Sayfalar

27 Ağustos 2013 Salı

Otoyol Maymunları

























Bundan bir süre önce, bir cumartesi akşamı...
Arkadaşlarımızın evine gitmek üzere yola çıktık. Birçoğunuz bilirsiniz ki yıllardır trafiğin yavaş ilerlediği yollarda muz satarlar. Ve bence güzel bir fikir, trafiğe şıkışıp midesi ezilen kişiler sağlıklı yoldan açlıklarını bastırabiliyorlar böylece. Bizim de bu şekilde muz alıp yemişliğimiz oldu. Akıl edene aferin diyeceğim ama diyemiyorum çünkü anladım ki bu bizim ülkemizde  uygulanacak şey değilmiş!
Çünkü malum bizim insanımız çöp kutusu nedir bilmez. Sokakta yer, içer ama yediğinin kağıdını, artığını iki metre ötede bulunan çöp kovasına değil, olduğu yere atıverir. Evini bir güzel temizler, paklar, saç teli düşse paniğe kapılır ama her türlü pisliğini sokağa bırakıp gitmekten zerre çekinmez. Kendi evi pek kıymetlidir, sokak elin malıdır zaar. Hatta sokakların tümü kendi başlarına sanki koca birer çöp kovasıdır bu insanlara göre. 
Ye, iç etrafa salla! Oh ne güzel dünya!

Her Yer Sapsarı

İşte geçen gün o otoyoldan (tam nereye denk geldiğini hatırlamıyorum ama şehir merkezinden uzak bir bölge) geçerken bu kafa yapısındaki insanların varlığını çok çarpıcı şekilde tekrar görüp, hepsinden daha da nefret ettim. 
Kilometrelerce uzanan yol boyunca yol kenarlarında gördüğüm tek şey muz kabuklarıydı!
Öyle ki, maymun sürüsü geçmiş sanırsınız! Yemiş yemiş atmışlar, mideye indirip indirip camdan dışarı fırlatıvermişler!... Sapsarı olmuş ortalık yeminle. Her yer,  bariyerlerin üstü de dahil muz kabuğu dolu. Oradan buradan muz kabukları sarkıyor!
Vallahi pes!
Terbiyesizliğin bu kadarı. Elinde kalan çöpü, çöp kutusu buluna kadar cebinde taşıyan ve hatta bu yüzden çoğu zaman kocaman, şişkin ceplerle dolaşan bir insan olarak ben bu tiplerin beyinlerinin nasıl çalıştığını anlamıyorum inanın.
Sen arabanın içinde değil misin kardeşim? Arabanın çöpüne sığmıyor olabilir o kabuk, poşetin de olmayabilir. Katlayıp, yere ayağının kenarına koyuver bir zahmet.  Kıymetli araban mı pislenecek? Ayağına  mı yapışacak? Sen pis ayaklarınla, bilmem kaç gün duş almamış pis, terli, kokulu bedeninle biniyorsun da, bir muz kabuğu mu kirletecek arabanı? Ama yok senin ruhun kirlenmiş bir kere, bencil ve görgüsüzsün, o yüzden camı açıp dışarı savurmak tam senin yapacağın iş.
Aferin. Böyle devam et sen.

Yazıya Otoyol Maymunları diye başlık attım ve maymun sürüsü geçmiş gibi dedim ama hayır. Bildiğin maymun bunu yapmaz. Hiçbir hayvan bunu yapmaz. Hangi hayvanın yaşadığı doğayı hunharca kirletip mahvettiğini gördünüz, duydunuz? 
Bunu ancak bu tanımsız, ne olduğu belirsiz yaratıklar yapar.
Ve ben onların varlığından çok ciddi şekilde rahatsızım. Hatta korkuyorum onlardan, her türlü kötülüğü beklerim.
Hepsi bir anda buharlaşıp kaybolsa umurumda olmaz. Hatta dünya temizlenir, nefes alır diye düşünüyorum.
Ve bir gün kendi attıkları muz kabuklarına basıp şöyle güzelce yıldızları saymalarını diliyorum.
Evet, bunu gerçekten diliyorum!

Foto kaynak, burası.

23 Ağustos 2013 Cuma

Salı ve Cuma Günleri Sizinleyim!


Merhaba sevgili okuyucular.
Beni unutmadınız inşallah. Unuttuysanız da canınız sağ olsun, ben size kendimi hatırlatırım itinayla.

Geçtiğimiz aylarda, bütün istikrarım ile istikrarsız olmaya devam etmişim yazı yazma konusunda. 
Tekrar aferin bana.
Yaz başında evlendim malumunuz ve evlilik hazırlıklarım ile ilgili bir seriye başlayacağımı bildirmiştim, birkaç yazısı da hazırdı hatta ama tam serinin ilk yazısının düzeltmelerini yaptığım gün direnişimiz başladı. Günümüz, gecemiz, aklımız, fikrimiz bu oldu. Bu süreçte tabii ki evlilik mevlilik yazamazdım. Sonrasında da zaten günler birbirini kovaladı, başka şeylerle uğraştık ve ihmal ettim sevgili yazı dünyamı. 
Oysa ben yazarken kendimi buluyorum. 
Hayatta kıymet verdiğin şeylere vakit ayırmayı bileceksin ki hayatının gerçekten bir anlamı olsun değil mi? 
Yazılarımı okumaktan keyif alanlara "Müjde!" diyeyim o zaman.
Bundan sonra her hafta salı ve cuma günleri burada olacağım.

Evlilik hazırlıklarımız ile ilgili uzun bir seri yapamasam da, yüzümüzü güldüren noktaları paylaşacağım.
Ve tabii ki yazacak birçok şey var hayata dair. Hem heyecanlı hem de çok keyifliyim yazacağım her bir satır için.
Bundan sonra salı ve cumaları beni tıklamayı unutmayın!:)





5 Haziran 2013 Çarşamba

Ruhumdaki GEZİ Halleri


.. Bir öyleydim, bir böyle oldum ..

Günlerdir bir ağlıyorum, bir gülüyorum.
Milyon tane yazı yazmak istedim, milyon kere vazgeçtim. 
Yazacağım hiçbir kelimeyi yeterli bulmadım.
Bağırmak, küfretmek, lanet okumak, ağzımda son derece eğreti duracak her türlü sözü sarf etmek istedim.
Gülmek, dans etmek, neşeli şarkılar söylemek, zıp zıp zıplamak istedim.

Karıştım, allak bullak oldum. Bir öyleydim, bir böyle oldum.

Tencere, tava çaldım. Düdük öttürdüm, bağırdım, çağırdım, sokaklara döküldüm.
İnternete yapıştım, gözümün önünden geçen her bilgiyi paylaşmak istedim, belki doğru, belki yanlış.

Bazılarına Allah ne verdiyse girişmek geldi içimden. İki sıkımlık canımdan ne çıkarsa. Hop oturdum, hop kalktım.
Bazılarını ise öpmek, saçlarını okşamak, göğsüme bastırmak, kucağımda sallayarak avutmak, ağlaya ağlaya iyileştirmek istedim... 
Otuz dört yaşımda, sanki kazık kadar adamların, kadınların annesiymişim gibi...

Bu muhteşem ayağa kalkışın, bu geç kalınmış ama tarif edilemeyecek kadar mucizevi birleşmenin enerjisi ile yüreğim coşarken, aldığım her kötü haberde, izlediğim her can yakıcı görüntüde paramparça oldum.

En son ne zaman bu kadar tezat hisleri bu kadar yoğun bir şekilde ve ard arda yaşadım, hatırlamıyorum...
Bir yandan ömrümden ömür giderken, başka bir yandan canıma kan geldi.

Bazılarına çılgıncasına kızdım. 
Halihazırda sevmediklerime kızmak kolaydı da, hayal kırıklığı yaratanlar fena yaraladı içimi...
Yaralılara kapılarını kapatanlar, yalaka söylemleriyle maskelerini düşürenler, insanlıktan nasibini alamamış olanlar....
Ve en çok da, işini yapması gereken zamanda tatile (!) çıkan, sus pus olan, bizi yalnız bırakıp, hepimizi ellerimizde telefonlarla, bilgisayarlarla acemi muhabircikler gibi oradan oraya koşturup bilgi toplayıp yaymak zorunda bırakan yandaş medyaya... 
Ah medya ah. Sen neymişsin!

.. İmdat Polis Var! ..

Polisler. Ama hepsi değil, 'o vahşi polisler'. 
Herkesi kendilerine sövdürtecek, küfrettirecek hale getirdikleri bu noktada, küçücük çocukların, yeni neslin zihninde nasıl bir imajları olacak bundan sonra?
Yarattıkları vahşet bir yana, eli sopalı birtakım (!) siviller, diğer sivilleri döverken ve 'o polisler' ayakta dikilmiş seyrederken ve bunların kaydını milyonlar izlerken, nasıl güvenecek insanlar artık polise? 
Ya da belki "Güvenmesinler" diyorlardır.
Belki de "Biz diğer yüzde ellinin polisiyiz" diyorlardır, kimbilir... Öyle mi acaba?

Şu hayatımda birkaç polis tanıdım, ömrümün sonuna kadar sağlıklarına duacı olacağım. İnsandan öte melek gönüllü kişiler. Ne kadar üzgün olduklarını tahmin edebiliyorum.
İşte 'o vahşi polisler' hepsine, tüm meslektaşlarına çamur atıyorlar günlerdir. Yazık değil mi onlara?
Dün gece Taksim'den dönerken bir karakolun önünden geçtik kocamla. 
İki memur sokaktaydı.
Dikkatle baktılar tabii bize, o saatte.
"İyi nöbetler" derdik normalde.
Demedik. İçimizden gelmedi.
Yürüdük gittik. 
Belki çok iyi adamlardı. Belki içleri yanıyordu onların da, kimbilir.
Ama diğerleri, işte böyle etki yarattılar üstümüzde.

Bir önceki yazımda da dediğim gibi. Bu bir insanlık meselesi. Üniformaymış, rütbeymiş, makammış, bunlar boş işler.
Yüreğinde nasıl bir insan olduğun önemli. Eğer kötülük varsa yüreğinde, küçük kalmışsa ruhun, işte böyle kötüye kullanırsın üniformanı.
Bir çuval inciri de lekelersin, mahvedersin.

Kimi istifa etti polislerin. Helal olsun onlara.
Kimi edemedi ama eve gidince belki de başını yastığa gömüp ağlıyor.
Kimisi de zevk ile vurdu gençlere, coşkuyla sıktı o gazı. 
İşte o adam polis değil de başka bir şey olsaydı, başka bir meslek seçmiş olsaydı da aynı gaddar adam olacaktı.
Yine yapacaktı yapacağını, elinden geldiğince. Belki karısına, çocuğuna, elemanına, belki de sokaktaki hayvana...
Şimdi ise üniforması var, cobu var, gazı var, yetkisi var. 
Eyvah ki ne eyvah!

.. Hey Yukarıdakiler, güldürmeyin artık! ..

Ve yukarıdakiler. 
Onlara söylenecek her şey söylendi. 
"Bu bir ağaç meselesi olmaktan çıktı." dendi. 
"Biz şu ya da bu değiliz, biz halkız." dendi.
"Sen halkına şiddet uygulatırsan sonucu böyle olur." dendi.
Ama en önemlisi "Dolduk dolduk, taştık." dendi.

Düşünün şimdi siz, yukarıdakiler, düşünün. 
Siz çocukken, sınıf arkadaşınız bir tokat patlattığında siz de karşılık vermiyor muydunuz?
Gençken size küfredene siz de küfür etmiyor muydunuz?
Sizi itip kakanı siz de ittirmiyor muydunuz?
Yetişkin olduğunuzda yolunuza çomak takanı bir güzel benzetmiyor muydunuz?
Yapıyordunuz elbet.

İşte biz yapmadık. Biz kibar adamlar, kadınlar, gençler, çocuklardık.
"Biri sana vurursa onunla aynı duruma düşme, diğer yanağını uzat, utansın." diyerek büyüttü analarımız, babalarımız bizi.
Hakkımızı savunmayı da bildik elbet. Ama sözle, ama yazarak, ama şarkıyla, ama yürüyerek, ama adabımızla.

Her şeyden öte biz iyi niyetliydik. Ya da belki fazlaca saf.
Yürekler temiz olunca kirliliğin boyutunu göremiyorsun. Biz de göremedik.
Vurdunuz, diğer yanağı uzattık. "Utanırlar." demişti ya ana babamız. 
Öyle zannettik, ne yapalım.
Ona da vurdunuz.
Sonra bir daha, sonra bir daha. 
Üzüldük, afalladık, kızdık ama çekmedik yanağımızı.
Biz çekmedikçe daha ağır, daha yaralayıcı vurdunuz.

Sonra bir noktada, bir anda... Biz tam olarak farkında bile olmadan bardağımız öyle bir dolmuş ki demek ki...
Tutuverdik bize vuran o eli.
Tuttuk.
İşte olan budur. Şu hayatta, tüm dünyada yumruğu yiyen karşılığında yumruğu basarken...
Biz, bize vuran eli 'tuttuk' diye mi terörist olduk, çapulcu olduk, aykırı uç olduk?

Ne olur, güldürmeyin artık!

.. Gurur Duyuyorum ..

Dediğim gibi, şu günlerde gerçekten çok karışığım.
Acı duyuyorum, öfke duyuyorum.
Mutluluk duyuyorum, coşku duyuyorum.
Ama sanırım en çok... Evet gerçekten en çok,
miniğiyle, yaşlısıyla sokağa dökülen her bir insan evladı ile,
canını hiçe sayıp direnen yüz binlerle, tencere tava hep bu güzel havayı yaratan mahallelerle, masum masum yatarken gaza maruz kalıveren kediyle, köpekle, yaşı, dini, eğitimi, cinsiyeti, cinsel tercihi, partisi, görüşü, hayat duruşu ne olursa olsun tek beden, tek ruh olan bu muhteşem kalabalık ile,
GURUR DUYUYORUM!


Fotoğraf: Gökkuşağı Dosyası

31 Mayıs 2013 Cuma

Gezi Parkı'nın Küçük Adamları





















Kendimi bildim bileli inandığım bir şey var.

Kalbinde vicdan, sağduyu, merhamet olmayan, kaç okul bitirdiğinin önemi olmaksızın zihnini ve beynini geliştirememiş, ezik ve kompleksli adama yetki vermeyeceksin. Hiçbir şekilde ve hiçbir boyutta. 

Çünkü boyu, posu, yeri, konumu, cüzdanı, üniforması, kalıbı ne olursa olsun, bunlar ruhlarında küçük adamlardır. 

Bu küçük adam bazen okulda sınıf başkanı olarak çıkar karşına, bazen iş yerinde patronun olur, bazen de apartmanda yöneticin... Bazen polis olarak görürsün, ya da politikacı...

Ama yetkileri büyüdükçe onlardan korkacaksın. 

Çünkü bu küçük adamların en temel özelliği; yetkileri ve cepleri büyüdükçe vicdanlarının daha da küçülmesidir.
Hayatta nereye varırlarsa varsınlar, ruhları hep küçüktür. 
Ve içten içe bunun farkındadırlar.
Senin de bunu bildiğini bilirler.
Ve bu farkındalıkla, kendi ezikliklerini örtmek ve bastırmak için seni hunharca ezer ve en kötüsü de bundan zevk alırlar.

Sen iyisindir. Merhametlisindir. Kültürlü, bilinçli, vicdanlısındır. 
Haksızlığa, çirkirkinliğe tepkilisindir.
Yanlışa HAYIR diyebilensindir.
Onlar çocuklarını susturarak büyütürken, sen bağırabilen, haykırabilen, HAYIR diyebilensindir.
Sen aslında BÜYÜKSÜNDÜR.

Küçük adam bunu çok iyi bilir. 
Senin gözün onun küçüklüğünün aynasıdır aslında. 
Senin gözünün içine bakınca, kendi tamamlanamamışlığını görür.
Ezilir, büzülür, tüm eksikliğini, üstünü kapamaya çalıştığı tüm yetersizliklerini görür o ışıl ışıl gözde.

Ve dayanamaz o göze bakmaya.

İşte bu yüzden sıkar, sıktırır biber gazını.

Hem de çılgın gibi. Gence, yaşlıya, çocuğa, masum köpeğe, kediye, önüne gelen herkese.

Senin canın yandıkça onun yüreği coşar, zafer sarhoşu olur. 

Çünkü bilir kimin gerçekten
büyük olduğunu. 
Sıksa da gazı, kanatsa da masumları...
Bilir yarası olanın kendisi olduğunu...

Ah zavallı küçük adam.


24 Mayıs 2013 Cuma

Didim'den Sevgilerle!




Uzuun hem de gerçekten çok uzun bir zamandır yeni yazı yazamadım. Ama çok geçerli bir mazeretim vardı.
En azından kendimce çok geçerli!

Bir hafta öncesine kadar sevgilim ile başımızı kaşıyamayacak kadar yoğunduk. 

Ama beş gündür çok huzurlu, çok mayışık, fazlasıyla obur, çocuklar gibi keyifli ve son derece evliyiz! :)

Evet, güle oynaya, hoplaya zıplaya karı-koca olduk ve kendimizi hooop diye Didim'e attık! 

Dinleniyoruz, enerji topluyoruz, temiz havayı içimize çekiyoruz ve önümüzdeki yoğun ama tatlı tempolar için hazırlanıyoruz.

Yazacak çok şey var.  

Anlatacak, gülecek, paylaşacak çok şey birikmiş farkında olmadan. Çoğunu yazıya dönüştürmezsem ben de Eylül değilim. Ama tabii sırayla. 

Şimdi kaçıyorum. Ama döndükten sonra yeni yeni ve çok keyifli yazılarla burada olacağım. 

Şimdilik Didim'den sevgilerle!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...