zamanlarda... gibi cümleleri artık kurmayacağım ve hem kendi disiplinimi oluşturup hem de yazı yazma zevkimi tatmin etmiş olacağım... diye düşünüyorum. Ve bundan dolayı da çok mutluyum.
Ve kararım da kesin, asla caymayacağım. 
Ama yeter ki salı ve cuma günlerinin geldiğini unutmayayım!!
Bu gece olduğu gibi.

Beni önce telaşlandıran ama güzel neticelenen bir takım olaylarla başlayan bir gün. Sonra çok yakın arkadaşla buluşma. Kedisini veterinere götürme. Canım kocam iş yerinde saç baş yola dursun, arkadaşım ile dışarıda keyifli bir yemek. Sonra çok yedik, eritelim amaçlı atılan turlar ve ardından eve gelip, kahveleri doldurup kanepelere yayılmaca.
Lak lak lak.
Bık bık bık.
Sonra biraz daha lak lak. 
Azıcık daha bik bik bik.
Yakın kız arkadaşlar bir araya gelince nasıl bir muhabbet oluyorsa, saatlerce o şekil yani.
Ara sıra köpekleri doyur, çişe çıkart.
Sonra, bır bır bır devam.
Keyifler gıcır, saat olmuş gecenin bir buçuğu.
Tadına doyamadan arkadaşı uğurlamaca.
Ve artık yatsam mı ne yapsam... düşünceleri içinde bir göz kapağı aşağı inmiş, kafa bulutlu... Hal kalmamış. 
Yatak çekiyor, uyku çağırıyor...
Ve işte o anda beynimin içinde çınlayan kocaman bir DANNK sesi!

Yarın salı! Ve ben yazımı yazmadım!
Tamamen unutmuşum! Eyvahlar olsun. 
Şimdi bu durumda kocam bana der ki: Amaaan boş ver yazmayıver!
Ben de ona derim ki: Olmaaaz söz verdim!
O da der ki: Kime söz verdin?

Sanki bir dolu okuyanım varmış da, aaa bak yazacağım dedi yazmadı, tüü ne ayıp! diyeceklermiş gibi.

Olsun. Kaç kişi okuyor olursa olsun, kimse bile okumasa ben verdim ya o sözü, hemen dikenler battı tabii bana, uyku muyku kalmadı. 

Biliyorum ki salı yazısını sallarsam cumayı da sallarım. Sonra salıyı yine sallarım ve öyle böyle derken ipin ucu kaçar.
Bu nedenle şu anda okuduğunuz bu ne olduğu tam belli olmayan yazı, benim kendime verdiğim sözü tutmaya çabalayışımın kanıtıdır sevgili okuyucu(lar).
Bu ipin ucunu kaçırmaya niyetim yok.

Yazmış olmak için yazmadım ama yazmamış olmamak için yazdım.:)
O yüzden siz de okumuş olmak için değil, okumamış olmamak için mutlaka okuyun efendim.

Ps: Yukarıdaki fotoğrafla yazının alakası nedir derseniz... Bir alakası yok. Yazıya bir fotoğraf eklemiş olmak için değil, eklememiş olmamak için ekledim.:)







30 Ağustos 2013 Cuma

Tekrarcı mısın Tekçi mi?





























Sen Hangi Tipsin?

Bir insan tipi vardır, mesela bir filmi çok beğenmiş dahi olsa asla ikinci defa izlemez. 
E izledim ya ben onu, bir daha niye izleyeyim ki? der. Bir de burnunu buruşturur böyle. Sanki önceden bayıla bayıla izleyen kendisi değildi. 

Kitaplar için de geçerli aynı durum. Okudum ben onu der, koyar noktayı. Bir daha okumaz aynı kitabı, önceden hayran kalmış bile olsa. Bir kere okunduktan sonra temelli rafa kalkar artık o kitap.
İkinci kez izlemeyi, okumayı belki zaman kaybı olarak gördüğünden ya da belki aynı tadı alamayacağını düşündüğünden. Kim bilir.
Ben eleştiriyor muyum şimdi bu insan tipini? Hayır. Asla! Hatta özeniyor bile olabilirim.
Çünkü ben bunun tam zıttıyım.
Tabii ki her filmi üçer kere izleyip, her kitabı beşer kere okumuyorum. 
Ama eğer çok sevmişsem o filmi yüz kere de izleyebilirim, hep aynı keyifle.
Kitap için ise araya biraz unutma zamanı girmesi gerekiyor. Yani okurken beni tekrar şaşırtabilmeli, Vaay böyle mi oluyordu? dedirtebilmeli. Eh bunun için de çoook uzun bir süre geçmesi gerekmiyor. Hafızamın o sıralarda hangi balık cinsinde gezdiğine bağlı olarak değişiyor. 

Koca İtinayla Çıldırtılır

Mesela müzik dinlerken de bir parçayı tekrara alıp ard arda defalarca dinleyebilirim. Ya da yirmi parçalık bir çalma listesini bir hafta boyunca sürekli döndürebilirim ki bu şekilde bitişik odada çalışan kocama da defarlarca kafayı yedirtmişliğim oldu!

Sevdiğim dizilerde de durum değişmiyor. Ama burada da kitaptaki durum söz konusu; biraz unutmam gerekiyor. Yeterli unutmuşluk kıvamına erdikten sonra gelsin sezonlar, gitsin bölümler. 
Mesela Desperate Housewives en sevdiğim yabancı dizilerimdendi. Yedi sezonunu yutarak izlemiş ama son sezon olan sekizinci sezona bir türlü başlayamamıştım. Başlamaya hazır olduğumda ise aradan çok uzun zaman geçmişti ve benim için çok kıymetli olan son sezonu tam tadıyla izleyebilmek için, koskoca yedi sezonu da yeni baştan - ve aynı keyifle- izlemiştim.

Kuzey Güney Yeniden

Tasarım ya da illüstrasyon yaparken illa ki müzik dinlerim ama hediyelik eşya 
türevi seri üretim çalışmalarımı yaparken bilgisayardan dizi açarak oyalanırım.
Kuzey Güney dizisine de bu şekilde başlamıştım ve hatta Kuzey Güney Vakası adlı bir de yazı yazmıştım bunun üzerine.
İşte şu günlerde yeni bir Kuzey Güney vakası yaşıyorum. Yine seri üretimdeyim ve başka dizi kalmamış gibi yine ona dadandım ilk bölümünden itibaren ve işin garibi daha önce izlememişim gibi aynı heyecanla. Birinci sezonu afiyetle bitirdim ve - utanmadan - daha birkaç ay önce bitmiş olan ikinci sezona başladım! Pes diyorum kendime, ne diyeyim. Hani hiç tutucu, sabit fikirli bir insan da değilimdir ama bu konuda huyum kurusun ki huyum böyle.

24 Beni Çağırıyor

Dün işi gücü bitirip kanepeye yayılmış kocamın işten dönmesini bekliyordum. Kitap okuyacak kafada da değildim, hadi dedim şu eski (!) yabancı dizilere bir bakayım. Bütün sezonlarını aç kurtlar gibi izleyip bitirdiğimiz, Kiefer Sutherland'in  24'üne ilişti gözüm. 
En severek izlediğimiz ilk sezonları da iyice unuttuğumu fark ettim. Şööyle bir içim gıdıklandı, Allaah dedim, ben başlarım buna yeniden! Kımıl kımıl oldum yeminle. Tam play tuşuna basacaktım ki bir şey oldu, telefon mu çaldı, kapı mı çaldı ne olduysa, şimdi hatırlamıyorum, ortam dağıldı. Ve ben de unuttum 24'ü. 
Unutmuştum yani. Ta ki şu ana kadar. Bu yazıyı yazarken yeniden hatırladım bak. 
Hiç iyi olmadı.
Malum, 24'ün bir sezonunda yirmi dört bölüm var. Her biri kırk beşer dakika. 
DOKUZ SEZON.
Yani... Dadanırsam yanarım.
Yok yok unutayım ben bunu. 

Hatta hemen bu yazıya da noktayı koyayım. 
Ve 24'ü kafamdan çıkartmak için ne yapayım?
Hmmm...?
Evet, buldum, en iyisi bir bölüm Kuzey Güney açayım!


Foto kaynak; burası.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...